İSAM Kütüphanesi açılıyor

Covid-19 salgınıyla mücadele sürecinde ülke genelinde alınan tedbirler çerçevesinde Mart ayından bu yana kapalı olan Üsküdar’ın en büyük kütüphanelerinden İSAM Kütüphanesi 22 Haziran 2020 Pazartesi gününden itibaren günlük sınırlı sayıda üyesine randevu sistemiyle hizmet vermeye başlayacak.

İSAM tarafından yapılan açıklama şöyle:

Bu süreçte T.C. Cumhurbaşkanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan tüm genelge, karar ve rehberler İSAM’da titizlikle uygulanmış, kütüphanemizin tekrar hizmet vermeye başlayabilmesi için hem personelimizin hem de kütüphane üyelerimizin sağlığı açısından alınabilecek önlemler konusunda özel bir hassasiyet gösterilmiştir. Zorunlu planlamalar, gerekli dezenfekte ve temizlik faaliyetleri ile teknik hazırlıklar İSAM Pandemi Kurulu’nun gözetiminde yürütülmüş ve kütüphanemiz faaliyete geçtikten sonra İSAM personeli ve kütüphane üyelerimiz tarafından uyulması gereken kurallar belirlenmiştir. Kütüphane üyelerimizin bu kurallara titizlikle uymaları toplumsal sağlığımız açısından önem taşımaktadır.

Koronavirüs tedbirleri kapsamında kütüphanemizde uyulması gereken kuralları içeren KÜTÜPHANE KULLANIM REHBERİ için 

tıklayınız

 

RANDEVU SİSTEMİ HAKKINDA

Randevu sistemi haftalıktır. Her hafta pazartesi günü saat 00.01 itibariyle bir sonraki haftanın randevuları açılır. Ancak ilk haftaya (22-28 Haziran) mahsus olmak üzere randevu sistemi açılmıştır.

Resmî sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi halinde, sokağa çıkma yasağı olan saatler/günler için alınmış randevular geçersiz sayılacaktır.

Şimdi randevunuzu oluşturabilirsiniz!

KÜTÜPHANE RANDEVU SİSTEMİNE GİRİŞ

İBB Üsküdar’da su altı temizliği yaptı

İBB, Dünya Çevre Günü’nde Üsküdar Vapur İskelesi yanında su altı temizliği yaparak, denizlerin kirliliği konusuna dikkat çekti.

Toplam altı kişiden oluşan su altı dip temizleme ekibinin çıkardığı atıklar, etkinlik alanında sergilendi. Otomobil lastiğinden motosiklete, cep telefonundan plastik eşyalara kadar su altından çıkan atıklar görenleri şaşırttı. “Denizde hayat var, lütfen kirletme” sloganıyla düzenlenen etkinlik, yurttaşlarda farkındalık yarattı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde yaşam kaynağı denizlerin hızla kirlenmesine dikkat çeken bir etkinliğe imza attı. “Denizde hayat var, lütfen kirletme” sloganıyla düzenlenen etkinlikte profesyonel su altı dip temizleme ekibi, Üsküdar Vapur İskelesi yanında daldı, iskele boyunca 18 metre derinlikte yoğun bir çalışma yaptı.

ALTI DALGIÇ VE 3 DENİZ YÜZEYİ TEMİZLEME TEKNESİ GÖREV YAPTI

İBB Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı Deniz Hizmetleri Müdürlüğü ve İSTAÇ tarafından düzenlenen halka açık etkinlikte, toplam 6 profesyonel dalgıcın yanı sıra üç deniz yüzeyi temizleme teknesi de görev aldı. Saat 11.00’de başlayan temizlik çalışmaları, 15.00’te sona erdi.

Yurttaşların kıyıdan izlediği temizlik çalışması, denizlerdeki eko sistemi bozan süreç konusunda farkındalık yarattı, su altındaki gözlerden uzak kirliliğe dikkat çekti. Su altından çıkarılan atıklar, etkinlik alanında sergilendi.

MOTOSİKLETTEN MATARAYA HER ŞEY VAR

Motosikletten cep telefonuna, otomobil lastiğinden şişeye, bisikletten mataraya, makastan tespihe kadar su altından çıkan atık maddeler, etkinliği izleyen yurttaşları şaşırttı; “deniz altında ne ararsan var” yorumlarına neden oldu. Katılımcılar, “kendimizi koruyabilmek için doğayı korumalıyız” mesajı üzerinde düşünce birliğine vardı.

ATIKLAR GERİ DÖNÜŞÜM İÇİN İBB TESİSLERİNE GÖNDERİLDİ

Etkinlik alanı, bilgilendirici not ve sloganlarla donatıldı. Katılımcılar, koronavirüs önlemleri sebebiyle maske kullandı ve sosyal mesafe kuralına özenle uydu. Etkinlik sonunda atıklar, bertaraf edilmek üzere İBB’nin tesislerine götürüldü. Burada, dönüşüme uygun olanlar ayrıştırılıp geri kazanım diğerleri ise atık bertaraf tesislerine yönlendirildi.

Haber Merkezi

Üsküdar’da kahvaltıya nereye gidilir?

İstanbul Boğazı’nın en uzun şeridine sahip ilçesi Üsküdar’a kahvaltıya gelmeyi planlayanlar kadar Üsküdar’da ikamet edip kahvaltı yapılabilecek yerleri araştıranlar da var.

Gazete Üsküdar olarak Üsküdar’da kahvaltı yapabileceğiniz en güzel mekanları sizler için derledik. Derlemeyi yaparken, Gazete Üsküdar yayın kurulu üyelerinin fikirlerini ve sosyal medya platformlarında yapılan yorumları dikkate aldık.

Üsküdar’da kahvaltı yapılabilecek mekanları listelerken bu mekanları iki ana başlık altında topladık: Manzarasıyla öne çıkan mekanlar ve kahvaltısıyla dikkat çeken mekanlar.

Manzarasıyla öne çıkan mekanlar

1- Paşalimanı Kafe

Üsküdar’dan Kuzguncuk’a doğru giderken Paşalimanı Caddesi üzerinde bulunan ve ismini buradan alan Paşalimanı Kafe, Beltur tarafından hizmete açılan ve işletilen bir mekan.

Boğaz manzarası eşliğinde ama cebinizi yakmayacak hatta aynı zamanda tadı da damağınızda kalacak bir kahvaltı için Paşalimanı Kafe doğru adres olabilir.

Hafta sonları 09.00-13.30 saatleri arasında, 48 TL ücretle sunulan zengin içerikli açık büfe kahvaltı seçeneğiyse tavsiyemizdir.

2- Sütiş Abdullah Ağa Yalısı

Çengelköy’de bulunan Sütiş Abdullah Ağa Yalısı, manzarası için tercih edebileceğiniz mekanlardan bir diğeri. Son derece şık iç ve dış tasarımıyla sadece etrafı izleyerek bile mutlu vakit geçirebileceğiniz bir mekan.

Kahvaltıda sunulan malzemeler kalite bakımından oldukça başarılı. Çalışanların kibarlığı ve ilgileriyse herkesin takdir ettiği bir nokta.

Her ne kadar manzarası için tavsiye ettiğimiz bir mekan olsa da, özellikle hafta sonları kalabalık sebebiyle deniz gören yerlerde oturma şansınız düşük olabilir. Gitmeden önce bu ayrıntıyı dikkate almanızı tavsiye ederiz.

3- Katibim Kafe Restoran

https://www.instagram.com/p/B824TJJqtAc/

Üsküdar’ın merkezinde yer alan Katibim Kafe Restoran, sahil manzarası ve zengin menüsüyle gerek iki kişi gerekse kalabalık arkadaş grubunuzla kahvaltıya gidebileceğiniz bir mekan. Ayrıca ailece kahvaltıya gitmek istiyorsanız gönül rahatlığıyla tercih edebileceğiniz bir yer.

Açık büfe kahvaltısı çok çeşitli olmasa da yiyeceklerin lezzeti, manzaranın güzelliği ve çalışanların ilgisi iyi bir kahvaltı için gerekli şartları sağlıyor.

Mekanın en önemli özelliğiyse konumu ve ulaşım kolaylığı.

4- Çengelköy Tarihi Aile Çay Bahçesi

https://www.instagram.com/p/B5Mry84JIbV/

Çengelköy’de, Boğaz’ın tam kıvrıldığı noktada bulunan Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi, otantik bir kahvaltı hazzı yaşayabileceğiniz butik bir mekan.

Etkileyici manzarası karşısında ister kendi getirdiğiniz simidi, poğaçayı çay kahve eşliğinde yiyebilir, isterseniz de kahvaltılıkların tadına bakabilirsiniz.

