Çevre örgütlerinden Validebağ Korusu koruma amaçlı imar planlarına itiraz

Üsküdar Altunizade’de bulunan İstanbul’un kamu kullanımına açık üçüncü, Anadolu yakasının en büyük yeşil alanı olan birinci derece doğal sit alanı statüsündeki Validebağ Korusu yeni bir yapılaşma tehdidiyle karşı karşıya.

Validebağ havzasında maliyelerini sürüdüren Validebağ Gönüllüleri ve Validebağ Savunması çevre örgütleri Validebağ Korusu için düzenlenen Koruma Amaçlı İmar Planı’na karşı itiraz için 17 Mayıs Pazartesi günü saat 10.30’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul Ataşehir İl Müdürlüğü önünde itiraz dilekçesi verme çağrısında bulundu.

Yapılan Çağrı Şöyle:

“Sevgili Koru dostları, Koru’da hareketli günler bitmiyor.

#ValidebağKorusu için düzenlenen Koruma Amaçlı İmar Planı’na karşı itiraz dilekçelerimizi veriyoruz!

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul Ataşehir İl Müdürlüğü Önü

17 Mayıs 2021 Pazartesi, Saat: 10.30

Buluşma 9.45, araçlar Koşuyolu ve Acıbadem’den kalkacaktır.”

Tam kapanmada Üsküdar manzaraları

Tam kapanma sonrası Üsküdar halkı evlerine çekildi, sokaklar sessizleşti. Bir yanda sokaklarda elinde ekmekle gezenleri diğer yanda hastaneden randevu alıp gezenleri görüyoruz. Ben de sizler için Üsküdar’da devrialem yapıp durumu gözlemledim.

Gezimin rotası Üsküdar-Kuzguncuk-Beylerbeyi-Çengelköy şeklinde. İlk olarak Rasathane’de bulunan evimden durağa doğru yola çıkıyorum. Yollarda çevik kuvvet ve polisler var, yanıma gelip belge soracak diye basın kartını hazırlıyorum ama yüzüme bile bakmadan yanımdan geçiyorlar. O anda 15R numaralı Üsküdar-Rasathane hattında görev yapan otobüs geliyor. “Otobüsün şoförüne belge sormuyor musunuz?” diye sormamla “O bizim işimiz değil,” cevabını alıyorum ve Üsküdar’a doğru kısa bir yolculuk yapıyorum. Normalde 45 dakikada gittiğim yolu 20 dakikada tamamlamanın mutluluğu ile Üsküdar’da iniyorum.

Fotoğraflar: Melek Bölükbaşı

Üsküdar’da otobüs duraklarının olduğu bölge normale göre çok sessiz.

Çarşıya doğru biraz ilerleyince bir marketin köşesinde soluklanan kargo çalışanlarını görüyorum. Yanlarına doğru yürüyüp kargo görevlisi Orhan Bey’e Üsküdar’la ilgili gözlemlerini soruyorum.

Orhan Bey “Ben hatırı sayılır bir değişiklik göremiyorum. Normal trafik devam ediyor. Şu anda insanlar evlerinde gibi gözüküyorlar ama kimse evinde falan değil. Marketlerde, ara sokaklarda hareketlilik var; parklar ise çocuklarla dolu. Genel olarak Üsküdar’ın merkez bölgesi diğer bölgelere nazaran çok daha yoğun. Polisler sanki göstermelik olarak 5-10 kişiye ceza kesip onun dışında esnek davranıyorlar gibi geliyor,” diyor.

Çarşıya doğru hareketlenme başlıyor.

Halk ekmek büfelerinin kaldırıldığı ve yakıldığı bugünlerde Üsküdar’da İstanbul Halk Ekmek sırası oluşmuş durumda. Vatandaşlar uygun fiyata sıcak pide almak için İstanbul Halk Ekmek büfelerini tercih ediyor. Konuştuğum kişilerden biri “Fırınlarda pide ateş pahası, biz altı kişilik bir aileyiz. En az üç ekmek lazım, bu da fırından alsak günde 18 lira eder. Burada pide 1.5 lira yani 4.5 liraya karnımız doyuyor. Geriye kalan 13.5 lira ise günlük aş paramız oluyor,” diyor.

Bankalarda ise sosyal mesafe önlemlerinin zaman zaman yok sayıldığı kuyruklar oluşmuş. Kimi bankalar tam kapanma sırasında yoğunluk olmayacağını düşünüp çalışan personel sayısını azaltmış. Vatandaşlar uzun bekleme sürelerinden şikayetçi.

Üsküdar Balıkçılar Çarşısı, Osmanlı’dan günümüze süregelen tarihiyle Üsküdar’da en çok ziyaretçisi bulunan çarşıların başında geliyor. Çarşı her zaman olduğu gibi bu süreçte de Üsküdar halkının uğrak mekanlarından. İnsanlar çarşıya ya alışveriş yapmak için geliyorlar ya da gidecekleri yere en kestirme yol olduğu için burayı tercih ediyorlar.

Eskiden daha fazla balıkçı bulunan çarşıda önceden balıkçı olarak faaliyet gösteren iş yerleri şimdilerde şarküteri, manav, tavukçu, kebapçı, tatlıcı gibi kollarda hizmet veriyor. Tam kapanma döneminde bu dükkanlarda, özellikle de balıkçı ve kasaplarda hareketlilik var. Genel olarak esnafın dikkatli olduğunu söyleyebilirim. Lakin gittiğim saatte çoğu balıkçının maskesi ya takılı değildi ya da burunları kapalı değildi.

Çarşı çıkışından genel olarak turşucu, kuruyemişçi ve fırınların olduğu sokağa doğru ilerliyorum. Bayram hazırlıkları için herkesi bir alışveriş telaşı sarmış durumda. Dükkan sahiplerinin yüzü gülüyor.

Sokakta ilerlemeye çalışırken trafiğe takılıyorum. Bu sokağın gerçekten de kalabalık konusunda Eminönü’nden aşağı kalır yanı yok. Özellikle de sokağın ortasında durup el arabalarından alışveriş yapan kişiler yolu tıkayarak sosyal mesafenin korunmasını engelliyor.

Bizi gören bir vatandaş maskesini takıyor. Fotoğraflardan da fark edeceğiniz üzere yaş ortalaması hayli yüksek. Evde oturmak istemeyen 65 yaş üstü vatandaşlar alışveriş yaparken bir yandan da hava alıyor gibi görünüyorlar.

İşyerlerinin ara tatile girmesiyle birlikte çarşıda kalabalık artıyor.

Sahile doğru indikçe burnuma mis gibi deniz kokusu gelmeye başlıyor.

Üsküdar halkının soluklanma molası verdiği, İstanbul’un eşsiz deniz manzarasının izlendiği Üsküdar Sahili ise görmeye alışık olmadığımız bir şekilde boştu. Bu durumda polislerin de etkisi büyük. Polisler bu alanda devamlı arama yapıyor ve alanı motosikletleriyle gezip halkı uyarıyor.

