Türk sineması emektarlarından Sırrı Elitaş’ın Üsküdar hatıraları

gazete üsküdar

  Yeşilçam’da kötü adam rolleriyle unutulmaz filmlere imza atan Sırrı Elitaş, sinema hayatı boyunca yaklaşık 600’den fazla yapımda, 40’ın üzerinde televizyon dizisinde ve birçok tiyatro oyununda rol aldıç Kemal Sunal ile oynadığı “Davaro” ve “Deli Deli Küpeli” filmlerinde aldığı rollerle tanınan, Türk sinemasının emektar isimlerinden Sırrı Elitaş’ın vefatının ardından 5 yıl geçti.

Bazı kaynaklara göre Adıyaman, bazı kaynaklara göre ise Erzurum’da dünyaya gelen Elitaş’ın doğum tarihi de birçok yerde 1 Ocak 1944 olarak belirtilirken, SinemaTürk’te yazılan bilgiye göre sanatçı 2 Ağustos 1938 yılında doğdu.

Çocukluk yıllarını İstanbul Üsküdar‘da geçiren Elitaş’ın sinemaya girişinin de birçok kaynağa göre Öztürk Serengil’in kendisini keşfetmesiyle gerçekleştiği belirtiliyor.

Türk sinemasına 1956- 1957 yıllarında adım atan sanatçı, Yakup Sancı’ya verdiği röportajında ise beyazperdeye adım atış hikayesini şöyle anlatıyor:

“1956 model Chevrolet arabam ile Üsküdar‘da şoförlük yaparken bir akşamüstü bir adam geldi yanıma. Arabayı kiralamak istedi. 125 lira ücret istedim. Adam 60 lira teklif etti. Sonra ‘zaten bir saat işi var film çekiyoruz’ deyince yelkenleri indirdim. Film deyince adamı tanıdım. Eski oyunculardan Sadri Karan, hem oyunculuk yapıyor hem de prodüksiyon amiri olarak çalışıyordu. ‘Madem filmde kullanacaksınız o zaman 75 lira olsun’ dedim. Arabaya binip sete gittik. Akşamüstü ışıkları yakmışlar, her taraf alev alev yanıyor. Cennet gibi geldi gözüme. O zamana kadar hiç sete gitmemiştim. Hiç film çekimi görmemiştim. Bir de baktım rahmetli Ayhan Işık var orada, o zamanın ünlü oyuncularından Pola Morelli, Kadir Savun hepsi oradalar. 

Yemek paydosuydu. Bir adam geldi sen de yemeğini ye dedi. Sağ ol yemeyeceğim dedim. ‘Olur mu? Sabaha kadar buradayız. Siz de ekipten birisiniz gelin yemeğinizi yiyin” deyince ben de gidip Ayhan Işık’a yakın bir yere oturdum. Mahalleli balkonlardan, pencerelerden bizi seyrediyordu. O zamanlar benim gençlik yıllarım. Set bizim mahalledeydi. Seyredenlerin içinde benim sevdiğim kız da vardı. Sevdiğim kıza hava atmak için Ayhan Işık’ın arkasına yanaştım ceketini hafifçe tuttum. Ayhan abi görmüyor beni. Ayhan Abi’nin ceketini tutarken nefesim kesildi. Heyecandan ölecektim. 

Yemeğimizi yedik arabanın yanına geldim. Yanıma biri geldi. Filmde şoför olarak oynayacakmış ama araba kullanmasını bilmiyor. ‘Abi bana araba kullanmasını öğret yoksa işi kaçıracağım figüran olarak geldim filmde oynamak için benim sıram geliyormuş ne yapacağım şimdi?’ dedi. ‘Araba kullanmak hemen öğrenilmez ki’ dedim. Bir de baktım şoför arıyorlar. Şoför kaçmış. Rejisör arabanın yanında beni görüyor. ‘Şu uzun boylu, bıyıklı çocuk oynasın şoförü’ demiş. Sonra kabul ettim. Ne yapmam gerektiğini anlatıyor biri. Sahne başladı aynen dediklerini yaptım. Adama iyi bir yumruk attım. Ayhan abi nara atarak arkalardan geldi. Adamlar kaçtı. Sahne bitti. Rejisör Lütfü Akad, ‘Sen hiç filmde oynadın mı?’ dedi. ‘Hayır oynamadım ama Muammer Karaca Tiyatrosu’nda oynadım’ dedim. ‘Peki sinemada oynar mısın?’ diye sorunca, ‘Oynarım tabii niye oynamayım’ deyince ‘bana adresini ver’ dedi. Aradan bir iki ay geçti eve bir mektup geldi. ‘Sayın Sırrı Elitaş, şu gün şu saate Uğur Film de ol.’ diye…”

Siyah saçları, gür siyah bıyığı ve sert bakışı gibi dikkat çekici fiziksel özellikleriyle Türk sinemasının önemli figüran oyuncularından biri olarak gösterilen Elitaş, 1960’lı ve 1970’li yıllarda “Karacaoğlan”, “Kır Atlı Efe”, “Aslan Bey”, “Ana”, “Ezo Gelin”, “Susuz Yaz”, “Düğün”, “Avşar Beyi” ve Yılmaz Güney ile birlikte rol aldığı “Aç Kurtlar” gibi Anadolu’da geçen hikayelerin beyaz perdeye aktarıldığı Yeşilçam filmlerinde rol aldı.