Tarihi Çınaraltı Aile Çay bahçesi, bir kere gittikten sonra bir kere daha mutlaka gideceğiniz, müdavimi olacağınız bir yer. Fakat İstanbul’daki birçok yerde olduğu gibi kalabalıktan bunalma ve yer bulamama ihtimali burası için de söz konusu. Tarihi Çınaraltı Aile Çay Bahçesi, güzel bir manzara eşliğinde çayınızı yudumlayabileceğiniz güzel bir yer ama kafa dinlemek isteyenler aradığını bulamayabilir.

5- Kadim Kahve

https://www.instagram.com/p/B3cjNF_lQuU/

Üsküdar’ın tam merkezinde yer alan Kadim Kahve, huzurlu bir ortamda güzel bir kahvaltı için tavsiye edeceğimiz mekanlardan bir başkası.

İç tasarımı ve üst kat manzarasıyla etkileyici bir mekan olan Kadim Kahve, huzur dolu müzikler ve leziz şerbetler eşliğinde kahvaltı için ideal.

Damak zevkinize göre sucuklu ya da kaşarlı omleti de özellikle tavsiyemiz.

6- Filizler Köftecisi

https://www.instagram.com/p/BuWMwnlHAic/

Dünya’nın en güzel manzaralarından biri şüphesiz ki, Salacak’taki Kız Kulesi manzarasıdır.

Bu muhteşem manzara karşısında güzel bir kahvaltı yapmak için tercih edebileceğiniz yerlerden bir diğeriyse Filizler Köftecisi.

Manzara ve kalite açısından başarılı olan mekanda fiyatlara göre porsiyonların biraz küçük olduğuyla ilgili eleştirilerin varlığını da not düşelim.

7- Dilruba Restoran

https://www.instagram.com/p/B89HTOtJysN/

Üsküdar Kuzguncuk’ta bulunan Fethi Paşa Korusu’nun üst tarafında yer alan Dilruba Restoran & Kafe, hafta içi de açık büfe kahvaltı hizmeti sunan nadir mekanlardan biri.

Tepeden boğazı gören manzarası, menüdeki fiyat-performans dengesiyle güzel bir kahvaltı için tercih edebileceğiniz Dilruba Restoran’ın Pazartesi günleri kapalı olduğunu unutmayın.

Kahvaltısıyla öne çıkan mekanlar

1- Çimen Pasta Kafe Restoran

https://www.instagram.com/p/BJcZFy6hULX/

Lezzetli ürünleriyle her Üsküdarlı için ayrı bir yeri olan Çimen’in kahvaltısı da en az diğer ürünleri kadar başarılı.

Üsküdar’ın en keyifli yeme-içme mekanlarından biri olan Çimen’in terasında ailenizle ya da arkadaşlarınızla güzel bir kahvaltı deneyimi yaşayabilirsiniz.

2- İncirhane

Üsküdar’da doğal ürünleriyle lezzetine doyum olmayacak bir kahvaltı için doğru adres İncirhane.

Hakimiyet-i Milliye Caddesi üzerinde bulunan İncirhane’de tüm ürünler doğal, bütün kahvaltılıklar lezzetli.

Aradığınız şey lezzet ve samimiyet ise İncirhane doğru adres olabilir.

3- Kuzguncuk Bostan Kafe

https://www.instagram.com/p/BzSddFgAWQs/

Kuzguncuk’ta bulunan Bostan Kafe, kaliteli ürün tercihleri ve güler yüzlü hizmetiyle listemizde yer alıyor.

Mekanın lokasyonu da buraya kahvaltıya gelmek için bir başka artı sebep.

Mekanın dış kısmındaki bostan manzarasını seyr ederek kahvaltı yapabilmek için erkenden gitmenizi ya da rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederiz.

4- Fıstıkağacı Cafe

https://www.instagram.com/p/B9M8TIClFl7/?utm_source=ig_web_copy_link

Fıstıkağacı’nda bulunan ve ismini buradan alan pastanenin kahvaltı menüsü oldukça zengin.

Serpme kahvaltıdaki çeşitlilik sayesinde öne çıkan bir mekan. Ayrıca ürünlerin son derece lezzetli olması güne güzel başlamanızı sağlıyor.

Fıstıkağacı Pastanesi’nin bir diğer güzel yanıysa muadillerine göre kahvaltısının çok daha uygun fiyatta olması.

Doğancılar: İstanbul’un kanatlarının altındaki park!

Doğancılar Parkı: İsmiyle müsemma semtin parkı, Üsküdar’ın geçmişi kadar renkli. Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Galata’dan uçup indiği, Kutsal Topraklar’a çıkan alayın ikinci durağı, Millî Mücadele’de en az Sultanahmet mitingi kadar sesi çıkan devrimci yüzü ve her daim kuşların ve çocukların evi…

“17. yüzyılda yaşayan Ahmed Çelebi’yle ilgili bilgiler sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sine dayanmaktadır.” Sevgili okuyucu, birazdan anlatacağım hikâyeyi doğru kabul edip etmemek size kalmış. Çünkü yalnızca seyyahımızın kalemiyle açtığı pencere var önümüzde. Ben tercihimi pek tabi Evliyâ’dan yana kullanıyorum, çünkü Tanpınar’ın cümlelerine tutunuyorum: “Seyahatlerine doğruluğundan şüphe ettirecek derecede latif ve mizahî bir rüya ile başlayan Evliyâ Çelebi’nin rüyalarına ne kadar inanabiliriz? Bunu pek bilemem. Zaten ben Evliyâ Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum. Ve bu yüzden de daima kârlı çıkarım.”

‘Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz’

‘Bin fenli’ demek olan ‘hezarfen’, muhtelif fen ve sanatlardan anlayanlar için kullanılan çok şık bir sıfat ki bu gelenek İmparatorluğun son, Cumhuriyet’in ilk dönemlerini idrak etmiş aydınların hemen hepsinde vardır. İşte, Hezarfen unvanıyla anılan Ahmed Çelebi, uçmayla alakalı araştırma uygulamalarını Okmeydanı’nda deneyimler, ilkin. Rüzgârın şiddetli olduğu sıralarda ‘kartal kanatları’ olarak anılan aletle defalarca uçar ve böylece rüzgâra karşı uçuşun kaldırma kuvveti temin edeceği kanaatine varır. Daha sonra da Galata Kulesi’nden havalanarak, lodosa karşı gökyüzünde yüzer ve Üsküdar’da Doğancılar meydanına (orman değiliz artık millî parkız) iner. Bu olayı Sarayburnu’nda Sinan Paşa Köşkü’nden (III. Murad devrinde Sadrazam Sinan Paşa’nı yaptırdığı yer) seyreden padişah-ı zaman IV. Murad, Ahmed Çelebi’ye bir kese altın ihsan eder. Devletin başarıları ödüllendirdiği düşüncesine sahipseniz, lütfen bu hissinizi sessizce bir kenara koyun ve Devrim Arabaları filmindeki o repliği hatırlayalım hep beraber: “Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz.” Bu tavrın eski bir örf olduğunu bize IV. Murad, “Bu âdem pek havf (endişe) edilecek bir âdemdir, her ne murad edinse elinden gelir, böyle kimselerin bekası câiz değil.” der ve Evliyâ’nın söylediğine göre çağdaşı Ahmed’i, Cezayir’e sürgüne gönderir.

Dediğimiz üzere böylesi bir geçmiş hayali kurgu olabilir ki bugünün bilim insanları Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Galata Kulesi’nden Doğancılar’a kadar 3200 metrelik mesafeyi uçup; kol ve kas gücüyle kuşları takliden kanat çırpmasının mümkün olamayacağını serdediyorlar. Günümüz aerodinamiği şunları kaydediyor: Bu uçuş; ancak hava akımlarından faydalanarak yükselip ilerleyebilen, bugün daha ziyade tatil yörelerinde amatör bir spor olarak yapılan ve yekpare kanatlarla havada kalıp süzülme esasına dayanan bir çeşit basit planörle mümkün olabilir. Hikâyesi Evliyâ Çelebi, inanıp inanması sizden…

‘Padişahlar Üsküdar’a göçtüklerinde…’ 