Üsküdar’dan minibüse binip beş dakikalık bir yolculuğun ardından Kuzguncuk’a gidiyorum. Minibüsteki tek yolcu benim. Kuzguncuk’ta ilk ziyaret edilen yer genelde sahildir. Kuzguncuk sahiline geldiğinizde kıyıdaki evlerin arasından bir minik meydan çıkar karşınıza, denizle sarmaş dolaş ve yemyeşil ağaçlarla çevrili Çınaraltı…  Kuzguncuk’a gelenlerin fotoğraf çektirmeden gitmediği, çay ve deniz keyfi yapmak için onlarca dakika bank sırası bekledikleri bu keyifli meydan her zamankinden daha boş. Yine de güzel havanın tadını çıkarmak isteyen yerel halkı görebiliyoruz.

Kuzguncuk’un bir başka güzelliği de minik, rengarenk vitrinli esnaf dükkanları, kafeleri, bakkal ve manavları. Bu dükkanların çoğu açılmak için 17 Mayıs’ı bekliyor.

Üçüncü durağımız Beylerbeyi. Kronikleşen Beylerbeyi, daha doğrusu köprü trafiği her Üsküdarlının korkulu rüyasıdır. Bu manzara ile normalde imkansız olarak nitelendirebileceğim bir ‘an’ ı ölümsüzleştirdiğimi düşünüyorum.

Amatör balıkçıların uğrak noktası olan, çimlere serilen piknik örtüleri ile keyifli pikniklere ev sahipliği yapan, özellikle gündüzleri oyun alanında oynayan çocukların seslerinin eksik olmadığı Beylerbeyi Parkı’nın tek ziyaretçisiyim. Beylerbeyi halkı tam kapanmaya uyum sağlamış gibi görünüyor.

Öyle bir yer düşün ki, tarih koksun, yanında deniz olsun, boğaz manzarası gözünü doyursun küçük bir sahili olsun esnafı, balıkçıları, kafeleri ile herkese hitap etsin dediğiniz bir yer Beylerbeyi… Beylerbeyi’ndeki durum Kuzguncuk’tan farksız. Hem sahildeki hem de caddedeki kafeler, restoranlar ve meyhanelerin kilitli kapılarıyla Beylerbeyi oldukça ıssız.

Beylerbeyi Sahili’nde de banklarda oturan 65 yaş üstü vatandaşları görüyoruz. Emekli olduğunu söyleyen bir vatandaş “Camiden çıktım, eve gitmeden biraz deniz havası alayım istedim. Birazdan da markete uğrayacağım,” diyor.

Beylerbeyi’nden otobüse binip bir durak sonra Çengelköy’de iniyorum. Normalde onlarca yolcunun otobüs beklediği bu durakta bekleyen sadece bir kişi var. Genel olarak da otobüslerde yolcu sayısı az. İnsanlar HES kodu sorulmadığı için genellikle minibüslere biniyor.

Boğaz’ın en güzel manzaralarından birini barındıran, irili ufaklı balıkçı teknelerine ev sahipliği yapan bu koy genelde gençlerin ve turistlerin favori selfie mekanlarından. Şu anda ise sadece tekne sahipleri burada.

Çengelköy’e gelen kişilerin genellikle yakındaki mekanlardan waffle, midye ve kokoreç gibi yiyecekleri alıp oturduğu Çengelköy Sahili’nde de az sayıda insan var. Sahilin girişinde bulunan ve Çengelköy’ün en çok tercih edilen mekanlarından biri olan Midyeci Ahmet’in çalışanları satışlarda azalma olduğunu ama bu durumdan çok etkilenmediklerini ifade ediyor.

Ara sokaklarında ilerliyorum. Çengelköy’de sokak aralarındaki mekanların çoğu kapalı. Açık bir börekçide oturan tatlı bir teyzeyle karşılaşıyorum. Kendisi börekçinin sahibiymiş. Ulviye teyzeye tam kapanmanın getirdiği ekonomik sıkıntıları ve Çengelköy’deki etkilerini şöyle anlatıyor:

“Çengelköy’de akşam üzeri beşten sonra sokaklar ıssızlaşıyor, burada genel bir sakinlik var. Lakin Üsküdar çok kalabalık. Madem ki yasak Üsküdar’da da var, o zaman oradakiler niye geziyor? Burada biri yanarken diğeri de kanıyor. 13 Nisan’da kapattığımız dükkanımızı 5 Mayıs’ta açtık. Evlere servisi olan işletmeler tam kapanmaya uyum sağladı. Bizim böyle bir hizmetimiz yok, bu nedenle tek yapabileceğimiz dükkanımızı açıp müşteri gelmesini beklemek. Belki biri yolunu şaşırır, gelir bir şey alır da ekmek parası çıkar. Hazırdan yiyoruz, borçlandık da. Eskiden bayramlarda işlerimiz çok olurdu, kilolarca dolma sarardık, tatlı yapardık. Bu sefer bayram normal bir gün gibi geçecek.”

Şu ana kadar bindiğim hiçbir otobüste herhangi bir izin belgesi sorulmadı ve polis tarafından durdurulmadım.

Küçüksu’da baz istasyonu gerilimi

Üsküdar Küçüksu’da belediyenin izni doğrultusunda başlanan baz istasyonu yapım çalışmalarına mahalle sakinlerinden tepki geldi. Mahalle sakinlerinin kalabalık bir şekilde toplanarak engel olduğu baz istasyonu yapım çalışmalarına şimdilik ara verildi.

Üsküdar Belediyesi’ne bağlı Küçüksu Mahallesi’nde edinilen bilgilere göre Turkcell’e ait bir baz istasyonu yapımı mahalle sakinleri tarafından engellendi. Zabıta ve polisin de olay yerine geldiğini belirten mahalle sakini Şule Akansu, olayı Gazete Üsküdar’a anlattı.

“Belediyeden henüz ses yok”

Daha öncede aynı yere baz istasyonu için gelindiğini belirten Şule Akansu, mahalle sakinlerinin tepkisi sonucunda baz istasyonunun iptal olduğunu hatırlattı.  İBB’den herhangi bir izin alınmadığını söyleyen Akansu, “Üsküdar Belediyesi’nin onayı var deniyor. Şimdi zabıta geldi durdu ama belediyeden bir ses yok. Bütün mahalleli olarak kaldırımın üstüne ve yerleşim bölgesinin içine yapılan bu baz istasyonunu istemediğimizi belirttik. Biz burada vatandaşlar olarak duruyoruz. Onlar da çalışmaları durdurdular ama başında bekliyorlar,” dedi.