Elitaş, 1961-1965 yıllarında da Öztürk Serengil’in hem şoförlüğünü hem de dublörlüğünü yaptı. 1981’de yönetmenliğini Kartal Tibet’in üstlendiği, başrollerinde ise Kemal Sunal, Şener Şen, Adile Naşit ve Ayşen Gruda gibi usta isimlerin yer aldığı “Davaro” adlı filmdeki performansıyla kariyerinde önemli bir noktaya ulaşan Elitaş, filmde yer almasının hikayesini ise şu ifadelerle aktarmıştı:

Eşkiya rolünün hikayesi

“Eşkiya rolü oynayacak birini arıyorlarmış. Bu adam hem sert hem de komik olacakmış. Ağayı oynayacak kişiler üzerinde konuşmuşlar. Biri Erol Taş olur demiş. Diğeri o çok sert olur. Sonra Hayati Hamzaoğlu üzerinde durmuşlar ondan da vazgeçilmiş. Sonra rahmetli İhsan Yüce demiş ki, ‘Sırrı Elitaş diye bir adam var, hem sert hem komik tam bu role göre biri’. Sonra bir mekana gittim. Yine rahmetli Kemal Sunal ile Kartal Tibet oturuyorlar. Kartal Tibet dedi ki, ‘Kemal’de çok güzel bir eşkıya rolü var oynar mısın?’, ‘Oynarım abi ne demek. Teşekkür ederim’ dedim. Kemal Sunal ile bu filmle başladık çalışmaya sonra 20 kadar film yaptık. Kartal abiden Allah razı olsun. Çok iyi bir insan. Kafa rolleri hep o oynattı bana.”

Kötü adam rolleriyle unutulmaz filmlere imza atan sanatçı, 1986 yılında Mesut Engin, Nilgün Bubikoğlu, Suna Pekuysal, İlhan Daner ve Kazım Kartal’ın oynadığı ve senaryosunu yazdığı “Yetimlerin Türküsü” adlı filmle ilk kez yönetmenliği denedi.

Yaklaşık 600’den fazla yapımda, 40’ın üzerinde de televizyon dizisinde ve birçok tiyatro oyununda rol alan sanatçı, yine bir röportajında Yeşilçam döneminde günde yaklaşık 2-3 filmde birden çalıştığını söyleyerek, “Yeşilçam’ın en iyi döneminde yılda yaklaşık 300 film çekiliyordu. Biri geliyor ‘yarın bendesin’, diğeri gelir ‘yarın bendesin’. Kapanın elinde kalıyorduk. Biz de şaşırıyorduk yarın hangi filme gideceğiz diye. Bazı prodüksiyon amirleri işi garantiye alıp bizi akşamdan ayarlardı. Günde iki üç filmde çalışırdık. Sokak çok hareketliydi. Geçti o günler. Ölüp tekrar dünyaya geldiğimde, vali, paşa amir memur değil yine sinemacı, yine oyuncu olmak isterim.” ifadelerini kullandı.

İki kez “Sinema Emek Ödülü”ne layık görülen Elitaş, aynı zamanda 30 yıl boyunca Oraloğlu Tiyatro Grubu’nda oyunculuk yaptı.

 Evli ve 5 kız çocuğu sahibi olan Elitaş, 24 Temmuz 2010 tarihinde “Madende Tuzak” filminin çekimleri için geldiği Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde beyin kanaması geçirdi. Yoğun bakıma alındıktan sonra tedavisine Üsküdar‘daki evinde devam edildi.

Daha sonra Üsküdar Çamlıca Erdem Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alınan Elitaş, 9 Ekim 2015 tarihinde vefat etti.

Usta oyuncunun rol aldığı bazı film ve diziler şöyle:

“Yılan Hikayesi”, “Keloğlan”, “Kır Çiçekleri”, “Böyle mi Olacaktı”, “Çiçek Taksi”, “Talihsiz Bilo”, “Hangimiz Eşek”, “Gülcan”, “Muallim Bey”, “Karanlık Dünya”, “Bu Devrin Kadını”, “Beyaz Yaz”, “Ana Yüreği”, “Aile Pansiyonu”, “Kader Böyle Yazdı”, “Sosyete Şaban”, “Şabaniye”, “Zavallılar”, “Yabancı”, “Sonsuz Sokaklar”, “Ortadirek Şaban”, “Beş Kafadar”, “Şalvar Davası”, “Gecenin Sonu” 

Şemsi Paşa Külliyesi’ni neden uzay boşluğuna göndermek istiyorlar?