Şimdi, metinde işimize gelen yeri cımbızla çıkaralım ve anlatmaya devam edelim: Hezarfen’in indiği rivayet edilen yer bugünün Doğancılar Parkı. Park dediğime bakmayın padişahlara mahsus bir sarayın çevrelediği yer aslında burası. Sefere ordunun başında çıkmayan hükümdarların, askerleri şehir dışından uğurlaması eski bir devlet uygulaması. Misal: Ordu Avrupa’ya hareket ediyorsa Davutpaşa’dan, Acem’e yürüyorsa Doğancılar’daki bu saraydan yollanırdı. Doğancılar, adını; Doğancıbaşı Hasan Paşa’dan alıyor. Çakırcıbaşı da denilen Hasan Paşa, 16. yüzyılda Mimar Sinan’a bir cami yaptırır. (Caminin kuzeyindeki park, Kadıköy dolmuşlarının kalktığı durağın arkası) Abdülmecid devrinde yenilenen ve kuş evleri konan bu cami, semte yapılan ilk eser olarak kayıtlı. Padişahların yaz aylarında Üsküdar Sarayı’na geldiklerinde Doğancılar Sarayı’nın da Paşakapısı olarak kullanıldığı sanılıyor. Bugün binalar manzarayı kesiyor; ama Doğancılar Sarayı’nda Üsküdar’ın büyük bir bölümü, Topkapı Sarayı, Galata ve Tophane sırtları rahatlıkla görülüyormuş. Yine Evliyâmıza müracaat edelim: “Padişahlar Üsküdar’a göçtüklerinde cümle Doğancılar buraya göçerler.” Göç kelimesine dikkat kesilin: Kuş familyasının sıklıkla yaptığı bu eylem, semtin tarihine ışık tutuyor. Burası doğan ve benzeri kuşları yetiştirilip, terbiye edildikleri hanlardan birine ev sahipliği yapıyor. Bu arada saray, devlet modernize oldukça işlevini yitirmiş ve yerine Abdülmecid devrinde Üsküdar Mutasarrıflığı (sancağı) binası yapılmış.

Bir park, çok geçmiş…

Meydan, park olarak düzenleninceye değin Üsküdar’ın en büyük pazar yeridir. Semtin meşhur cuma pazarının sesleri 1919 yılına kadar yükselmiş. Kutsal Topraklar’a götürülen hediyelere refakat eden topluluğa Surre Alayı deniyor. Bu güzergahın ikinci durağı yine Doğancılar Parkı’dır. Yeri gelmişken; İzmir’in işgalini telin için tertip edilen ve Halide Edip’in ateşli konuşmasıyla hafızalarda yer etmiş Sultanahmet mitingini hatırlarsınız. Bu toplantının bir benzeri de Doğancılar’da yapılmıştır, not düşelim. Sözün özü asırlık ağaçları, çocukları, oyunları, güvercinleri, kargaları, çeşmeleri, heykelleri, Zübeyde Hanım büstüyle bu Üsküdar köşeciğine yolunuzu düşürün. İhsan Oktay Anar romanına göz kırpan Hezarfen bahislerini kendinize anlatın ve İstanbul Kanatlarımın Altında filminin soundtrack’ini dinleyin… 

Üsküdar’ın kilise haritası

Üsküdar’daki Bizans sonrası Osmanlı kiliseleri Kuzguncuk, Selamsız-Bağlarbaşı, Çengelköy ve Kandilli semtlerinde yoğunlaşır. Bu semtler aynı zamanda Üsküdar’ın Hıristiyan ahalisinin de ikamet ettiği semtlerdir. Kiliselerin en yoğun olduğu semt Kuzguncuk’tur.

İstanbul, üç semavî dinin ibadetlerini özgürce yaptığı şehir olarak tarihe geçer. Reel politik sonucu başlıca kiliseler camiye çevirilir; ancak 18. yüzyıldan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslim cemaate yeni kilise yapımına izin verilmiştir. Örneğin; 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Rusya’ya Beyoğlu’nda bir kilise yapma ruhsatı çıkar. 1856 Islahat Fermanı’nda kiliselerin tamirine engel olunmayacağı, ancak yeni kilise inşası için Bâbıâli’den izin istenmesi gerektiği belirtilir. 1885’te İstanbul’da yüzü aşkın kilisenin varlığı bu hususta bir engel çıkarılmadığını ortaya koyar. Özellikle Tanzimat’tan sonra yayımlanan Rum, Ermeni patrikliği ve Protestan cemaati nizamnâmeleriyle kilisenin hukukî statüsü etraflıca tespit edilir ki söz konusu uygulamalar ‘eşit yurttaşlık’ın ilk adımlarıdır. Belki teknik olacak; ama yine kiliselerin tezyini ve ayinlerin icrası için gereken eşyaya gümrük muafiyeti tanınır. Osmanlı modernleşmesinin anayurdu Rumeli’nde, 1912 tarihinde ilk defa devlet; kilise yapacak kurumlara para yardımında bulunmayı taahhüt eder.

Üsküdara gelecek olursak Marmaray kazılarından ortaya çıkan bulgular doğrultusunda Üsküdar’daki kilise tarihinin MS. 5. yüzyıla kadar gittiği ortaya çıkıyor. IV. Haçlı Seferi’nde gemilerin Üsküdar limanına demirlemiş olmaları ve bu alanda da bir kilisenin olması birkaç detay sadece. Üsküdar, Osmanoğulları’nın eline geçtiğindeki haritaya baktığımızda Osmanlı kiliseleri Kuzguncuk, Bağlarbaşı, Çengelköy ve Kandilli hattında yoğunluk arz ediyor. Listenin başında pek tabi Kuzguncuk yer alıyor ki burası Üsküdar’ın özgün sesi, İstanbul’un minyatürüdür. Semtin ilk kalabalık gayrimüslim cemaati olan Musevileri de anmadan geçmeyelim.

Kuzguncuk Hagios Panteleimon Rum Ortodoks Kilisesi 

Kuzguncuk’ta İcadiye Caddesi üzerinde bulunan Ayios Panteleimon Rum Ortodoks Kilisesi’ne gidelim ilkin. 30. Osmanlı padişahı II. Mahmud devrinde, 1831 yılında ibadete açılır. Kilise, Sulan Aziz devrine tarihlenen 1872’de yangın geçirir. Mimar Nikola Ziko’nun tasarımıyla 1890’da yılında inşasına başlanır iki yıl sonra da tekrar ibadete açılır. Sanat tarihinde bir Bizans mimarî düzeni olarak geçen ‘kapalı Yunan Haçı planı’ndaki kilisenin orta mekanını örten kubbe, dört sütuna dayanır. Mermerden avlu giriş kapısı üzerinde 1911 yılında Sultan Reşad devrinde yaşamış Kuzguncuklu Andon Hüdaverdioğlu tarafından yaptırılan çan kulesi vardır. Kilisenin yanında hemen yol üzerinde kare planlı, Rumların kutsal suyu addedilen küçük bir ayazması mevcuttur.

Kuzguncuk Hagios Georgios Rum Ortodoks Kilisesi 

Bir başka Rum Ortodoks kilisesi, yine Kuzguncuk sınırlarında yer alıyor. Yunanca yazıtın bize söylediği mabedin 1821’de baştan ayağa yenilendiği. Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Yeniköy, Bakırköy, Ortaköy, Yeldeğirmeni Edirnekapı, Samatya ve Büyükdere’de Hagios Georgios adına ithaf edilmiş on üç kilise bulunuyor. Peki kim bu Rum evliyası? Hıristiyanlara karşı yapılan son büyük kitlesel zulümde 51. Roma İmparatoru Diocletianus’un ismi vardır. İşte, Roma ordusunda rütbeli bir asker olan Georgios, imparatorun emirlerine karşı çıkan adamdır. Hıristiyanları koruduğu için çeşitli işkenceler sonunda ‘şehit’ edilir. Bu ölüm sonrası, efsanesi halk arasında dilden dile yayılmaya başlar. Öyle ki Hıristiyanlık muhayyilesinde tarihsel hakikatin dışına çıkarak; bir süper kahramana bürünür. Orta çağ Avrupası’nda elinde mızrakla ejderhayı öldürmesi (Abdal Murad?) epey resmedilen bir tasvir ve inanç olur. 

Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi

İlk ahşap kilisenin üzerine Mimar Boğos Ağa Şalcıyan tarafından, Sultan Abdülaziz devrinde, 1861’de yeniden inşa edilir. Kuzguncuk İskelesi’nin karşısında bulunan yapı, Beşiktaş’taki Surp Asdvadzadzin kilisesi ile benzer kubbe sahip. Mihrabın arka tarafında çift katlı ve kubbeli bir çan kulesi vardır. Mihrabın ön kısmında yer alan ceviz ağacından yapılma tırabzanların üstünde bulunan çiçek ve yaprak bezemeleri göz çarpar. Bunlar Dolmabahçe Sarayı’nın kereste tedarikçisi Kalust Ağa Kemhacyan elinden çıkmadır. Avlusunda 1910 tarihli bir çeşmesi olan kilisenin iç kısmına 1967’de bezemeler ilave edilir. Mabet, 2005’teki restorenin ardından Patrik II. Mesrob eliyle kutsanarak yeniden ibadete açılır. 