Baz istasyonu yapım çalışması

Mahalle sakinleri teyakkuzda

Üsküdar Belediyesi yetkililerine ulaşamadığını söyleyen Şule Akansu:  “İBB’den şu anda gelen yok, sadece Üsküdar Belediyesi’nin zabıtaları ve polis var,” derken, toplamda 20 kişi kadar mahalle sakinin süreci yakından takip ettiğini aktardı. Sokağa çıkma yasağına bu çalışmanın denk getirilmesine değinen Akansu: “Hatta dün gece sabaha karşı gelmişler. Bizim siteden arkadaşlar görüp durdurmuşlar. Şu anda insanlar fark etmesin, gelmesin diye sokağa çıkma yasaklarından istifade ediyorlar. Çıkanlara da polis yasak var diyerek ikaz ediyor,” dedi.

Son olarak baz istasyonu için kaldırımda açılan çukurun geri kapatılmadığını söyleyen Akansu:“Üsküdar Belediyesi’ndeki yetkililere ulaşamıyoruz. Mahallemizden arkadaşlar İBB’den yetkilileri aramışlar fakat bilgimiz yok demişler. Zabıtalar siz gidin diyor. Daha sonra burası yapıldıktan sonra itirazınızı bildirirsiniz diyorlar… Mantık mı bu?” şeklinde sitem etti.  

Olay yerine zabıta ve polis ekipleri de geldi.

Peki yasal mevzuat nedir?

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK), baz istasyonlarının kurulumu için “Elektronik Haberleşme Cihazlarından Kaynaklanan Elektromanyetik Alan Şiddetinin Uluslararası Standartlara Göre Maruziyet Limit Değerlerinin Belirlenmesi, Kontrolü ve Denetimi Hakkında Yönetmelik hükümlerine uyulması kaydıyla kapsama ve kapasite artışı sağlanması gereken yerlerde kurulabilmektedir,” diyor.

Osman Çerezci ve Selim Şeker’in 2014 yılında yazdıkları “Baz İstasyonları Nerelere ve Nasıl Kurulmalıdır?” isimli makalede konuyla ilgili mevzuatın teknik eksikliklerini incelenmiş. Makalede sağlık açısından dikkat çeken bir tespitte var. Bu durum şöyle açıklanmış: “Uzmanlar son yıllarda şehir için artan radyasyon nedeniyle baz istasyonlarının son derece dikkatli ve güvenli bir şekilde yapılmasını söylüyor. Elektromanyetik Alanlar Güvenlik Komisyonu’nun (ICEMS) 22-24 Şubat 2006 tarihinde İtalya’nın Benevento kentinde ‘Elektromanyetik Alanlara İhtiyatlı Yaklaşım: Mantıksal Temel, Yasal Düzenlemeler ve Uygulama’ başlığında düzenlediği toplantı ışık tutar niteliktedir. Bildirgede, elektromanyetik alanların olumsuz sağlık etkilerine yönelik kanıtların arttığı, bu kanıtların halk sağlığı sorunu olarak ele alınması ve incelenmesi gerektiği belirtilmiştir. Bildirgede elektromanyetik alanların biyolojik sistemleri etkilemediği görüşünün bilimsel düşünceyi temsil etmediği belirtilmektedir.”

Baz istasyonu konusunda kazanılan bir dava var

2010 yılında Sabit Yalçın’ın, evinin karşısında bir çatıya konulan baz istasyonuna karşı 3,5 yıl boyunca tek başına verdiği hukuk mücadelesi sonucunda mahkeme tarafından baz istasyonunun sökülmesine karar verilmişti ve baz istasyonu sökülmüştü.

Bolununsesi.com’dan edindiğimiz bilgilere göre Yargıtay 4 mart tarihinde verdiği kararda; “…Baz istasyonunun yaydığı radyasyonun referans değerlerinin altında olsa bile, zaman içinde bölgede radyasyon yoğunlaşması ve buna bağlı olarak hastalıklara yol açacağına…” hükmederek Sabit Yalçın’ı haklı bulmuştu.

İBB ve Üsküdar Belediyesi arasında “Halk Ekmek” krizi

İBB’nin 2020 Aralık ayında artan talep nedeniyle 142 yeni Halk Ekmek büfesi açma kararı İBB Meclisi’nden geçmiş ve dul, yetimler, gaziler ve şehit yakınlarına büfe işletme hakkı tanınmıştı. Karar sonrası geçtiğimiz günlerde Üsküdar’da çeşitli noktalara yerleştirilmek istenen Halk Ekmek büfelerini Üsküdar Belediyesi görevlileri engellemeye çalıştı.

İBB Meclisi yeni Halk Ekmek büfelerini kabul etmişti

Dün İBB’nin Üsküdar’da 15 Temmuz gazisine tesis ettiği Halk Ekmek büfenin Üsküdar Belediyesi’ne bağlı zabıta ekipleri tarafından kaldırılmak istenmesi, Üsküdar Belediyesi ile İBB arasında gerilime neden oldu.  Halk Ekmek A.Ş Yönetim Kurulu Başkanvekili Özgen Nama, “Suç işliyorsunuz, ortada İBB Meclis kararı var. Bu hukuksuzluğa izin vermeyeceğiz,” dedi. Nama sosyal medya hesabından: “Ünalan ve Bulgurlu mahallelerimize Halk Ekmek büfelerimizi konumlandırdık ancak 2 saat geçmeden Üsküdar Belediye Zabıta ekipleri tarafından hukuksuzca Halk Ekmek büfelerimiz kaldırılmak isteniyor! Bu hukuksuzluğa izin vermeyeceğiz! #HalkınEkmeği bizim kutsal davamızdır,” paylaşımında bulundu. 

Nama: “Suç işliyorsunuz”

İBB çalışanlarının Üsküdar Zabıta ekiplerine karşı direnmesi sosyal medyada geniş yankı bulurken sözlerine konunun teknik ve hukuki boyutuna getiren Nama “Suç işliyorsunuz. Ortada meclis kararı var. Devlet şöyle yönetilir; İBB Meclisi’ne itiraz edebilirsiniz. O meclis kararını dava da edebilirsiniz. Bölge idare mahkemesine başvurursunuz iptal için. ‘Üsküdar’da biz büfe istemiyoruz’ diyebilirsiniz. Ama bunun yolu; zabıtayı buraya dökerek hukuksuz şekilde bu büfeyi aldığınızda memurlar olarak suç işlemiş olursunuz. Sizin üstleriniz, sizin siyasileriniz size bu talimatı verebilir. Ama sakın böyle bir şey yapmayın. Sizleri uyarıyorum, her biriniz için ayrı ayrı suç duyurusunda bulunuruz,” açıklamasında bulundu. 

İBB Sözcüsü Ongun açıklama yaptı

İBB Sözcüsü Murat Ongun, Üsküdar Belediyesi’nin bu yaklaşomına sosyal medya hesabından tepki gösterdi. Ongun “İhtiyaç analizi yaparak İstanbul’un çeşitli noktalarına kurduğumuz Halk Ekmek büfeleri, Üsküdar’da olduğu gibi, İBB Meclisi kararına rağmen bazı ilçe belediyeleri tarafından kaldırılmak istenmekte. Halkımızın ucuz ve sağlıklı ekmeğe ulaşmasını hiçbir güç engelleyemez,” dedi.