şemsi paşa camii

Üsküdar, artık hatırlayamadığım kadar uzun bir süredir dev bir şantiye görüntüsünde. Farklı köşelerinde inşaatlar, meydan düzenlemeleri, kazılar ve restorasyonlar devam ediyor, daha doğru bir ifadeyle hiç bitmiyor. Sokaklar kazılıyor, kaldırımlar döşeniyor, kaldırımlar sökülüyor, eskisine ne olduğunu anlamadan yenileri döşeniyor, mitingler için bir gecede asfalt dökülüyor, caddeler açılıyor, caddeler kapanıyor. Tüm bunlar olurken sahil dolgusu Boğaz’a doğru ilerliyor. Biz Üsküdarlılar bütün bu faaliyetin içinde, günlük hayatımızı sabırla sürdürmeye çalışırken yaşadığımız yerin kimliğini gün gün yitirişine de şahitlik ediyoruz. Üsküdar’ı artık tanıyamıyoruz. Üsküdar artık bildiğimiz Üsküdar değil. 

O zaman bu çılgın (!) fikre tüm gücümüzle karşı çıktık

Şemsi Paşa Külliyesi’nin başına gelen üzücü olaylar silsilesi üç yıl önce başladı. 2017 yılında Şemsi Paşa Külliyesi’nin, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin sahil düzenleme projesi kapsamında denize çakılan kazıklar üzerine yerleştirilecek platformla çevrelenmesi ve önünden bir yürüyüş yolu geçirilmesi planlanmıştı. O zaman bu çılgın (!) fikre tüm gücümüzle karşı çıktık. Mimar Sinan’ın, boğazla özel bir ilişki kurarak konumlandırdığı bu nadide sahil külliyesinin önünün doldurulması ve denizle bağlarının koparılmasına yönelik plan, biz Üsküdarlıları ve şehrinin kıymetini bilen İstanbulluları isyan ettirdi. Belediye, yükselen tepkiler üzerine geri adım attı. Hadisenin üzerinden geçen üç yılda kazıklar kısmen kesildi, söküldü, kısmen sökülürmüş gibi yapıldı ve dolgunun bir ucu kaş ile göz arası Şemsi Paşa’nın derya kıyısındaki türbesine uzandı.

Aradan geçen üç yılda, belediye yönetimi değişti, fakat yeni gelen yönetim de kararsız kalmış olmalı ki taşa kesen Üsküdar Meydanı’nın bu ucu bir türlü açılmadı. Düzenli olarak baktığım bu noktada, paravanlar sökülmedi, şantiye binaları kalkmadı, dolayısıyla tedirginliğimiz de sona ermedi. Korktuğumuz mu başımıza geldi, yoksa bu ülkede başımıza gelebilecekleri tahmin edebilecek kadar çok yaşadığımız için midir, Şemsi Paşa’nın önünün doldurulması hususu üç yıl sonra yeniden gündeme geldi ve aslında anladık ki birileri bu fikirden hiç vazgeçmemişti. Mimar Ömer Yılmaz’ın Twitter hesabından “Üsküdar Bld’nin eksik kalan dolgunun yapılması konusunda İBB’ye baskı yaptığını duydum. Kırmızıyla gösterilen alan doldurulmak isteniyormuş. Yanlış olur Başkanım @hilmiturkmen34” sözleriyle duyurduğu iddiaya göre sabık İstanbul Belediyesi ekibinin başladığı işi Üsküdar Belediyesi tamamlamak istiyormuş. Bu da maalesef biz Üsküdarlılar için üç yıl sonra başladığımız noktaya dönmek anlamına geliyor.Üç yıl sonra onca çaba ve itiraza rağmen geldiğimiz noktada artık Mimar Sinan’ın Üsküdar sahiline inşa ettiği bir kıyı külliyesini korumaya yönelik çaba gösteriyor oluşumuzdan ve tekrar tekrar bu yapının tarihini, hususiyetini ve ne kadar mühim olduğunu anlatmaktan utanmaya başladım. Düşünün ki halk, bir tarihi eseri, şehri ve tarihini korumakla yükümlü karar alıcılardan canhıraş korumaya çalışıyor. Yaklaşık beş asırdır Boğaziçi’nin kıyısında varlığını sorunsuz sürdüren bir yapıya bu kadar pervasızca el sürme cüretini hiç anlamıyorum. Dünyaya bizzat kazık çakamayacak olmanın metaforik öfkesiyle mi denize kazık çakıyorsunuz ey yetkili(ler), ne yapmaya çalıştığınızı arada durup düşünüyor musunuz? Eğer bugün Şemsi Paşa’nın önünün doldurulmasına engel olamazsak bizden sonraki nesiller kent tarihi ve mimari tarih kitapları okurken yapının denizle bağlarının nasıl koparıldığını, 21. yüzyılda yaşayan idarecilerin 16. yüzyıl yapısı bir külliyeyi nasıl da betondan bir meydan içinde kaybedecek kadar vizyonsuz olduklarını anlatacak.