Bağlarbaşı Surp Karabet Ermeni Kilisesi

Kilise, Bağlarbaşı’ndaki Allâme Caddesi yakınında, Vasiyet Sokağı’yla Muradiye Mektebi Sokağı üzerinde yer alıyor. Mabet, ilk defa ahşap olarak, IV. Murad devrinde 1626’da İstanbul patriği olan Vanlı Vardapet Zakarya tarafından, 1617 tarihinde yaptırılır. Yanlış okumadınız Vanlı… Üsküdar’a Ermeniler, Kanunî devrinde, Mihrimah Sultan Camii inşaatında çalışmak üzere gelirler ve buraya ilk yerleşmeler başlar. Aileleriyle birlikte Van’dan ve Muş’tan gelen bu Ermeniler, bugünkü Yenimahalle’ye yerleştirilir. Zaten bir müddet sonra gelenlerle beraber yeni bir mahalle oluşturulur. Bu inşaata ait gümüş bir haçın üzerinde aynı tarihli bir kitabe hak edilmiş bulunmaktadır Zakeos dahi denilen Zakarya, 1640 senesinde yüksek bir yerden düşerek vefat etmiştir. Kabri, Bağlarbaşı Ermeni Mezarlığı’ndadır. Kendisi, 1626-1629 ve 1636-1639 senelerinde olmak üzere iki defa patrik olmuştur, not düşelim. Şimdiki kilise, Apik ve Matus kardeşler tarafından, ailelerinden Garabet ve Takhi’nin ruhları için, Sultan II. Abdülhamid’den alınan izinle yaptırılır ve 12 Haziran 1888 tarihinde ibadete açılır. Cümle kapısının üstünde, Hz. İsa’nın hayatını sembolleştiren taşa oyulmuş bir arma mevcut ki kilisenin en özel yerlerinden biri olabilir. Bu mabet, özellikle 18. yüzyılda önemli bir Ermeni kültür merkezi hâline gelir.  Mesela Patrik Golod Hovannes zamanında, 1720’de İstanbul’daki ilk Ermeni mektebi bu kilisenin yanında açılır.

Bağlarbaşı Prophetes Elias Rum Ortodos Kilisesi

Bağlarbaşı’nda durmaya devam edelim. Murat Reis Mahallesi, Hacı Murat Sokak’taki bu yapının tarihi epey bir eski, 10. yüzyılın ortalarında kurulduğu tahmin ediliyor. Bahçesinin genişliğiyle şehirdeki en büyük Rum kiliselerinden biri aynı zamanda. Mabedin hacimli onarımı II. Mahmud’un izni doğrultusunda gerçekleşir, belirtelim. Meryem, İsa, Çocuk İsa’ya ait ikonaların yanı sıra İlyas Peygamber’le karışılacaksınız ki ismi buradan mütevellit. İstanbul’da İlyas Peygamber’e ithaf edilen üç kilise daha mevcut: Büyükada, Heybeliada, Arnavutköy. 

Surp Haç Ermeni Kilisesi 

Selamsız Mahallesi’nde bulunan kilise, 1727’de I. Abdülhamid zamanında Patrik Hovhannes IX. Golod’un emriyle inşa edilir. Daha sonra 1779, 1781, 1782, 1785, 1790, 1808 yıllarında bina değişik onarımlar geçirir. Kilisenin girişinde sizi yüksek bir bir çan kulesi inşa edilir. Yapının en ilginç yerlerinden biri de 1831’de avlusuna inşa edilen sarnıçlar ki yeraltı İstanbul’una göz kırpan yerler buralar. Kilisenin toplantı odası, salonu ve bitişik binaları 1950’lerde Kalust Gülbengyan tarafından yeniden inşa edilir. Son onarım ise 1998 yılında gerçekleştirilir.

Not: Yapının kuzey tarafındaki bahçede Ermeni cemaatince kutsal kabul edilen kilisenin ilk kurucusu Peder Apraham’ın kabri bulunuyor.

Çengelköy Hagias Georgios (Aya Yorgi) Rum Ortodoks Kilisesi

Çengelköy iskelesinin 100 m kadar kuzeydoğusunda yer alıyor, meşhur çınar ağaçların arkasında. Yapının Bizans dönemine kadar gittiği ileri sürülüyor. II. Mahmud devrinde yenilenen mabedi diğer Üsküdar kiliselerinden ayıran özelliği ise yarım kemerli pencerelere sahip olması. Dinî eseri süsleyen Meryem, Çocuk İsa, Hagios Georgios ve Prophetes Elias gibi ikonaları fotoğraflayabilirsiniz. Popüler bir literatüre sahip olan Evanjelik ayrıntısıyla faslı nihayete erdirelim. Evanjelizm kabaca Hıristiyanların kutsal anlatısı Kitab-ı Mukaddes’e dönmek demek. Amerika’daki dinî inanışı inşa eden ve muhafazakarlıklarıyla tanınan Protestanların devamıdırlar. Kiliselerde koronun yan tarafında, İncil’in okunduğu ve vaazların verildiği yüksekçe yere ‘ambon’ denir. İşte, buranın orta nefe (koridora) bakan kısmında Evanjelistlerin tasvirleriyle göz göze geleceksiniz, sakın şaşırmayın. 

Surp Yergodasan Arakelots Ermeni Kilisesi

Türklerin Boğaziçi’ne yerleşimleri 17. yüzyıla, Ermenilerin 18. asra tesadüf eder. Bir Boğaziçi köyü Kandilli’yi mesken tutan Ermeni cemaati, önceleri kalıcı bir bina olmadığından çadır altında ibadet ederler. Yaygın bilgi yahut kanaat cemaatin II. Mahmud zamanında, yani 1841’de ibadethaneye sahip oldukları yönünde. Bugünkü kilise Boğos Amira Aşnanyan tarafından 1846’da inşa edilir, Patrik Madteos II. Çuhacıyan zamanında ibadete açılır. Vaftizhane duvarları renkli porselenlerle bezeli kilisenin nevi şahsına münhasır ahşap çan kulesi kadrajlanmalı. Belli aralıklarla onarımdan geçen mabedin son restoresi 2012’de gerçekleştirilir. Patrik Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan tarafından kutsanarak bir kez daha ibadete açılmış olur.

Kandilli Khristos Metamorphosis Rum Ortodoks 

Şehr-i Üsküdar hudutları içindeki son Hıristiyan mabedindeyiz. Bahçe Sokağı’ndaki kilise, 1810’da geçirdiği yangından dolayı yeniden inşa edilir. İsmindeki metamorfoz pek tabi İsa’nın Dönüşümü mütevellit. Kemerler üzerinde İsa Peygamber’in ilk yodaşları da sayılan Havarilerin tasvirleri bulunuyor. Resimlerin merkezinde İsa yer alıyor; fakat başka ikonalar da söz konusu. Apsisin (camilerdeki mihrap bölümünü düşünün) yarım kubbesindeki yıldız motiflerini gördüğünüzde aklınıza Kant düşebilir. Ve sizde insanlardaki iyiliği ve b gökyüzü fenerlerine şaşırabilirsiniz.

Meraklısına not: Hıristiyanlık Katolik, Ortodoks ve Protestanlık olmak üzere üç ana mezhebe ayrılır, hâliyle bu tefrik, kiliselere de yansır. Baba-Oğul-Kutsal Ruh’un çatısı altında, her birinde kendi mezheplerini kutsayan detaylar mevcut. Hikâyenin kökenini öğrenmek isteyenler İznik’te toplanan konsil bildirilerini göz atabilir. 2006’da Dan Brown’ın aynı adlı kitabından uyarlanarak; gösterime giren Da Vinci Şifresi’nde bir masanın etrafında tartışılan İznik Amentü’sü de spoiler verebilir.  

Üsküdar’da bir meydan çeşmesi

Üsküdarda bir buluşma noktası olan meydan çeşmesi, Üsküdar’ın tarihi ile buluşma duraklarından biridir aynı zamanda. Meydan çeşmesi, kültür tarihimize dair bir yolculuğa çıkarır bizi…

Lale Devri ile birlikte gelişen bir mimarı yapı: Meydan çeşmeleri

Osmanlı Devleti’nde, Lale Devri’ne kadar meydan kavramının olgunlaşmamış olmasından dolayı çeşmeler, daha az gösterişli ve az süslemeye sahip mimari öğeler olarak karşımıza çıkar. Meydan kavramının yavaş yavaş önem kazanmasıyla birlikte çeşmeler,  abidevi boyutlara ulaşmaya ve daha süslü ve daha gösterişli olmaya başlamışlardır. Çeşmeler, bir mimari yapıdan çok, gelip geçenlerin günlük temizlik ihtiyaçlarını karşıladığı, bir yudum su, bir nefes aralığında dinlendiği ve halkın su ihtiyacını rahatlıkla karşılayabildiği merkezlerdir.