Üsküdar Belediyesi: “İzin alınması gerekiyor.”

Üsküdar Belediyesi, İBB ile yaşanan krizle ilgili açıklama yaptı. Üsküdar Belediyesi, İBB Sözcüsü Murat Ongun’a cevaben, sosyal medya hesabında tartışmanın videosunu paylaşarak yaptığı açıklamada, “Ekmek Büfesi koyamazsınız demiyoruz. İBB Meclisi’nde CHP’li üyelerin de imzasıyla alınan kararı anlatmaya çalışıyor, işimizi hukuki zeminde yapmaya çalışıyoruz. Fakat karşımızda “burası bizim, karar ve nizam tanımayız,” diyen bir anlayış var. Kamuoyunun vicdanına bırakıyoruz,” ifadelerine yer verdi.

Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen ise şu açıklamalarda bulundu:

— “İBB Meclis kararında görüleceği üzere, büfelerin şehit yakınları gazi ve engellilere verilmesi ve ilçe belediyesinin imar ve şehircilik yönünden uygun görüşünün alınması gerekiyor.”

—”Soruyoruz; belediyemizden böyle bir görüş, onay aldınız mı? Şehircilik, yönetim anlayışız bu mu?”

— “İBB meclisinde oy birliğiyle alınan karar var; ‘Büfe yerleri İlçe Belediyesi ile istişare edilerek, bırakılacak’, görevli arkadaşımız sabırla anlatıyor. Fakat büfe bırakmaya bile CHP İlçe Başkanıyla gelen yetkili ‘buralar bizim size mi soracaktık,’ diyor. Böyle mi yöneteceksiniz!”

Vatandaş Üsküdar Belediyesi’ne tepki gösterdi

İBB ve Üsküdar Belediyesi arasındaki anlaşmazlık sürerken, dikkat çeken noktalardan bir diğeri de halkın tepkisi oldu. Üsküdar Belediyesi’nin İBB’nin Halk Ekmek büfesi kurmasını engellemesine bir kadın isyan etti: “Biz de istiyoruz fırından sıcak ekmek yemeyi. Saatlerce kuyrukta bekliyoruz. Bir gün de o yöneticiler girsin kuyruklara. Yeter artık canımızdan bezdirdiniz!”

Türkiye’nin ilk ve tek Uçurtma Müzesi, Üsküdar’da

Üsküdar’ın yokuşları da meşhurdur. Aziz Mahmud Hüdayi türbesine doğru giderken Azat yokuşuyla göz göze geldiğinizde daha yolun başında pes etmeyin. Çünkü Türkiye’nin ilk ve tek (dünyadaki on sekizden biri) uçurtma müzesi işte bu sokağın az ilerisinde yer alıyor. Derin nefes alabilirsiniz, yolu yarıladınız, sokak bitmeden sağa dönün kâfi. Müzenin kapısında sanki bir Edip Cansever şiiri havalanıyor: “Çiçekler ağaçlarda kalsın, uçurtmalar göklerde…/Haziran, temmuz, ağustos birbirine sokulsun…Ne olur bu böyle olsun…” 

Resmi adıyla söylersek “Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi” üç bölümden müteşekkil. İki ayrı uçurtma müzesi salonu, aynı anda iki yüz, evet iki yüz kişinin kendi uçurtmasını yapabileceği uçurtma okulu, büyük çoğunluğu yabancı kaynaklardan oluşan sekiz yüz elliye yakın eseriyle bir uçurtma kütüphanesi olan bir müzeden bahsediyoruz. Aköz’ün saptamasına göre uçurtma Osmanlı İmparatorluğu’nda 15. yüzyıldan bu yana çocukların eğlencesi ve gökyüzünü havalandırıyor. 2500 yıllık bir tarih uçurtma… Ve şu soru da bulutların üstüne çıkıyor haliyle: “Oyuncak mı, kültür mü, sanat mı, spor mu?”

Kaplumbağalar uçuyor bu müzede!

Bu arada bizi böylesi bir hayalle buluşturan Mehmet Naci Bey’i analım. Kendi tarifiyle aslen Erzincanlı olan Aköz, 1958 yılında Beylerbeyi’nde dünyaya gelmiş. Tüm çocukluğu Üsküdar’ın Toygartepe mahallesinde geçmiş ve tabi ki uçurtmayla burada tanışmış ilkin. 26 yaşında, yani 1984’te Türkiye’nin ilk uçurtma yarışmasını düzenleyerek başlayan macerası, 2005’te, 47 yaşındayken müze açarak taçlanmış. Kendisi ise hayallerini tamamlamadığını, onun için hâlâ çok çalıştığını kaydediyor.  

Naci Bey, müzeyi kurmadaki gayretini, müzeye gezmeye gelen ziyaretçileri bilgilendirmek amaçlı da gösteriyor. 7’den 70’e gökyüzüne bakmayı seven tüm uçurtma severlere göre anlatacak hikayesi mevcut Aköz’ün. Özellikle çocuklar, didaktik bilgilerle değil onun eğlenceli anlatımları ve canlandırmaları eşliğinde uçurtmaların yolculuğuna kulak veriyor.  Kâh Çin’den gelmiş ejderhalar uçurtma oluyor bu müzede, kâh kaplumbağalar uçabiliyor. Kulağa masal gibi gelen her şeyin hayaline ortak oluyorlar çocuklar burada. Zaten, Çin’den Japonya’ya, Hindistan’dan Kamboçya’ya gökleri şenlendiren ülkelerin uçurtmalarını bu sayede öğrenmiş oluyorlar.  Çünkü müzenin en anlamlı taraflarından biri de ülkelere göre uçurtmaların sergilenmesi. Pandemi öncesi okulların da sıklıkla ziyaret ettiği yerlerden biri olan Uçurtma Müzesi, Aköz’ün söylediğine göre, öğrenciler için okul dışı öğrenmenin de mümkün olduğu yerlerden biri. Çünkü isteyen içindeki uçurtma kitaplarının yer aldığı kütüphanede araştırma yapabilir, isteyen “uçurtma yapım atölyesi”ne katılabilir…

Yeri gelmişken belirtelim, müze ziyareti de ücretsiz. Eğer uçurtma atölyesine katılmak isterseniz 35 TL ödemeniz gerekiyor. Yahut hazır yapılmış uçurtma da satın alabiliyorsunuz gezinizin sonunda. Bizden bir öneri, müzeye muhakkak randevulu gidin. Ve kendi uçurtmanızı orada kendiniz yapın. Zira gezinizin sonunda, belki uçurtmanız sahilde martılara eşlik etsin istersiniz… 