Sözünü ettiğimiz sıradan bir camii değil

Bu arada Şemsi Paşa Camii, üç yıldır bu kadar gündemde, tartışılır ve göz önünde iken, yakın zamanda son cemaat yeri revaklarının kapatıldığını da bu yazıda es geçmeyip, haber verelim ki tarihi yapılara yönelik kural tanımazlığın ve pervasızlığın düzeyini netleştirmiş olalım. Ne yazık ki bugüne kadar olanlar yetmiyormuş gibi caminin son cemaat yeri de koyu renk camlı alüminyum doğrama ile kapatıldı. 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş bir binaya yapılan keyfe keder bir müdahale daha.

Bu yapı, açık bir son cemaat yeri ile tasarlanmış, öyle uygun görülüp öyle inşa edilmiş, bugün orayı kapatan karar alıcı yapının hususiyetini ne hakla bozuyor? Şemsi Ahmed Paşa’nın külliyesi Boğaz kıyısında, dikdörtgene yakın dar bir alana yerleştirilmiş. Külliye küçük bir cami, türbe ve medreseden oluşuyor. Evet yapı küçük, alan sınırlı ama binanın hususiyeti de tam olarak bu. Dönemin mimari âdâbına, bâninin statüsüne, arzusuna ve araziye uygun olarak mimarbaşı Sinan’ın tasarladığı yapıyla oynamanın mantığı nedir? Sinan, külliyenin küçük camisine açık bir son cemaat yeri tasarlamış ve yapı asırlardır böyle kullanılmış. Sözünü ettiğimiz sıradan bir camii değil, yapının orijinalliğini muhafaza etmek öncelik ve yükümlülük olmalı. Kurullar, anıtları muhafazadan sorumlu kişiler bu mevzunun neresinde duruyor içtenlikle merak ediyorum.

Şemsi Paşa Külliyesini Neden Uzay Boşluğuna Göndermek İstiyorlar? 

Ben ve benim gibi Üsküdarlılar, İstanbullular, Boğaz kıyısına kusursuzca konumlandırılmış, kent ve mimarî tarihi açısından özel yeri olan bir yapıya dokunmayı asla anlayamasak da kabul edelim ki böyle şeyler Türkiye’de artık sıradanlaştı. Üsküdar’ı, mimarî ve şehircilik açısından hiçbir karşılığı olmayan, insani ölçekten uzak bir meydan projesine kurban ettiler. Hiç değilse, bu noktadan sonra Şemsi Paşa Külliyesi’nin, deniz ile bağının kesilmesi inadından vazgeçilsin, türbenin önündeki dolgu sökülsün, külliyenin ucube meydan projesinin dekoruna dönüşmesi engellensin.  Dekor diyerek ne kastettiğimi meydandan çarşıya doğru ilerleyip yakın zamanda restore edilen Selman Ağa Camii’nin önüne gelirseniz anlayacaksınız. Meydan düzenlemesi ile Selman Ağa Camii, Üsküdar’dan, hatta üzerinde yükseldiği zeminden, temelinden koparıldı. Ona bakarken, sanki uzay boşluğunda anlamsızca süzülen bir kütleye bakıyormuş gibi hissediyorum. Çevresindeki diğer yapılarla bağı kalmadı, geçmişi ve geleceği elinden alındı, her şeyden kopuk, insansız bir vaziyette duruyor. Artık yaşamıyor dersem, fazla dramatize ettiğimi düşünmeyin çünkü Selman Ağa Camii’nin bulunduğu nokta insanlara vakit geçirebilecekleri bir mekân hissi veremeyecek hale geldi. Şemsi Paşa Külliyesi’nin sonu Selman Ağa Camii gibi olmamalı. Şemsi Paşa, denizden, dalgalardan, önünden ıslanmadan geçmeye çalışanlardan, balık tutanlardan, karşı kıyıya bakan romantiklerden, bir yaz gününde Boğaz’ın esintisiyle açık olması gereken son cemaat yerinde efil efil ibadet etmek isteyenlerden koparılmamalı. Mekânlar ölmesin, mekânlar hususiyetleriyle yaşasın ve korunsun. Tüm bu çaba, Yeni Valide Camii, Mihrümah Sultan Camii, Rum Mehmed Paşa Camii, Ayazma Camii gibi nice tarihi yapı aralarındaki ahengi ve dengeyi bugün nispeten yitirdi, hiç değilse toptan kaybetmesinler, bugün üstün hizmet kabilinden her yere gururla dökülen betonun ortasında birer dekora dönüşmesinler diye… 