Dört büyük cephesi ile meydanın her noktasından görülebilen bu mimari unsur, kültür tarihimiz ve sanat tarihi açısından da önemli bir yere sahiptir. Bu mimari yapıların en güzel örneklerini özellikle Lale devri ile birlikte İstanbul’da görmekteyiz. 

 III. Ahmet’in on iki yıllık saltanat (1718-1730) döneminde İstanbul’da birçok mimari yapı batı mimarisinin özellikleri ile inşa edilmiştir. 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması sonucu iç işlerinde oldukça kötü durumda olan Osmanlı Devleti, 1718 yılında yaşanan İstanbul yangınıyla birçok güzel yapısını kaybetmiştir. Ve tam da böyle bir durumda III. Ahmet şehirde imar çalışmaları başlatmıştır.

Osmanlı devleti, XVIII. yüzyılda kültürel olarak bir yükselme dönemi yaşamıştır. Bilim ve sanatta yapılan değişimler Avrupa’ya açılmayı gerekli hale getirmiş ve bunun sonucunda Avrupa’ya ilk elçiler gönderilmiştir. Bu elçilerin Avrupa’da yaptığı çalışmalar ve ülkeye döndüklerinde yanlarında getirdiği çizimler ve krokiler sayesinde bugün İstanbul’da batılı tarzda yapılar görmekteyiz. Bu yapılarda Lale Devri ile mimariye giren yeni üsluplar, özellikle barok ve rokoko, yapıların dış süslemelerinde tavan ve duvar yüzeylerinde kullanılmıştır. 

Osmanlı Dönemi’nde yerleşim yerlerine ve menzillere inşa edilen ve hepsi de hayrat olan çeşmeleri; şadırvan çeşmeler, sütun çeşmeler, meydan çeşmeleri, iskele çeşmeleri ve duvar çeşmeleri şeklinde ayırabiliriz. Meydan çeşmeleri, belki de bu gruptaki çeşmelerin en önemlisidir. Meydan kavramıyla birlikte, meydanın tam ortasına inşa edilen, abidevi ve oldukça süslemeli olan bu çeşmeleri Lale Devri ile Osmanlı mimarisinde kültür varlıklarımız arasındaki yerini almıştır. Bu çeşmelerde genellikle sivri bazen de yuvarlakça kemerli nişler, nişlerin orta yerinde ayna taşı ile ortasında suyun aktığı lülesi ve bazen de ayna taşının iki yanında veya üst tarafında ortada bir tane olmak üzere maşrapa koymak için gözlükler bulunur. 

Meydan çeşmesi kavramının öncüsü: III. Ahmet Çeşmesi

III. Ahmet Çeşmesi, diğer adıyla Emetullah Gülnuş Valide Sultan Sebili, Üsküdar’da bir külliyeden bağımsız inşa edilen meydan çeşmelerinin öncülerinden biridir. Bu meydan çeşmesi, III. Ahmet’in annesi adına 1141 yılında yaptırılmıştır. Eserin mimarı bilinmemektedir. Bu sebilin bir benzerini Topkapı Sarayı avlusunda görmekteyiz. Yapıların benzerlikleri büyük ihtimalle aynı dönemde inşa edilmelerine bağlanabilir. Sultan çeşmesinde toplam üç kitabe yer alır. Doğuda Rahmi, güneye bakan bölümde Şakir’in manzumeleri yer alır. Yapının deniz tarafında ise Şair Nedim tarafından yazılan bir kitabe bulunmaktadır. Bu kitabede,

“Hazret-i Sultan Ahmed Hân-ı gerdün-pâye kim 

‘Alemi eltâf u ihsânıyla ihyâ eyledi 

Fâtih-i İrân şeh-i devrân ki cûd u re’feti 

Üsküdar-ı âb-ı şîrîn ile ignâ eyledi 

Suyu başından edip icrâ o hakân-ı kerim 

Ehl-i devlet ol sudan çok çeşme peydâ eyledi 

Baş Kadın hazretleri dahi bu zibâ çeşmeyi Kendi mâlıyla yapıp bir hayr-ı vâlâ eyledi 

Bu mahalle âb-ı safiye kâtı muhtac idi

 Hakk’a şükr olsun bu mâ’atşânı irvâ eyledi 

Nûr-veş câri olup bu âb-ı sâf-u dil-pezir 

Teşnegânın dillerin eşvâka me’vâ eyledi 

Hak te’âlâ ol şehin ikbâlini efzûn ede 

Kim der-i lutfun cihân halkına Me’vâ eyledi 

Çeşmenin bânisinin dahi kıla ömrün füzûn 

Kim hulûs-ı kalb ile bu hayrı inşâ eyledi 

Söyledi ta’rih-i itmâmın onun kilk-i Nedim 

Baş Kadın bu çeşme-i vâlâyı icra eyledi 1141” yazılıdır. Bu kitabe ile yapının inşa edildiği tarih belgelenmiştir.

Çeşme, dört yüzlüdür ve beyaz mermerdendir. Beş basamak üzerinde yükselir ve her yüzünde sivri kemerli birer niş ile önünde birer su yalağı olan çeşmeler vardır. Üstü ahşap sivri çatıyla örtülmüştür. Çatının iç bölümünde kartuşlara ayrılmış geometrik motifler sıralanır. Üst bölümden başlayarak kullanılan süsleme özelliklerini bir sıra ile tanıtacak olursak; lotus, palmet dizileri, bitkisel motifler, kıvrık dallar, istiridye kabuğu motifi, ayna taşının iki yanında yer alan natüralist üsluplu çiçekler ve rozetler bulunmaktadır. Ayna taşı üç bölüme ayrılmıştır ve bu bölümlerde birbirine simetrik vazodan çıkan çiçek motifleri görülür. Ayrıca bu bölümde Rumi ve Palmet motifleri de vardır. Çeşitli restorasyonlar sonucu bu meydan çeşmesi orijinal çatısını yitirmiştir. 

Kentlerin metropolleşmeleriyle birlikte meydan çeşmeleri yüksek binalar arasında kalarak görünmez hale gelmişlerdir. Neyse ki Üsküdar Meydanı’nın korunmuş olması, III. Ahmet Çeşmesi’nin halen bir meydan çeşmesi olma özelliğini devam ettirmesinde önemli rol oynamıştır. 

Çeşmeler, kent içerisinde fonksiyonlarını yitirdikleri için bakımsızlıktan, ilgisizlikten, hava şartlarından tahribata uğramış, kitabeleri zarar görmüş veya çalınmıştır. Çeşme malzemesindeki bozulmalar elbette ki restorasyonlar sonucu düzeltebilecek boyuttadır. Bu mimari yapıları korumak sanat tarihçilerinin ve restoratörlerin görevidir. Koruma kararı alınan tarihi İstanbul çeşmeleri bakım onarım sırasında sanat tarihi raporlarının kurallara uygun hazırlanması ve mevcut yapının çok iyi incelenmesi gereklidir ve bu doğrultuda mimari yapının restorasyonu yapılmalıdır. Üsküdar Belediyesi son yıllarda yaptığı mimari restorasyon projeleri ile birçok tarihi yapıyı restore etmiş ve topluma geri kazandırmıştır. Umarız ki bu çalışmaların devamı gelecektir. Böylelikle Üsküdar tarihi, kentleşmenin içinde kaybolmayacak ve göz önünde olmaya devam edecektir.

Kaynakça

Bu kütüphanelerde hep çocuklar var!

Kütüphaneler, insanı zamandan âzâde kılan, dünyanın gailesinden soyutlayan en güzel ve güzide mekânlardır. Sadece kitap okumak, ders çalışmak, araştırma yapmak için gidilmez, insan kendine bir kütüphanede randevu verebilir, kitapların arasında öylece oturup uzun uzun hayal kurabilir. Peki en çok kimler hayal kurar? Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiriyle cevap verelim: “Çocuk ve Allah.” 

Üsküdar; Mihrimah Sultan, Çinili ve Selimiye kütüphaneleri ile İstanbul’da en çok çocuk kütüphanesine sahip ilçe. Bu kütüphanelere ev sahipliği yapan binaların ortak paydası ise hepsinin zamanında, birer külliye dahilinde sıbyan mektebi olarak inşa edilmeleri. İçlerinden yüzyıllardır çocuk sesi eksik olmayan bu yapıların bugün çocuk kütüphanesi olarak asli işlevlerinden uzağa düşmeyecek bir biçimde kullanılıyor olmaları heyecan verici. Kubbelerindeki çocuk sadâları kuruldukları günden bugüne söylenen neşeli bir şarkı gibi.