Uncular Caddesi’nin hangi yönünden giderseniz gidin, adımlarınız sizi denize çıkaracaktır. Sonra bir Teoman şarkısı ansızın gelip dudaklarınıza konacaktır: “Mevsim rüzgârları ne zaman eserse/O zaman hatırlarım/Çocukluk rüyalarım/Şeytan uçurtmalarım/ Öper beni annem/Yanaklarımdan/Güzel bir rüyada/Sanki sevdiklerim/Hayattalarken hâlâ/Akşama doğru azalırsa yağmur/Kız Kulesi ve Adalar/Ah burda olsan/Çok güzel hâlâ/İstanbul’da sonbahar…”

Uçurtmanın “Uzun Tarihi

Uçurtmanın tarihinden kısaca bahsetmek isterdik ancak geçmişi çok eskiye dayanıyor. İlk uçurtma Çin kültüründe ortaya çıkıyor. Ardından Uzak Doğu’nun simgesi haline geliyor. Üstelik sadece eğlence amaçlı değil, dini ve siyasi hizmetlere de aracılık ediyor çıktığı toplumlarda. Batı’ya gelişiyse dünyaca ünlü seyyah Marco Polo yapıyor. Uçurtmalar, bugün bizim bildiğimiz formundan çok farklı şekillerde tasarlanıyor ilk ortaya çıktığında. Mesela Çin, hayvan figürleri olarak şekillendiriyor daha çok. Ejderha bunlardan en etkileyicisi. Daha sonra her ülke kendi kültüründen izler katarak kendi uçurtmanın gidişatına yön veriyor. Batı’da ise yapılan araştırmalar uçurtmanın, bugünkü dron’un, iha’ların ve siha’ların atası olarak görülüyor. Bu bakımdan, uçurtma bilimsel çalışmalara da fikir oluyor Batı’da.

Türkiye’de ise görüldüğü en eski tarih 1582 yılı olarak tahmin ediliyor. Daha sonrasında Osmanlı Padişahı 3. Ahmet’in çocuklarının sünnet düğününde de At Meydanı’nda uçurtmalar uçurulduğu dönemin minyatürlerinde resmedilmiştir. Başka bir bilgiye göre de ramazanlarda teravih namazından sonra çocukların uçurtma uçurması bir Osmanlı geleneği. 

Fakat burada şu ayrıntıyı nazara vermekte fayda var; Türklerin tarih sayfasında Çinlilerle olan geçmişi, uçurtmanın hikayesi kadar eski. Bu da göklerde salınan çıtalının, bizim kültürümüzdeki yerini bilenenden daha da geriye götürebilir…

Uçurtma Müzesi nasıl kuruldu?

Uçurtma Müzesine uzanan yol, Naci Aköz’ün 1986 yılında dünyanın farklı ülkelerindeki yirmi altı ayrı uçurtma kuruluşuna yazdığı mektup ile başlar. Bu mektuplar neticesinde Aköz’e hediye olarak kitaplar, kataloglar, uçurtmalar ve benzeri ürünler gelir. Bunlar Aköz’ün uçurtma koleksiyonun ilk parçaları olur. Zamanla Aköz, gittiği her ülkeden, katıldığı festivallerinden koleksiyonuna yeni uçurtmalar ekler. Böylece bir müze oluşturacak kadar uçurtmaya sahip olur Aköz. Elindeki bu eserlerin sergilendiği İstanbul Uçurtma Müzesi 2005 yılında temellenir. 

Üsküdarlı spotçu Aziz Duman: Her gün umutla geldiğim iş yerimden evime siftahsız dönüyorum

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına alırken alınan tedbir ve uygulamalar nedeniyle esnaflar da süreçten olumsuz etkilendi. Üniversite öğrencilerinin uzaktan eğitim görmeleri sebebiyle ikinci el eşya satan dükkanlarda işler durma noktasına geldi. Üsküdar’da spotçuluk yapan Aziz Duman, “Bir haftadır işe her gün umutla geliyorum, siftahsız dönüyorum. Öğrencilerin gelmesini dört gözle bekliyoruz,” diyor.

Koronavirüs tedbirleri kapsamında üniversitelerde yüz yüze eğitime ara verilmesiyle ikinci el eşya satışı bir anda durdu. Geçiminin büyük bir kısmını öğrencilerden sağlayan spotçular sancılı bir döneme girdi. 1984 yılından beri Üsküdar’da spotçuluk yapan Aziz Duman eskiden ufak tefek de olsa işlerin olduğunu ama şu anda tam olarak durma noktasına geldiğini söylüyor. Üsküdar’da başka bir ikinci el alım-satım dükkanının sahibi olan Mehmet Özdemir ise devletin desteğinin yeterli olmadığını ifade ediyor.

Aziz Duman yaşanan bu durgunluğun nedenlerini şöyle değerlendiriyor:

“Okul olmayınca bizde iş yok, %90 öğrenciye bağlıyız. Eskiden yazlıkçılar vardı şimdi onlar da ikinci el almıyor. Herkes sıfır alıyor. Ürünün nakliyesiyle uğraşmıyor. Sıfır makineye göre %70 indirim yapıyorum. Sıfırı 3000 lira olan makineyi ben 700 liraya satıyorum. Buna rağmen alım yok, bazen zararına bile satıyorum. Eskiden yukarı mahallede çevik kuvvet vardı. Onlardan da müşterimiz vardı ama şimdi onlar da gelmiyor. Bir de öğrenci öğrenciye devrediyor. Cumartesi günü yukarı mahalleden bir makine aldım. 13 senedir aynı evde 5 öğrenci aynı makineyi birbirine devretmiş. En son devir alan hukuk öğrencisi mezun olunca bana sattı. İnternet üzerinden satışlar da bizi olumsuz yönde çok etkiledi.”

Her gün umutla geliyoruz, siftahsız dönüyoruz

Duman, bu durgunluğun maddi ve psikolojik etkilerini ise “Depom şu anda hemen hemen dolu. Burası kira, hep cepten harcıyoruz. Kapatıp gitsen ne yapacaksın. Boş duramazsın. Sabahları dükkanı açasım gelmiyor. Her gün şahsi masrafım ne kadar sıkarsam sıkayım en az 50 lira. Dün cebimde 500 lira vardı. O parayı dün akşam kredi kartı borcuma yatırdım. Cebimde şu anda 5 lira var. Kredi kartlarından geçiniyoruz. Her gün umutla geliyoruz, siftahsız dönüyoruz. Yine de dükkanımı kapatmayı düşünmüyorum. Bağlasalar evde durmam. Bu sene ekime kadar işler bizim için durgun seyredecek gibi görünüyor. Öğrencilerin gelmesini dört gözle bekliyorum,” diyerek ifade ediyor.