Camilerin adlarını anmışken Ayazma Camii’nin uzun yıllardır kapalı olduğunu, restorasyonunun bir yılan hikâyesine döndüğünü, Rum Mehmed Paşa Camii, Ahmediye Külliyesi ve Selimiye Külliyesi’nde de uzayan restorasyonlarının devam ettiğini not düşmeliyim. Üsküdar’ın belli başlı ibadethaneleri, kısmen açık olan Selimiye hariç, kapalı.  Hakimiyet-i Milliye Caddesi’nde çok uzun süredir tek şerit işliyor. Yapılar yıkıldı, Üsküdar’ın ortasında bir yeşil alanımız olur belki diye hayal kurduğumuz yerde Osmanlı Çarşısı’nın inşaatı yükselmeye devam ediyor. Mimar Sinan Çarşısı adıyla bildiğimiz Atik Valide Hamamı kamulaştırıldı. Esnaf yapıdan çıkarıldı ama hamamın gelecekte ne olacağı ile ilgili planlar hakkında hiçbir bilgimiz yok. Bu kadar merkezi bir yerdeki yapının “rantı” küçük esnaftan alınıp nereye aktarılacak? Üsküdar’da üzerine konuşmadığımız bir soylulaştırma da süre gidiyor. Üsküdar’a hiç yakışmayan belediye başkanlığı yapısının yanındaki devasa AVM’nin inşaatı da sürüyor. Küçük esnafı, butik dükkanları, eski pasajlarıyla kendine has bir alışveriş kültürü olan Üsküdar’a bir AVM’nin neler yapabileceği detaylarıyla düşünüldü mü acaba? Peki büyük bir alışveriş merkezinin Üsküdar’ın yaya ve araç trafiğine nasıl yansımaları olacağı hesaba katıldı mı? Üsküdar’da yaya olmanın zorluklarını idareciler biliyor mu? Ya o kısacık bisiklet yolunda, sahil boyunca bisiklete binmeyi hiç denediler mi? Kuzguncuk’tan Beylerbeyi’ne yürüyen bir yayanın ya da bir bisikletlinin Beylerbeyi Tüneli kapalı tutulduğu için çektiği sıkıntıyı biliyorlar mı? İnsanların, koca bir tepeyi tırmanıp aşıp, bir araç tünelinde egzoz gazları eşliğinde ilerleyip köprü bağlantı yolundan geçmek zorunda kaldıklarını takip edebildiler mi? Harem Üsküdar arasında tarihi Harem Korusu’nun altını işgal eden işletmeciler yüzünden ağaçların gölgesindeki yaya yolunun kesintiye uğradığını, sabahları spor yapmaya çıkan vatandaşların tek kaldırımda hem yürüyüp, hem koşup, hem bisiklete binmeye çalıştıklarının farkındalar mı? Gördünüz ya Üsküdar deyince soruların, sorunların sonu gelmiyor. Her biri uzun uzun yazılabilecek ve acilen çözüm aranması gereken problemlerden bahsediyorum. Üsküdar’ın yüzlerce yılda oluşmuş kimliği, çok kısa bir süre içinde büyük değişim geçirdi. Anneannemin hatta annemin gençliğinin geçtiği Üsküdar’ı bırakın benim çocukluğumun, gençliğimin Üsküdar’ı bile yok oldu … Üsküdar Meydanı, taşla, betonla kaplandı, ağaçlar artık saksılarda, yaz güneşinin altında ya da kışın sert günlerinde bir ucundan diğerine yürümek bir çileye dönüştü. Bu meydan, dinleneceğimiz, keyif alacağımız şekilde, ruhsal ve fiziksel rahatımızı sağlayacak biçimde tasarlanmadı. Hiç değilse elimizde kalanlara sahip çıkalım ve Üsküdar’ın kalan parçalarını insanların mutlu olacağı, denizle, doğayla ilişki kurabileceği, özgürce yürüyeceği, spor yapabileceği, yaşadığını hissedeceği şekilde tasarlayıp korumanın yollarını bulalım. Gölgesine sığınabileceğimiz ağaçların altında, sırtımızı Üsküdar’ın yüzlerce yıllık anıtlarına yaslayıp Boğaziçi’ni izlemek neden hayal olsun?Lütfen Şemsi Paşa’yı rahat bırakın. Şemsi Paşa’yı beton dolu uzay boşluğuna göndermeyin, bizimle Üsküdar’da kalsın.

Kültürel bir miras olarak Üsküdar’ın mezarlıkları

“Ey Üsküdar! Bembeyaz evlerin binlerce mezara bakar, ve o mezarların üstünde, paylaşılmamış bir aşka benzeyen sonsuz yas yapraklarına işlemiş, o her zaman yeşil ağaç, o narin ve karanlık servi yükselir.”

Lord Byron 

Şehirlerin tam merkezinde kalan mezarlıklar, yeşil alanları ve tılsımlı havaları ile adeta kentin hızlı akan hayatını frenleyen bir mekanizma işlevi görmekte. Elbette, durup bakabilen, bakıp da görebilenlere. 

MEZAR VE MEZARLIK NE DEMEK?