Üsküdar’ın bu güzide mekânlarını tek tek tanıtmadan evvel Türkiye’de çocuk kütüphaneciliğin geçmişine bakmakta fayda görüyorum. Ülkemizde çocuk kütüphanesi kurulması fikri erken Cumhuriyet devrinde doğar. İlk çocuk kütüphanesi 1925’te Türk Ocakları tarafından Akhisar’da kurulur. Yıllar içinde artan çocuk kütüphanesi sayısı 1990’lı yılların sonlarına gelindiğinde düşmeye başlar. 2000 yılından itibaren çocuk kütüphaneleri teknik olarak halk kütüphaneleri bünyesinde hizmet vermeye başlar.

Mihrimah Sultan Çocuk Kütüphanesi

Sultan Süleyman, Osmanlı İmparatorluğu’nun altın çağında tahtta oturan “muhteşem” hükümdardır. Mihrimah Sultan, Avrupalıların Grand Turc yani Büyük Türk olarak andığı onuncu Osmanlı sultanı I. Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olma kızıdır. Üsküdar’a denizden gelenleri Mihrimah Sultan’ın kendi adına yaptırdığı gösterişli bir sahil külliyesi karşılar. Mimar Sinan’ın eseri olan külliyenin ana yapısı camidir. Caminin şadırvanlı avlusunu geçip, arka kapısından çıkınca karşınıza külliyenin sıbyan mektebi çıkar. Eğimli arazideki sıradışı mimarisiyle sıbyan mektebinin hâlâ ayakta olması, yapıyı süsleyen kuş evlerinin hâlâ işlevsel olması heyecan verici. Külliyede çocuk ve kuş cıvıltıları yüzyıllardır kesintisiz birbirine karışıyor. 1548’de tamamlanan yapılar topluluğunun büyük kısmı şükür ki günümüze ulaşmış durumda. Bir zamanların Üsküdar’ında öğrencilerin ders gördüğü sıbyan mektebi ya da yeni adıyla Mihrimah Sultan Çocuk Kütüphanesi, 1968’den beri geçmişle bugünü benzer bir işlevle birbirine bağlıyor. Sıbyan mektebi kubbeli bir açık eyvan ve kubbeli bir dershaneden oluşuyor. 2014 verilerine göre kütüphanede 8555 kitap bulunuyor, aradan geçen zamanda bu sayının 10 bine yaklaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. 0-14 yaş arası çocuklara hitap eden eser çeşitliliğinin yanı sıra kütüphanede süreli yayınlara yer verilmesi bir diğer güzellik. Kütüphanenin kapıları her gün 09.00-18.00 arası açık. 

Çinili Çocuk Kütüphanesi

Üsküdar’a değen bir başka kadın eli de Sultan I. Ahmed’in eşi Kösem Sultan’ındır. IV. Murad ve Sultan İbrahim’in anneleri olan Kösem Sultan, 17. yüzyılda Üsküdar’ın Murat Reis semtinde öyle güzel bir külliye yaptırır ki yapının çinileri dillere destan olur ve sultanın adını geride bırakır, Valide Sultan’ın külliyesi Çinili Külliye diye adlanır. Kaynaklarda ‘valide-i muazzama’ diye anılan Kösem Sultan, imparatorluğu zor zamanlarında ayakta tutmuş bir iron lady, kadınlar saltanatının en yaman sultanlarından biridir. Külliyenin yakın zamanda restorasyonu tamamlanan camisi, bilhassa yabancı turistlerin ilgisine mazhar oluyor. 1640’ta tamamlanan külliyenin bir okul işlevi taşıyan bölümü 1966’dan bugüne çocuk kütüphanesi olarak hizmet veriyor. 2016 verilerine göre kütüphanede 11 bin çocuk kitabının yanısıra 16 adet süreli yayın bulunuyor. Çocuk sesleriyle dolu kubbesi ve iki katıyla farklı bir ambiyansı var. Üst kat, okuma ve araştırma salonu, alt katsa bilgisayar erişim merkezi olarak kullanılıyor. Kütüphane, cumartesi ve pazar günleri hariç, her gün 08.30-17.00 arası hizmet veriyor.

Selimiye Çocuk Kütüphanesi 

Selimiye, imparatorluğun modern yüzü ki bu hâl bugün de kısmen devam ediyor. 26. Osmanlı sultanı III. Selim için inşa edilen ve onun adıyla anılan külliyede iki kütüphane var: İbrahim Hakkı Konyalı Kütüphanesi ve Selimiye Çocuk Kütüphanesi. 1805’te sıbyan mektebi olarak tasarlanan yapı, 1969 yılında Vakıflar İdaresi’nce çocuk kütüphanesi olarak düzenlenmiş. 2012 yılı bu kütüphane için önemli bir tarih olur çünkü “Çocuk Kütüphanelerini İyileştirme Projesi” kapsamına alınır. Buna uygun olarak; iki kattan müteşekkil binanın giriş katı okul öncesi yaş grubu için düzenlenir, üst kat ise çocuk ve genç bölümleri yapılır. 13 bin kitap ve 12 adet süreli yayına sahiptir. Çeşitli çocuk etkinliklerinin yapıldığı kütüphane, resmî tatil günleri hariç her gün 09.00-19.30 arası sizleri bekliyor. Teşekkür: Kütüphanenin girişindeki gövdesi de dalları gibi kuru, ufacık tefecik bir garip ağaççığı kuşlar konsun diye süsleyen sevgili Buse ve annesi Özlem Hanım’a şükranlarımızı sunuyoruz.  

İmparatorluğun ilk modern mahallesi: Selimiye

‘Selimiye’ denince akla Koca Sinan’ın Edirne’ye kondurduğu ustalık eseri gelse de Üsküdar’ın da bir Selimiye’si var. Muhit, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilikçi yüzü olarak anılıyor. Çünkü burası aynı zamanda İstanbul’un modern manada düzenlenmiş ilk mahallesine ev sahipliği yapıyor. Dilerseniz ‘eski dar’ın yeni mahallesinin geçmişine doğru yol alalım ve şehri içerden tanıyalım.

Üsküdar, daha henüz İstanbul alınmazdan evvel 1352’de ikinci padişah Orhan Gazi tarafından zapt edilir. Hâliyle, 101 sene önceden Osmanlı ülkesi hudutlarında yer alan Üsküdar, devlet için her zaman özel bir belde olarak geçer kayıtlara. Dolayısıyla onun bu özerk tavrı, 1926’ya kadar devam edecek, ancak bu tarihten sonra İstanbul’a bağlanacaktır. Böylesi hukukî ve lirik statüyeSait Faik, bir hikâyesinde şöyle vurgu yapar: “Üsküdar, İstanbul’a Diyarbakır kadar uzaktır.” 

Nizâm-ı Cedîd’i simgeleyen şehir!

İşte Selimiye, kendi göğü altında hayatını sürdüren Üsküdar’ın bir de 19. yüzyıla tarihlenen güzel ve güzide semti. 26. Osmanlı padişahı üçüncü ve hanedanın son Selim’i, Üsküdar’daki Kavak Sarayı arazisinde kendi ismiyle anılacak bir külliye yaptırır. Tamamı III. Selim’in şahsî servetiyle inşa edilen bu kompleksin içinde neler yoktur ki… Bir estetik harikası Selimiye Camii, yanında mektep, Nakşibendî zaviyesiyle içinde mescit (Bugün Çiçekçi Cami diye bilinen yer), hastane,hamam, doksan yedi dükkân, on mesken, meşruta (lojman), dört çeşme, kerestehane,mumhane, boyacılar, sandalcılar, ipekli dokuma hanı ve francala fırını. Ayrıca Harem İskelesi ticarî iskeleye dönüştürülerek kayıkçı ve hamal odaları yapılır. Bu saydıklarımızdan cami, hamam,muvakkithane,sıbyan mektebi ve bir çeşme dışında diğerleri önce insanın sonra zamanın yontmasıyla kaybolmuşlar maalesef. 

Külliye; mimarlık ve şehircilik tarihi açısından da önemli; çünkü yazının başında da dikkat çektiğimiz gibi birbirini dik kesen sokaklarıyla kentsel ölçekte tasarlanmış bir yerleşim alanıOsmanlı’da ilk kez düzenlenir. Anlaşılacağı üzere III. Selim için yeni imparatorluk Üsküdar, onun da merkezi Selimiye’dir. Burası Nizâm-ı Cedîd’i simgeleyen şehirdir aslında. Zaten padişahın Topkapı Sarayı’ndan çok Üsküdar’da vakit geçirdiği kayıtlıdır. İstanbul’u büyük dedesi gibi yeniden fethetmek istiyordur çünkü, bir nevi reconquista.