Veresiye defterim kabardı, kimseden paramı alamıyorum

Üsküdar’da başka bir ikinci el alım-satım dükkanının sahibi olan Mehmet Özdemir pandemiden önce işlerinde bir sıkıntının olmadığını, pandemiden sonra ise satışların yok denecek kadar azaldığını söylüyor. Normalde nakit olarak çalıştığını fakat salgın sürecinde tanıdıklarının vasıtasıyla gelen kişilere veresiye mal sattığını, 40 bin liranın üzerinde alacağı olduğunu ama bu meblağı kimseden alamadığını dile getiriyor. Özdemir, “Malı veresiye verdiğim kişiler bana, evimin faturasını ödeyemedim, elektriğim kesildi gibi nedenlerle alacağımı vermiyorlar. Eskiden bir kişiden ödeme almadığın zaman önceki yaptığın işler onu amorti ederdi. Artık ödeme alamadığın zaman onu amorti de edemiyorsun. Direkt maddi olarak içeri giriyorsun.” diyor.

İnternetten satışlar esnafı olumsuz etkiledi, esnaf internetteki tehlikeye dikkat çekiyor

Özdemir, Aziz Duman’ın da belirttiği gibi internet üzerinden satışların işlerini olumsuz etkilediğini söylüyor. “Bu satış platformlarının vatandaşa faydası yok. 500 liraya bir makine için anlaşmış diyelim. Nakliyesiyle bu miktar 700 lirayı bulacak. Ben zaten 500 liraya 1 yıl garantili mal veriyorum. O platformlardan aldığına da güvenemiyorsun. Çok fazla sahte ve bozuk mallar satılıyor. Bir makinenin hasarlı olup olmadığını vatandaş anlayamaz ama ben gidince anlarım,” diyerek internetteki tehlikeye dikkat çekiyor ve vatandaşın esnaftan alışveriş yapmasını istiyor.

Devletten bir yardım göremedim, görecek gibi de değilim

Özdemir, süreç içerisinde devletten yeterli kadar destek alamadığından dertli. Şikayetlerini ve beklentilerini şu sözlerle ifade ediyor:

“Devletten kredi aldım. Bugün öteleyeyim desem her aya 500 lira faiz koyuyor. Bu faiz oranları da alınan miktara göre değişiyor. Bunu yapan da bir devlet bankası. Ben bu dükkana 3250 lira kira veriyorum. Bağkur, vergiler, eleman, faturalar derken aylık giderim 8000 lirayı buluyor. Giderim çok, gelirim az. Devlet bana hafta sonu dükkanını kapat dediğinde kapatıyorsam devletin dükkanımı bir şekilde döndürmesi gerekiyor. Sosyal devlet olmak bunu gerektirir. Devlet yardım etmek istiyorsa yapılandırmaları ertelesin. Yapılandırmayı alıyorlar fakat eğer ödemezsem bozacaklar. Burada yardım nerede? Devletten bir yardım göremedim, görecek gibi de değilim.”

Çağrıbey Anadolu Lisesi’nden Dijital Vatandaşlık Projesi

Üsküdar’ın liselerinden biri olan Çağrıbey Anadolu Lisesi öğrencileri geçtiğimiz günlerde “Dijital Vatandaşlık” isimli bir projeye imza attı. Koordinatörlüğünü Melda Gürsel’in yaptığı ve 9. ve 10. sınıflardan 29 öğrencinin katılımı ile devam eden eTwining projesi çalışmalarına devam ediyor.

Tam adı “Safe Young Citizens On The Net” olan projeyle 122 öğrenci internette gezinmeyle bağlantılı risklerin farkına varacak, internet kullanımının tehlikeleri konusunda farkındalıklarını artıracak, bunları önlemek için olası eylemleri belirleyecek  ve dijital okuryazarlıklarını geliştirecek, haberler ve web üzerinde doğru bilgi kaynaklarının nasıl seçileceğini öğrenecek, eleştirel düşünmeyi aktif olarak geliştirecek, İngilizcelerini aktif bir şekilde kullanarak uluslararası gruplarda çevrimiçi çalışmayı öğrenecek.

Ayrıca öğrenciler öğrenme metodolojileri, eşler arası öğrenme metodolojisini kullanarak işbirliği becerilerini geliştirecek, yeni ICT araçlarını öğrenerek BİT becerilerini geliştirecek, diğer Avrupa kültürleri ve yabancı ülkelerden öğrencilerle temasa geçerek farklı alışkanlıklar ve yaşam tarzları hakkında bilgi edinecek, kültürel ve sosyal hoşgörüyü geliştiren bir Avrupa bilinci geliştirecek.

Projenin oluşum sürecini proje ekibi şu şekilde anlatıyor:

“Vatandaşlık eğitimi, birçok Avrupa hükümeti tarafından öğretmenlerden genellikle disiplinler arası bir şekilde öğretmeleri istenen bir konudur. Öğretmenler, öğrencilerin genellikle yerinde derslere katılamadıkları ve mümkün olduğunda sınıfta da maske takmaları gerektiği bir salgın döneminde akranlarıyla grup halinde uzaktan çalışmanın önemli olduğunu fark ettiler. Bu sorun, özellikle birbirinden uzak durması gereken ve bir sınıf grubu olarak katılamayan yeni bir çalışma döngüsüne başlayan öğrenciler için çok önemlidir: bu şekilde pandemi üzerindeki kısıtlamalar, sınıfları Avrupa’ya açarak bir şekilde aşılabilir. Bu nedenle Türkiye, İtalya, Fransa, Portekiz ve Bulgaristan’dan 10 öğretmenle dijital eğitim konusunu bir eTwinning projesi aracılığıyla ele almaya, konuyu tanıtmaya ve öğrencilerinin internette gezinmenin riskleri hakkında düşünmelerine yardımcı olmaya karar verdik.”

Proje kapsamında Uluslararası ekiplere ayrılan öğrenciler kendilerini tanıttı ve Dijital Vatandaşlık ile ilgili siber zorbalık, gizlilik, sahte haberler, telif hakkı ve kimlik avı konularında araştırma yaptılar. Her takım diğerleriyle iş birliği yaparak okul arkadaşları içinde Dijital Vatandaşlık hakkında bir anket hazırladı, uyguladı, sonuçları ülke ve yaş bazında analiz etti. 

Önümüzdeki günlerde projeye katılan öğrenciler her ekibin üyeleri tarafından yayınlanan sahte haberlerle bir oyun hazırlamak için iş birliği yapacaklar, meydan okuyacaklar ve yarışacaklar.

Proje tamamlandığında sonuçlar bir e-kitapta yayınlanacak ve ebeveynlerine, öğretmenlerine ve okul arkadaşlarına sunulacak.

Türkiye’nin gündemi Üsküdar’daki camilerden belirleniyor

Son yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’un değişik semtlerinde cuma namazı sonrası açıklamalarıyla Türkiye’nin gündemi şekillenmeye başladı. Bir ritüele dönüşen bu durumun nedeni ise bir tür siyasal iletişim metoduna dönüşüyor.