Mezar, etimolojik olarak Arapça kökenli bir kelimedir ve “ziyaret mekanı” anlamını taşır. Mezarlık da bu kelimeden türetilmiştir. Arapça’da “ölülerin gömüldüğü yer” anlamına gelen kabir (kabr) kelimesinin değil de mezar kelimesinin kullanılıyor olması ilgi çekici. Bunun sebebinin dini terminolojide ölülerin gömüldüğü yerlerin, onların hala hayatta olanlar tarafından ziyaret edildiği mekanlar olması tahmin edilmekte.

Mezarlıklar, şehir tarihi açısından da oldukça önemli mekanlardır. Bunun yanı sıra mimari ve mezar taşlarının gelişimi açısından zengin örnekler barındıran mezarlıklar, her türlü tarihi ve demografik araştırmalar için de hayati önem taşır.

ÜSKÜDAR: ASYA’NIN İNCİSİ

Tarihi yarımadanın karşısında yer alması itibariyle alabildiğine geniş bir İstanbul peyzajına açılan özel konumuyla Üsküdar, Asya topraklarının incisi konumundadır. M.Ö. 1000’li yıllara kadar uzanan tarihiyle Üsküdar, aynı zamanda birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir merkezdir. 

Camilerin, kiliselerin ve sinagogun bir arada bulunduğu Üsküdar’da, mezarlıklar açısından da aynı zenginlikten söz edilebilir. Üsküdar’ın farklı bölgelerinde yer alan Ermeni, Rum, Yahudi, Sünni ve Alevi mezarlıkları Üsküdar’ın kültürel çoğulculuğunun güzel bir göstergesi.  

Semtin bazen merkezinde, bazen köşe bucaklarında yer alan bu mezarlıkların hepsinin ayrı bir hikayesi, hepsinin taşıdığı ayrı bir kültürel miras var. Bu yazıda, Üsküdar’ın kültürel tarihi açısından en önemli üç mezarlığını siz Gazete Üsküdar okurları için araştırıp derledim. 

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK MEZARLIĞI: KARACAAHMET

Fotoğraf: XIX. yüzyılda Karacaahmet Mezarlığı’nı tasvir eden Thomas Allom’un gravürü

Üsküdar sınırları içerisinde yer alan Karacaahmet Mezarlığı, Türkiye’nin en büyük, Dünya’nın da en büyük mezarlarından biri olma özelliğiyle listede ilk sırada yerini alıyor. Miskinler, Saraçlar Çeşmesi, Şehitlik, Musallâ ve Duvardibi adlı beş büyük bölgeye  ayrılan mezarlık, Karacaahmet Dergahı da içine alınırsa yaklaşık 750 dönümlük bir arazi üzerinde bulunuyor. 

Nadir kullanılan ve az bilinen diğer ismi “Üsküdar Mekabir-i Müslimini” olan mezarlıkla ilgili resmi kaynaklardaki ilk bulgu 1698 yılına dayanmakta.  

Fotoğraf: Karacaahmet Mezarlığı

Mezarlığın ismini , İstanbul’a Hacı Bektaş-ı Veli tarafından İslam dinini yaymak üzere gönderilen Karaca Ahmet’ten aldığı bilinmekte. Mezarlığın tarihinin 14. yüzyıla kadar uzandığı, yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmış.

Karacaahmet Mezarlığı’nın bulunduğu bölgenin mezarlık alanı olarak seçilmesinin ise özel bir sebebi var. Osmanlı’da halk arasında Üsküdar’ın Asya kıtasının uzantısı olması ve dolayısıyla Mekke-Medine ile ilişkilendirilmesi sonucunda Kabe toprağı olduğuna dair yaygın bir  inanış bulunuyordu. Bundan dolayıdır ki Avrupa yakasında vefat eden birçok insanın  cenazeleri, yüzyıllar boyunca kayıklarla Üsküdar’a, Salacak iskelesine taşınmış. 

Türk – İslam tarihine baktığımızda, mezarlıkların şehrin birkaç kilometre dışına yapıldığını görürüz. Gerek Karacaahmet Mezarlığı gerekse diğer birçok mezarlık için bu gözlem geçerli. Geçmişte şehrin dış kısmı olarak görülen bu yerler, zamanla kentin büyümesi ile birlikte yeni oluşan şehrin içinde kalmış durumda.

Karacaahmet’in bir diğer özelliğiyse hem Sünniler hem de Aleviler tarafından mübarek bir defin alanı olarak görülmesidir.  

Mezarlığın bölümlerinden biri olan Seyitahmet bölümü, Şii mezhebinden ölülerinin gömülerine ayrılmıştır. Aynı zamanda İranlılar mezarlığı olarak da bilinen alana Türkiye Caferileri de gömülmekte. Bu alanda Abdulbaki Gölpınarlı, Cem Karaca gibi isimlerin mezarları bulunmakta. 