Kuşlar, askerler, hayaller…

Selimiye Cami, bugün sadece Üsküdar’ın değil, İstanbul’un da sükûnet bahçelerinden. Mabedin temeli 26 Nisan 1802 günü atılır, 5 Nisan 1805’te de ibadete açılır. Kitabesinde yer alan ‘mücessem bir nur’ tanımı, buranın tarifi ve dahi kıyafeti gibidir. Osmanlı baroğu diye adlandırılan üslup, kendisini hemen ele verir. Ana mekânı üç yandan saran kuşak yazıda Fetih suresinin olması ve bu ayetlerin her gün okunması Selim’in şuuraltını gösteren bir detay. Sanat tarihi öğrencileri için bir ayrıntı daha söyleyelim: Son cemaat yerinin köşk şeklinde bir hünkâr mahfiliyle bütünleşmesi ve yapıya dıştan birleşen bir kanat şeklini alması buraya has, görülen bir yeniliktir. Caminin mihrap cephesinde mimari detayların titizliğine dikkat çeken simetrik görünümlü iki kuşevi vardır. Hünkâr mahfilinin batı kanadı büyük Üsküdarlı İbrahim Hakkı Konyalı adına açılan kütüphane olarak hizmet veriyor. Son bilgi: İstanbul’da vefat eden kara kuvvetleri mensubu subayların askerî cenazeleri Selimiye Kışlası Muhafız Bölüğü tarafından Selimiye Camii’nden kaldırılıyor. 

Sokakları eski bir şarkı gibi…

Üçüncü Selim, ehil bir bestekâr, iyi bir santurî ve neyzen…Batı müziğine de ilgisi olan padişah-ı zamanın kız kardeşi Hatice Sultan’ın sarayında ilk defa Batı müziği dinlenir, 2 Mayıs 1797 tarihinde sultanın huzurunda bir opera sahnelenir. Onun musikiyi hayatının merkezine taşıması, sanki notalı halatları Selimiye’de birleştirmiş. Bu mahallede nereye baksanız bir sanatçının ismine tesadüf ediyorsunuz çünkü. Neyzenbaşı Halil Can, Bestekâr Avni Anıl, Selahattin Pınar… 

Kuzey-Güney’den Mucize Doktor’a

Selimiye mahallesi, geçmişten günümüze her daim sakinliği ve kendine has havasıyla biliniyor. Düzenli yapısı, hoş kafeleri ve güleryüzlü insanlarıyla tercih edilen bir muhit. Mahallenin modern yüzüyle birlikte eskiliğini muhafaza ediyor olması yapım şirketlerinin de öncelikli gündemi.İkamet edenler bu durumdan çok hazzetmese de Selimiye, doğal film platosu. Mucize Doktor,Şampiyon, Gönül Hırsızı,Dengi Dengine, Kuzey-Güney gibi birçok eski-yeni dizi onun sokaklarında hayat bulmuş.

Kültürel bir miras olarak Üsküdar’ın mezarlıkları

“Ey Üsküdar! Bembeyaz evlerin binlerce mezara bakar, ve o mezarların üstünde, paylaşılmamış bir aşka benzeyen sonsuz yas yapraklarına işlemiş, o her zaman yeşil ağaç, o narin ve karanlık servi yükselir.”

Lord Byron 

Şehirlerin tam merkezinde kalan mezarlıklar, yeşil alanları ve tılsımlı havaları ile adeta kentin hızlı akan hayatını frenleyen bir mekanizma işlevi görmekte. Elbette, durup bakabilen, bakıp da görebilenlere. 

MEZAR VE MEZARLIK NE DEMEK?

Mezar, etimolojik olarak Arapça kökenli bir kelimedir ve “ziyaret mekanı” anlamını taşır. Mezarlık da bu kelimeden türetilmiştir. Arapça’da “ölülerin gömüldüğü yer” anlamına gelen kabir (kabr) kelimesinin değil de mezar kelimesinin kullanılıyor olması ilgi çekici. Bunun sebebinin dini terminolojide ölülerin gömüldüğü yerlerin, onların hala hayatta olanlar tarafından ziyaret edildiği mekanlar olması tahmin edilmekte.

Mezarlıklar, şehir tarihi açısından da oldukça önemli mekanlardır. Bunun yanı sıra mimari ve mezar taşlarının gelişimi açısından zengin örnekler barındıran mezarlıklar, her türlü tarihi ve demografik araştırmalar için de hayati önem taşır.

ÜSKÜDAR: ASYA’NIN İNCİSİ

Tarihi yarımadanın karşısında yer alması itibariyle alabildiğine geniş bir İstanbul peyzajına açılan özel konumuyla Üsküdar, Asya topraklarının incisi konumundadır. M.Ö. 1000’li yıllara kadar uzanan tarihiyle Üsküdar, aynı zamanda birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir merkezdir. 

Camilerin, kiliselerin ve sinagogun bir arada bulunduğu Üsküdar’da, mezarlıklar açısından da aynı zenginlikten söz edilebilir. Üsküdar’ın farklı bölgelerinde yer alan Ermeni, Rum, Yahudi, Sünni ve Alevi mezarlıkları Üsküdar’ın kültürel çoğulculuğunun güzel bir göstergesi.  

Semtin bazen merkezinde, bazen köşe bucaklarında yer alan bu mezarlıkların hepsinin ayrı bir hikayesi, hepsinin taşıdığı ayrı bir kültürel miras var. Bu yazıda, Üsküdar’ın kültürel tarihi açısından en önemli üç mezarlığını siz Gazete Üsküdar okurları için araştırıp derledim. 

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK MEZARLIĞI: KARACAAHMET

Fotoğraf: XIX. yüzyılda Karacaahmet Mezarlığı’nı tasvir eden Thomas Allom’un gravürü

Üsküdar sınırları içerisinde yer alan Karacaahmet Mezarlığı, Türkiye’nin en büyük, Dünya’nın da en büyük mezarlarından biri olma özelliğiyle listede ilk sırada yerini alıyor. Miskinler, Saraçlar Çeşmesi, Şehitlik, Musallâ ve Duvardibi adlı beş büyük bölgeye  ayrılan mezarlık, Karacaahmet Dergahı da içine alınırsa yaklaşık 750 dönümlük bir arazi üzerinde bulunuyor. 

Nadir kullanılan ve az bilinen diğer ismi “Üsküdar Mekabir-i Müslimini” olan mezarlıkla ilgili resmi kaynaklardaki ilk bulgu 1698 yılına dayanmakta.  

Fotoğraf: Karacaahmet Mezarlığı

Mezarlığın ismini , İstanbul’a Hacı Bektaş-ı Veli tarafından İslam dinini yaymak üzere gönderilen Karaca Ahmet’ten aldığı bilinmekte. Mezarlığın tarihinin 14. yüzyıla kadar uzandığı, yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmış.

Karacaahmet Mezarlığı’nın bulunduğu bölgenin mezarlık alanı olarak seçilmesinin ise özel bir sebebi var. Osmanlı’da halk arasında Üsküdar’ın Asya kıtasının uzantısı olması ve dolayısıyla Mekke-Medine ile ilişkilendirilmesi sonucunda Kabe toprağı olduğuna dair yaygın bir  inanış bulunuyordu. Bundan dolayıdır ki Avrupa yakasında vefat eden birçok insanın  cenazeleri, yüzyıllar boyunca kayıklarla Üsküdar’a, Salacak iskelesine taşınmış. 

Türk – İslam tarihine baktığımızda, mezarlıkların şehrin birkaç kilometre dışına yapıldığını görürüz. Gerek Karacaahmet Mezarlığı gerekse diğer birçok mezarlık için bu gözlem geçerli. Geçmişte şehrin dış kısmı olarak görülen bu yerler, zamanla kentin büyümesi ile birlikte yeni oluşan şehrin içinde kalmış durumda.

Karacaahmet’in bir diğer özelliğiyse hem Sünniler hem de Aleviler tarafından mübarek bir defin alanı olarak görülmesidir.  

Mezarlığın bölümlerinden biri olan Seyitahmet bölümü, Şii mezhebinden ölülerinin gömülerine ayrılmıştır. Aynı zamanda İranlılar mezarlığı olarak da bilinen alana Türkiye Caferileri de gömülmekte. Bu alanda Abdulbaki Gölpınarlı, Cem Karaca gibi isimlerin mezarları bulunmakta. 