Geçtiğimiz hafta cuma namazını Üsküdar’daki Kerem Aydınlar Cami’nde kılan Erdoğan, çıkışta gazetecilerin sorularını cevaplamıştı. Önceki haftalarda Hz. Ali Cami’nde cuma namazını kılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, basın mensuplarının sorularını yine orada yanıtladı. 4 hafta önceyse cuma namazını Üsküdar’daki Büyük Selimiye Cami’nde kıldı. Türkiye siyasetinin gündemi adeta Üsküdar’daki camilerden belirlenmeye başladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Ömer Öztürk Camii’nde basın mensuplarının sorularını yanıtlıyor. Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı

Bunun nedeni ne olabilir?

Son yıllarda Ankara’da bulunan Cumhurbaşkanlığı Saray’ı yerine İstanbul Üsküdar’da bulunan Vahdettin Köşkü’nde çalışmalarını sürdüren Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu köşkte dünya liderlerini de ağırlamıştı. Üsküdar Çengelköy’de bulunan bu köşke yakın camilerin seçilmiş olması bir neden olabilir. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’da ikamet ettiği Üsküdar Kısıklı’da bulunan evi, cami seçimlerinde belirleyici unsur olabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Ömer Öztürk Camii’nde basın mensuplarının sorularını yanıtlıyor. Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı

“Siyasette dinin tonu daha fazla belirginleşiyor.”

Ancak cuma namazı sonrası yapılan bu açıklamaların bu kadar teknik detayları olmayan başka bir politik anlamı daha var. Siyaset Bilimci Nezih Onur Kuru’ya göre 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası Türkiye’de dinle siyaset iç içe girdi.  Dolayısıyla artık İslam dini Türkiye’deki yargı, ordu gibi kurumların da geriletilmesiyle birlikte açık ve meşru bir şekilde siyasal alana nüfus etmeye başladı. Bu sürecin gelişimine ilişkin değerlendirmede bulunan Nezih Onur Kuru, son yıllarda siyasette dinin tonunun daha da öne çıkması ve buna yönelik önce Ayasofya’nın yeninden ibadete açılması ve geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin nedenlerini siyasette dinin belirginleşmesinin bir tezahürü olduğunun altını çiziyor.

Türkiye’de ortaya çıkan ekonomik kriz ve büyükşehirlerin muhalefete geçmesiyle birlikte iktidarın politik-ekonomik açıdan rant dağıtımının daraldığını vurgulan Kuru, yeni partilerin ortaya çıkması, Saadet Partisi’nin bu alanda bir aktör olarak yükselişi, Erdoğan’ın çekirdek tabanı olarak nitelendirilen muhafazakarlara yönelik yeni bir strateji olarak bu siyaset tarzının daha da keskinleştiğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Hacı Harun Camii açılışında konuşma yapıyor. Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı

“AKP’de bugüne kadar İslami gruplara vermediği rantları vermeye başladı.”

İBB’nin AKP için çok büyük bir rant dağıtım mekanizması olduğunu hatırlatan Kuru, “Bu rant dağıtımının besleyicileri kısıtlandığı için yeni partiler de harekete geçtiği için AKP’de bugüne kadar İslami gruplara vermediği rantları vermeye başladı,” dedi.  

Cami çıkışı basın açıklamalarının Abdullah Gül döneminde başladığına değinen Kuru, “Cuma çıkışı açıklamalar meselesinde Abdullah Gül öne çıkıyordu, Erdoğan’da 2013 sonrası bu tarzı benimseye başladı,” dedi.  

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı sırasında işi gereği toplumla biraz mesafeli olmaya başladığını ve halkla ilişkilerde bunun işe yaramadığını düşünen Kuru, bu nedenle Erdoğan’ın tekrar camilere geri döndüğünü söyledi. 

“Üsküdar AKP’nin Müslüman kimliğinin yoğrulduğu bir yer.”

Üsküdar’ın tüm bu sürecin merkezinde bir kent olarak ortaya çıkmasını da son olarak değerlendiren Kuru, “Üsküdar AKP’nin Müslüman kimliğinin yoğrulduğu bir yer. Tam geleneksel değil aslında modern. Böyle bir geçiş noktası. İslami zenginlerin tercih ettiği bir nokta artık. Bir şekilde bu ana muhalefet partisinin çok çabalasa da AKP’nin kazandığı bir yer. Son iki yerel seçimde çok az farklarla kaybetti muhalefet. Orası bir kale gibi görünüyor. Ayrıca Fatih neden seçilmiyor, emin değilim. Belki Fatih’te ki cemaat yapıları daha oturaklı olabilir. Fatih’teki ana camilerde cemaatlerin etkili olduğu, partilerin ikinci sırada geldiği bir yer.  Üsküdar’da partinin daha ön plana çıktığı yer olarak da ön plana çıkıyor,” dedi.      

Üsküdar’da izinsiz kesilen ağaçların yerine yenileri dikildi

Üsküdar’da 4 kişi, Kız Kulesi’nin karşısındaki ağaçları keserken yakalanmıştı. İzinsiz kesilen ağaçların yerine yetişkin 4 çınar dikildi.

Üsküdar Belediyesince yapılan ağaç dikme etkinliğine Üsküdar Kaymakamı Murat Sefa Demiryürek, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen ve Vefa Destek Grubu üyeleri ile çevre sakinleri katıldı. 

Kaymakam Demiryürek, ağaçların kesilmesiyle ilgili adli ve idari tahkikatın devam ettiğini söyledi.

Pandemi sürecinde görev yapan Vefa Destek Grubu arasındaki yaşlıların, ağaç dikmek için kendilerine başvurduğunu ifade eden Demiryürek, parktaki ağaçların kesilmesi üzerine de bu gruptaki yaşlılarla birlikte yeni çınarlar dikildiğini ifade etti. 

Hilmi Türkmen de ağaçların neden kesildiğinin bilinmediğini belirterek, “Şüpheliler yargıya teslim edildi. İçimiz yanıyor. Bu güzel sahildeki yetişen ağaçları kesmek hangi akla mantığa sığar anlamak mümkün değil. Belediye ve kaymakamlığımız ile çınarlarımız dediğimiz büyüklerimizle birlikte kesilen ağaçların yerine 4 çınar diktik. Ağaçlar sayesinde sahilimiz eski görünümüne kavuşacak.” dedi. 

Üsküdar’da İstanbul Sözleşmesi eylemi

Kadın örgütlerinin sosyal medya üzerinden yaptığı çağrı üzerine Üsküdar İskelesi’nde bir araya gelen kadınlar “İstanbul Sözleşmesi bizim, vazgeçmiyoruz” diyerek Türkiye’nin sözleşmeden Cumhurbaşkanı’nın kararıyla tek taraflı olarak çekilmesini protesto etti.