Osmanlı dönemindeki tüm mezarlıklarda görülebileceği üzere, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki mezar taşlarında bulunan fesler, orada kabri bulunan kişinin sosyal statüsünü yansıtmakta. Aynı zamanda, her mezar taşı bir kitabe olma özelliğini de taşımakta. Bu bağlamda, mezarların tarihsel ve kültürel olarak bizim için ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülebilir.

Mezarlığın orta yerinde bulunan Şehitlik Cami civarında bulunan 2. ada üzerinde Çanakkale Savaşı esnasında şehit düşen birçok askerin gömülü olduğu biliniyor. Buradaki şehitliğin, gemilerle Haydarpaşa ve etrafındaki diğer hastanelere tedavi olmak üzere getirilen yaralı askerlerin vefat etmeleri sonucunda defnedilmesiyle oluştuğu bilinmekte. Fakat bu askerlerin kim olduklarına dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. 

TARİHE TANIKLIK EDEN MEZARLIK: BAĞLARBAŞI MEZARLIĞI

Fotoğraf: Bağlarbaşı Mezarlığı

Bağlarbaşı tepesinde bulunan ve ismini bölgeden alan Bağlarbaşı mezarlığının 16. yüzyılın ortalarından beri var olduğu bilinmektedir. Birden çok bölgeye ayrılmış olan bu mezarlık alanın kuzey bölümü Surp Haç Kilisesi’ne, güney bölümü ise Surp Garabed Kilisesi’ne 1555 yılında tahsis edilmiş. Mezarlık alanında ayrıca bir de Yahudi mezarlığı bulunmakta. 

Mezarlığın girişinde bulunan kitabede yazılana göre bölgenin 1555 yılında tesis edildiği bilinmekte. Bu, aynı zamanda bölgeye Ermeni cemaatinin de yerleştiği tarih olarak tahmin edilmekte.  

Mezarlıkta okunmuş en eski kitabe, 1637 yılında vefat etmiş olan Koca Bedros’un zevcesi Şamma isminde bir kadına ait.  Türkiye ve İstanbul Ermenileri hakkındaki yaptığı çalışmalar ile tarihe ışık tutan Kevork Pamukciyan, var olan tüm kitabeleri kayıt altına almıştır. 

Fotoğraf: Osmanlı saray mimarlarından Balyan Ailesi’nin Bağlarbaşı Mezarlığı’nda bulunan anıt mezarı. Balyan ailesi, Osmanlı’da Çırağan Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na kadar birçok eserin mimarlığını yapmış bir aileydi.

Yahudi mezarlığının köklerinin ise Tanzimat dönemine kadar dayandığı bilinmekte. Kaynaklarda anlatıldığına göre Tanzimat sonrası dönemde Protestanların talebi üzerine var olan Yahudi Mezarlığının yanındaki bir alan Protestan gömülerine tahsis edilmiştir.  

Yahudi mezarlıklarında sıkça görülen sembol ve motifler bu mezarlıklarda da sıkça karşımıza çıkmaktadır.

Tanzimat dönemine kadar uzanan bir mazisi olsa da, şu anda bulunan mezarların tarihi o kadar geriye gitmemekte. Bunun sebebi, Yahudi Cemaatine tahsis edilmesine rağmen 1988 senesinde belediye tarafından işgal edilen Bağlarbaşı mezarlığının Yahudiler için ayrılan alanının yıllarca hukuksuz bir şekilde belediye tarafından ofis ve sera amaçlı olarak kullanılmış olmasıdır.   

Fotoğraf: Bağlarbaşı Yahudi Mezarlığı

Hak ihlalinin Yahudi cemaati tarafından yargıya intikali sonucu devam eden süreç cemaat lehine neticelenmiş ve alan iade edilmiş. Halen Kuzguncuk Musevi Sinagogu Vakfı’nın kullanımına tahsis edilmiş  olan mezarlık bölgesine 2002 yılından beri gömü yapılabilmekte. 

HAYDARPAŞA İNGİLİZ MEZARLIĞI

Fotoğraf: Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı (Vikipedi)

Üsküdar’ın tarihi açıdan önemli bir başka mezarlığı ise Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı. GATA Hastanesi’nin alt tarafında, Haydarpaşa Tren Garı’nın ise karşı çarprazında yer alan bu mezarlığın tarihi 19. yüzyılın ortalarına dayanıyor.

19. yüzyılın ortalarında meydana gelen Osmanlı-Rus savaşında, Osmanlı’nın müttefiki olan İngiliz ve Fransız askerlerinden bazıları bu mezarlığa defnedilmiştir.

Tarih birçok zıtlık ve garipliği içerisinde barındırdığı gibi, o yıllarda Osmanlı’nın yanında savaşarak ölen İngilizler için hazırlanan bu mezarlığa, daha sonra Osmanlı’ya karşı savaşırken hayatını kaybeden İngiliz askerler de gömülmüş.