Osmanlı dönemindeki tüm mezarlıklarda görülebileceği üzere, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki mezar taşlarında bulunan fesler, orada kabri bulunan kişinin sosyal statüsünü yansıtmakta. Aynı zamanda, her mezar taşı bir kitabe olma özelliğini de taşımakta. Bu bağlamda, mezarların tarihsel ve kültürel olarak bizim için ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülebilir.

Mezarlığın orta yerinde bulunan Şehitlik Cami civarında bulunan 2. ada üzerinde Çanakkale Savaşı esnasında şehit düşen birçok askerin gömülü olduğu biliniyor. Buradaki şehitliğin, gemilerle Haydarpaşa ve etrafındaki diğer hastanelere tedavi olmak üzere getirilen yaralı askerlerin vefat etmeleri sonucunda defnedilmesiyle oluştuğu bilinmekte. Fakat bu askerlerin kim olduklarına dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. 

TARİHE TANIKLIK EDEN MEZARLIK: BAĞLARBAŞI MEZARLIĞI

Fotoğraf: Bağlarbaşı Mezarlığı

Bağlarbaşı tepesinde bulunan ve ismini bölgeden alan Bağlarbaşı mezarlığının 16. yüzyılın ortalarından beri var olduğu bilinmektedir. Birden çok bölgeye ayrılmış olan bu mezarlık alanın kuzey bölümü Surp Haç Kilisesi’ne, güney bölümü ise Surp Garabed Kilisesi’ne 1555 yılında tahsis edilmiş. Mezarlık alanında ayrıca bir de Yahudi mezarlığı bulunmakta. 

Mezarlığın girişinde bulunan kitabede yazılana göre bölgenin 1555 yılında tesis edildiği bilinmekte. Bu, aynı zamanda bölgeye Ermeni cemaatinin de yerleştiği tarih olarak tahmin edilmekte.  

Mezarlıkta okunmuş en eski kitabe, 1637 yılında vefat etmiş olan Koca Bedros’un zevcesi Şamma isminde bir kadına ait.  Türkiye ve İstanbul Ermenileri hakkındaki yaptığı çalışmalar ile tarihe ışık tutan Kevork Pamukciyan, var olan tüm kitabeleri kayıt altına almıştır. 

Fotoğraf: Osmanlı saray mimarlarından Balyan Ailesi’nin Bağlarbaşı Mezarlığı’nda bulunan anıt mezarı. Balyan ailesi, Osmanlı’da Çırağan Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na kadar birçok eserin mimarlığını yapmış bir aileydi.

Yahudi mezarlığının köklerinin ise Tanzimat dönemine kadar dayandığı bilinmekte. Kaynaklarda anlatıldığına göre Tanzimat sonrası dönemde Protestanların talebi üzerine var olan Yahudi Mezarlığının yanındaki bir alan Protestan gömülerine tahsis edilmiştir.  

Yahudi mezarlıklarında sıkça görülen sembol ve motifler bu mezarlıklarda da sıkça karşımıza çıkmaktadır.

Tanzimat dönemine kadar uzanan bir mazisi olsa da, şu anda bulunan mezarların tarihi o kadar geriye gitmemekte. Bunun sebebi, Yahudi Cemaatine tahsis edilmesine rağmen 1988 senesinde belediye tarafından işgal edilen Bağlarbaşı mezarlığının Yahudiler için ayrılan alanının yıllarca hukuksuz bir şekilde belediye tarafından ofis ve sera amaçlı olarak kullanılmış olmasıdır.   

Fotoğraf: Bağlarbaşı Yahudi Mezarlığı

Hak ihlalinin Yahudi cemaati tarafından yargıya intikali sonucu devam eden süreç cemaat lehine neticelenmiş ve alan iade edilmiş. Halen Kuzguncuk Musevi Sinagogu Vakfı’nın kullanımına tahsis edilmiş  olan mezarlık bölgesine 2002 yılından beri gömü yapılabilmekte. 

HAYDARPAŞA İNGİLİZ MEZARLIĞI

Fotoğraf: Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı (Vikipedi)

Üsküdar’ın tarihi açıdan önemli bir başka mezarlığı ise Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı. GATA Hastanesi’nin alt tarafında, Haydarpaşa Tren Garı’nın ise karşı çarprazında yer alan bu mezarlığın tarihi 19. yüzyılın ortalarına dayanıyor.

19. yüzyılın ortalarında meydana gelen Osmanlı-Rus savaşında, Osmanlı’nın müttefiki olan İngiliz ve Fransız askerlerinden bazıları bu mezarlığa defnedilmiştir.

Tarih birçok zıtlık ve garipliği içerisinde barındırdığı gibi, o yıllarda Osmanlı’nın yanında savaşarak ölen İngilizler için hazırlanan bu mezarlığa, daha sonra Osmanlı’ya karşı savaşırken hayatını kaybeden İngiliz askerler de gömülmüş.

Mezarlarının bazılarının üzerinde isim yazsa da, isimsiz birçok mezarlık da bulunuyor. Alana daha sonra sivillerin de gömüldüğü bilinmekte.

Mezarlığın girişinde Kraliçe Victoria’nın Kırım savaşında ölen İngiliz askerler için yaptırdığı anıt bulunmaktadır.

GİZEMLERLE DOLU BİR MEZARLIK: BÜLBÜLDERESİ

Fotoğraf: Bülbülderesi Mezarlığı

Üsküdar’da bulunan bir diğer önemli mezarlık, İcadiye bölgesinde yer alan Bülbülderesi Mezarlığı. Bülbülderesi, Üsküdar Selanikliler sokağı arasında Selanikliler’in çoğunlukta olduğu Karakaşlar ve Kapancı cemaatinin de defnedildiği mezarlıktır. Mezarlığın Selanikliler tarafı Sabetaist mezarlığı olarak da adlandırılmaktadır. 

1626 yılında tüccar bir ailenin çocuğu olarak İzmir’de doğan Sabetay Sevi’nin Yahudi inancına dayanarak ilan ettiği mesihliğini kabul edenler hızla arttı. Bu durum, Osmanlı yönetimini endişelendirdi ve Sabatay Sevi zor kullanılarak Müslüman olduğunu ilan etmek zorunda bırakıldı.  

Sabatay Sevi’nin Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra kendisine inanan Yahudilerin bir kısmı kendisiyle bağı koparırken, bazıları ise tıpkı Sevi gibi din değiştirdiklerini açıkladılar. Gerçekte olan ise inançlarını gizliden de olsa yaşamaya devam etmeleriydi.    

Fotoğraf: Bülbülderesi Mezarlığı’nda bulunan mezarlardaki dikkat çeken sembollerden biri. İki elin sıkışması işareti, Yakov’un ( Bene israel)’in Tanrı ile yapmış olduğu anlaşmayı sembolize etmektedir. (Rachel Hachlili , Jewish funerary customs, Second Temple period, BRILL, 2005, p.340)

Bülbülderesi Mezarlığı’nın önemi, Sabetay Sevi ve yirmialtı halifesinin soyundan olmayan kimsenin buraya gömülememesidir. 

Bülbülderesi  Mezarlığı’ndaki mezarlarda çerçeveli fotoğraflar, obeliskler, Süleyman Tapınağının iki girişini sembolize eden Jakin Boaz sütunları, üç başlıklı mermer sütunlar, mermer kabartmalı yüksek sütunlar, akasya motifleri, birbiri ile tokalaşan el sembolleri ve ezoterik işaretler  bulunmaktadır. 

Bu mezarları Müslüman mezarlarından ayıran en önemli özellik bir çoğunun kıbleye bakmamasıdır. Buradaki mezarlıkların, Yahudi mezarları gibi üzerleri kapatılmıştır. 

Sabetaycı olup İsrail’e gidip Yahudi inancını benimseyenler de bulunmakta, dindar Müslüman olan dönme aileler de varlığını sürdürmektedir.  

Üzücü olan ise bu mezarlığa zaman zaman çeşitli saldırılar yapılmış olmasıdır. Bu saldırılar esnasında bazı mezar taşları ve kabirler zarar görmüştür.   

KÜLTÜREL MİRASIN KORUNMASI NEDEN ÖNEMLİ

Tarihsel ve kültürel anlamda mezarlıklar hayati öneme sahip. Üsküdar da mezarlıklar açısından oldukça zengin.  

Fakat güzide ilçemizdeki mezarlıklar gerektiği kadar titiz bir şekilde korunmuyor. Bülbülderesi Mezarlığı’nda olduğu gibi bazı mezarlıklara zaman zaman çeşitli “saldırılar” gerçekleşebildiği gibi, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki gibi tarihe yenik düşen mezarlıklar ve mezar taşları hoyratça yok edilebiliyor.

Mezarlıkların, şehrimizin, hepimizin ortak mirası olduğu bilincinin oluşması ise bu sorunların yegane çözümü.