Basın açıklamasında, ataerkil zihniyetin kendi failliğini gizlemek için İstanbul Sözleşmesi’ne ahlaki ve dini değerleri ifsad ettiği bahanesiyle saldırıldığını ifade eden kadınlar şunları söyledi: “Aile yapısı bozuluyor, toplum değerleri parçalanıyor diyerek kadın düşmanlığına çağrı yapanlar, kadınların ve çocukların her türlü şiddete maruz kaldığı toplum ve aile düzenini savunuyor. Kadınların üstündeki egemenliklerini kaybetmemek için çırpınıyorlar. Kadınlar aile içinde şiddete uğruyor, katlediliyorlar. Çocuklar aile içinde şiddete ve cinsel istismara maruz bırakılıyorlar. İstanbul Sözleşmesi tam da bu zihniyetin karşısında durmaktadır. İstanbul sözleşmesi aileleri dağıtmak için değil; kadınların ve çocukların şiddet gördüğü, katledildiği ailelerdeki şiddet ve cinayet faillerinin cezalandırılması için yürürlüğe konulmuştur. Bu sözleşme; başörtülü/örtüsüz, inançlı/inançsız, evli/bekar şiddete uğrayan tüm kadın ve LGBTİ+’ların yaşam hakkını korumaktadır.”

Yapılan basın açıklamasının tam metni şöyle:

2011 yılında İstanbul’da, Türkiye dâhil 45 ülke tarafından imzalanan ve adını buradan alan İstanbul Sözleşmesi, temel olarak kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadelede, devletlerin sorumluluklarını bildirmektedir. Fakat 20 Mart 2021 tarihinde, gece yarısı cumhurbaşkanı kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nin fesh edildiği resmi gazetede ilan edildi.

2011 yılında mecliste onaylanan İstanbul Sözleşmesi’nin tartışma konusu olması ve hukuksuz bir şekilde kaldırıldığının ilan edilmesi, kadınları şiddete mahkûm etmekten başka bir anlam taşımıyor. Kadınlar sokaklarda korkmadan yürüyebilmek, tacize / tecavüze uğramadan hayatlarını sürdürebilmek için, kamusal alandaki varlıklarını gösterebilmek, kendi kararlarını alabilmek yani temel insani hakları için mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Kadınların bu zorlu mücadelesindeki can simitleri arasında erkek şiddeti tarafından katledilen ve şiddet gören kadınlar için yazılan, 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi bulunuyor. Sözleşmeden çekilmek demek kadınların en temel haklarını ve can güvenliklerini hiçe saymak demektir

Sözleşmeyi karalama kampanyalarında, lgbti+ olmaya özendirdiği de vurgulanmakta ve lgbti+’lar açıkça hedef gösterilmektedir. Maddelerde lgbti+ olmak ve özendirmekle ilgili herhangi bir madde bulunmamakla beraber, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinden dolayı kimseye ayrımcılık ve şiddet uygulanamayacağı vurgulanmaktadır. Bu sözleşme; trans kadın olduğu için yakılarak katledilen Hande Kader, eşcinsel olduğu için babası tarafından katledilen Ahmet Yıldız gibi başka lgbti+’lar, nefret cinayetine kurban gitmesin diye de var. Bugüne kadar Sözleşme uygulansaydı trans kadınların sesi duyulmuş olsaydı Buse Şeker, Didem Akay ve niceleri yaşayacaktı. Sözleşme üzerinden gerçekleştirilen bu hedef göstermeler açıkça nefret suçudur.

Aile yapısı bozuluyor, toplum değerleri parçalanıyor diyerek kadın düşmanlığına çağrı yapanlar, kadınların ve çocukların her türlü şiddete maruz kaldığı toplum ve aile düzenini savunuyor. Kadınların üstündeki egemenliklerini kaybetmemek için çırpınıyorlar. Kadınlar aile içinde şiddete uğruyor, katlediliyorlar. Çocuklar aile içinde şiddete ve cinsel istismara maruz bırakılıyorlar. İstanbul Sözleşmesi tam da bu zihniyetin karşısında durmaktadır. İstanbul sözleşmesi aileleri dağıtmak için değil; kadınların ve çocukların şiddet gördüğü, katledildiği ailelerdeki şiddet ve cinayet faillerinin cezalandırılması için yürürlüğe konulmuştur. Bu sözleşme; başörtülü/örtüsüz, inançlı/inançsız, evli/bekar şiddete uğrayan tüm kadın ve lgbti+’ların yaşam hakkını korumaktadır.

Ataerkil zihniyet kendi failliğini gizlemek için bir takım hocaların, dini tekeline almaya çalışan makamların dilini kullanarak kadınların hayatına hükmediyor. Kadınlar erkek egemenliğinden başka bir hayatı umud etmesinler diye kadınların inançlarına da hükmetmek ve din alanında da erkek egemenliğini tesis etmeye uğraşıyorlar. İstanbul Sözleşmesi’ne ahlaki ve dini değerleri ifsad ettiği bahanesi ile saldırıyorlar. Ancak biz biliyoruz ki erkek hocaların ne dini istismar etmeleri ne de sömürü mekanizmalarına dahil ettikleri başka araçlar onların erkek iktidarını görmemizi engellemeyecek.

Kadınlara yönelik şiddeti önleyen, kadınları güçlendirecek destek mekanizmalarını oluşturan ve failleri cezalandırma yükümlülüğü veren bir sözleşmeden çekilmek, devletin bu yükümlülüklerden kaçması anlamına gelir. Kadın cinayetlerine karşı, kadına yönelik şiddeti önlemek için sorumluluk almayı reddettiği anlamına gelir. Devletin kadınlara karşı olan ataerkil zihniyet ile işbirliği içerisinde olduğu anlamına gelir.

Sözleşmeden çekildiğimiz gece yarısı, sosyal medyadan dahi gördük ki ; kadınları dövme özgürlüğü isteyen erkeklere, Samsun’da sokak ortasında esk eşini öldüresiye döven ve kamuoyu baskısıyla tutuklanan İbrahim Zarap gibilere, “bizimle eşit değilsiniz” diyerek bizi baskıya, şiddete açık hale getirenlere büyük bir hediye verildi. Karakollarda kadınları şiddete maruz kaldığı evlerine geri yollayanlar, sığınaklarda kadınlara hapis hayatı yaşatanlar, mahkeme salonlarında kadınları maruz kaldığı şiddet için suçlayanlar o gece teşvik edildi.

İstanbul Sözleşmesi bizlerin yıllardır süren mücadelesi sonucu yazıldı. Sözleşme’nin fesih kararını asla tanımıyoruz! Bir grup adamın sözünün, tek adamın kararının kadınların nezdinde hükmü yoktur! İstanbul Sözleşmesi gerektiği gibi uygulanıp , erkek şiddeti son bulana kadar mücadelemiz devam edecek. Kadın düşmanlarına karşı yaşasın kadın dayanışmamız!

Üsküdarlı Kadınlar