Mezarlarının bazılarının üzerinde isim yazsa da, isimsiz birçok mezarlık da bulunuyor. Alana daha sonra sivillerin de gömüldüğü bilinmekte.

Mezarlığın girişinde Kraliçe Victoria’nın Kırım savaşında ölen İngiliz askerler için yaptırdığı anıt bulunmaktadır.

GİZEMLERLE DOLU BİR MEZARLIK: BÜLBÜLDERESİ

Fotoğraf: Bülbülderesi Mezarlığı

Üsküdar’da bulunan bir diğer önemli mezarlık, İcadiye bölgesinde yer alan Bülbülderesi Mezarlığı. Bülbülderesi, Üsküdar Selanikliler sokağı arasında Selanikliler’in çoğunlukta olduğu Karakaşlar ve Kapancı cemaatinin de defnedildiği mezarlıktır. Mezarlığın Selanikliler tarafı Sabetaist mezarlığı olarak da adlandırılmaktadır. 

1626 yılında tüccar bir ailenin çocuğu olarak İzmir’de doğan Sabetay Sevi’nin Yahudi inancına dayanarak ilan ettiği mesihliğini kabul edenler hızla arttı. Bu durum, Osmanlı yönetimini endişelendirdi ve Sabatay Sevi zor kullanılarak Müslüman olduğunu ilan etmek zorunda bırakıldı.  

Sabatay Sevi’nin Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra kendisine inanan Yahudilerin bir kısmı kendisiyle bağı koparırken, bazıları ise tıpkı Sevi gibi din değiştirdiklerini açıkladılar. Gerçekte olan ise inançlarını gizliden de olsa yaşamaya devam etmeleriydi.    

Fotoğraf: Bülbülderesi Mezarlığı’nda bulunan mezarlardaki dikkat çeken sembollerden biri. İki elin sıkışması işareti, Yakov’un ( Bene israel)’in Tanrı ile yapmış olduğu anlaşmayı sembolize etmektedir. (Rachel Hachlili , Jewish funerary customs, Second Temple period, BRILL, 2005, p.340)

Bülbülderesi Mezarlığı’nın önemi, Sabetay Sevi ve yirmialtı halifesinin soyundan olmayan kimsenin buraya gömülememesidir. 

Bülbülderesi  Mezarlığı’ndaki mezarlarda çerçeveli fotoğraflar, obeliskler, Süleyman Tapınağının iki girişini sembolize eden Jakin Boaz sütunları, üç başlıklı mermer sütunlar, mermer kabartmalı yüksek sütunlar, akasya motifleri, birbiri ile tokalaşan el sembolleri ve ezoterik işaretler  bulunmaktadır. 

Bu mezarları Müslüman mezarlarından ayıran en önemli özellik bir çoğunun kıbleye bakmamasıdır. Buradaki mezarlıkların, Yahudi mezarları gibi üzerleri kapatılmıştır. 

Sabetaycı olup İsrail’e gidip Yahudi inancını benimseyenler de bulunmakta, dindar Müslüman olan dönme aileler de varlığını sürdürmektedir.  

Üzücü olan ise bu mezarlığa zaman zaman çeşitli saldırılar yapılmış olmasıdır. Bu saldırılar esnasında bazı mezar taşları ve kabirler zarar görmüştür.   

KÜLTÜREL MİRASIN KORUNMASI NEDEN ÖNEMLİ

Tarihsel ve kültürel anlamda mezarlıklar hayati öneme sahip. Üsküdar da mezarlıklar açısından oldukça zengin.  

Fakat güzide ilçemizdeki mezarlıklar gerektiği kadar titiz bir şekilde korunmuyor. Bülbülderesi Mezarlığı’nda olduğu gibi bazı mezarlıklara zaman zaman çeşitli “saldırılar” gerçekleşebildiği gibi, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki gibi tarihe yenik düşen mezarlıklar ve mezar taşları hoyratça yok edilebiliyor.

Mezarlıkların, şehrimizin, hepimizin ortak mirası olduğu bilincinin oluşması ise bu sorunların yegane çözümü.

Üsküdar sahilden ibaret değildir!

“Üsküdar’ın nesini beğeniyorsun ki?” – Böyle bir soruyla benim gibi Üsküdar’ı seven biri sık sık karşılaşır. Üsküdar’ın atmosferinden, sakinliğinden, tarihinden bahsetmeye başladığım an, cevap olarak şöyle denir: “Tamam, sahili güzel, eyvallah, Kız Kulesi falan. Bunlara bir lafım yok, ama sahili bile mahvettiler…” Bazıları da Üsküdar Meydanı’ndaki insanların tuhaflığından bahseder. Bunu tabi ki bir Üsküdarlı değil;  başka semtlerin, başka şehirlerin çocukları söyler. Sebebi ise onların doğru düzgün Üsküdar’ı gezmiş olmamaları. Zira biraz gezseler, kendi söylediklerinin ne kadar yanlış olduğunu anlayıp özür dilerler.

More to see inside!