Tam kapanmada Üsküdar manzaraları

Tam kapanma sonrası Üsküdar halkı evlerine çekildi, sokaklar sessizleşti. Bir yanda sokaklarda elinde ekmekle gezenleri diğer yanda hastaneden randevu alıp gezenleri görüyoruz. Ben de sizler için Üsküdar’da devrialem yapıp durumu gözlemledim.

Gezimin rotası Üsküdar-Kuzguncuk-Beylerbeyi-Çengelköy şeklinde. İlk olarak Rasathane’de bulunan evimden durağa doğru yola çıkıyorum. Yollarda çevik kuvvet ve polisler var, yanıma gelip belge soracak diye basın kartını hazırlıyorum ama yüzüme bile bakmadan yanımdan geçiyorlar. O anda 15R numaralı Üsküdar-Rasathane hattında görev yapan otobüs geliyor. “Otobüsün şoförüne belge sormuyor musunuz?” diye sormamla “O bizim işimiz değil,” cevabını alıyorum ve Üsküdar’a doğru kısa bir yolculuk yapıyorum. Normalde 45 dakikada gittiğim yolu 20 dakikada tamamlamanın mutluluğu ile Üsküdar’da iniyorum.

Fotoğraflar: Melek Bölükbaşı

Üsküdar’da otobüs duraklarının olduğu bölge normale göre çok sessiz.

Çarşıya doğru biraz ilerleyince bir marketin köşesinde soluklanan kargo çalışanlarını görüyorum. Yanlarına doğru yürüyüp kargo görevlisi Orhan Bey’e Üsküdar’la ilgili gözlemlerini soruyorum.

Orhan Bey “Ben hatırı sayılır bir değişiklik göremiyorum. Normal trafik devam ediyor. Şu anda insanlar evlerinde gibi gözüküyorlar ama kimse evinde falan değil. Marketlerde, ara sokaklarda hareketlilik var; parklar ise çocuklarla dolu. Genel olarak Üsküdar’ın merkez bölgesi diğer bölgelere nazaran çok daha yoğun. Polisler sanki göstermelik olarak 5-10 kişiye ceza kesip onun dışında esnek davranıyorlar gibi geliyor,” diyor.

Çarşıya doğru hareketlenme başlıyor.

Halk ekmek büfelerinin kaldırıldığı ve yakıldığı bugünlerde Üsküdar’da İstanbul Halk Ekmek sırası oluşmuş durumda. Vatandaşlar uygun fiyata sıcak pide almak için İstanbul Halk Ekmek büfelerini tercih ediyor. Konuştuğum kişilerden biri “Fırınlarda pide ateş pahası, biz altı kişilik bir aileyiz. En az üç ekmek lazım, bu da fırından alsak günde 18 lira eder. Burada pide 1.5 lira yani 4.5 liraya karnımız doyuyor. Geriye kalan 13.5 lira ise günlük aş paramız oluyor,” diyor.

Bankalarda ise sosyal mesafe önlemlerinin zaman zaman yok sayıldığı kuyruklar oluşmuş. Kimi bankalar tam kapanma sırasında yoğunluk olmayacağını düşünüp çalışan personel sayısını azaltmış. Vatandaşlar uzun bekleme sürelerinden şikayetçi.

Üsküdar Balıkçılar Çarşısı, Osmanlı’dan günümüze süregelen tarihiyle Üsküdar’da en çok ziyaretçisi bulunan çarşıların başında geliyor. Çarşı her zaman olduğu gibi bu süreçte de Üsküdar halkının uğrak mekanlarından. İnsanlar çarşıya ya alışveriş yapmak için geliyorlar ya da gidecekleri yere en kestirme yol olduğu için burayı tercih ediyorlar.

Eskiden daha fazla balıkçı bulunan çarşıda önceden balıkçı olarak faaliyet gösteren iş yerleri şimdilerde şarküteri, manav, tavukçu, kebapçı, tatlıcı gibi kollarda hizmet veriyor. Tam kapanma döneminde bu dükkanlarda, özellikle de balıkçı ve kasaplarda hareketlilik var. Genel olarak esnafın dikkatli olduğunu söyleyebilirim. Lakin gittiğim saatte çoğu balıkçının maskesi ya takılı değildi ya da burunları kapalı değildi.

Çarşı çıkışından genel olarak turşucu, kuruyemişçi ve fırınların olduğu sokağa doğru ilerliyorum. Bayram hazırlıkları için herkesi bir alışveriş telaşı sarmış durumda. Dükkan sahiplerinin yüzü gülüyor.

Sokakta ilerlemeye çalışırken trafiğe takılıyorum. Bu sokağın gerçekten de kalabalık konusunda Eminönü’nden aşağı kalır yanı yok. Özellikle de sokağın ortasında durup el arabalarından alışveriş yapan kişiler yolu tıkayarak sosyal mesafenin korunmasını engelliyor.

Bizi gören bir vatandaş maskesini takıyor. Fotoğraflardan da fark edeceğiniz üzere yaş ortalaması hayli yüksek. Evde oturmak istemeyen 65 yaş üstü vatandaşlar alışveriş yaparken bir yandan da hava alıyor gibi görünüyorlar.

İşyerlerinin ara tatile girmesiyle birlikte çarşıda kalabalık artıyor.

Sahile doğru indikçe burnuma mis gibi deniz kokusu gelmeye başlıyor.

Üsküdar halkının soluklanma molası verdiği, İstanbul’un eşsiz deniz manzarasının izlendiği Üsküdar Sahili ise görmeye alışık olmadığımız bir şekilde boştu. Bu durumda polislerin de etkisi büyük. Polisler bu alanda devamlı arama yapıyor ve alanı motosikletleriyle gezip halkı uyarıyor.

Üsküdar’dan minibüse binip beş dakikalık bir yolculuğun ardından Kuzguncuk’a gidiyorum. Minibüsteki tek yolcu benim. Kuzguncuk’ta ilk ziyaret edilen yer genelde sahildir. Kuzguncuk sahiline geldiğinizde kıyıdaki evlerin arasından bir minik meydan çıkar karşınıza, denizle sarmaş dolaş ve yemyeşil ağaçlarla çevrili Çınaraltı…  Kuzguncuk’a gelenlerin fotoğraf çektirmeden gitmediği, çay ve deniz keyfi yapmak için onlarca dakika bank sırası bekledikleri bu keyifli meydan her zamankinden daha boş. Yine de güzel havanın tadını çıkarmak isteyen yerel halkı görebiliyoruz.

Kuzguncuk’un bir başka güzelliği de minik, rengarenk vitrinli esnaf dükkanları, kafeleri, bakkal ve manavları. Bu dükkanların çoğu açılmak için 17 Mayıs’ı bekliyor.

Üçüncü durağımız Beylerbeyi. Kronikleşen Beylerbeyi, daha doğrusu köprü trafiği her Üsküdarlının korkulu rüyasıdır. Bu manzara ile normalde imkansız olarak nitelendirebileceğim bir ‘an’ ı ölümsüzleştirdiğimi düşünüyorum.

Amatör balıkçıların uğrak noktası olan, çimlere serilen piknik örtüleri ile keyifli pikniklere ev sahipliği yapan, özellikle gündüzleri oyun alanında oynayan çocukların seslerinin eksik olmadığı Beylerbeyi Parkı’nın tek ziyaretçisiyim. Beylerbeyi halkı tam kapanmaya uyum sağlamış gibi görünüyor.

Öyle bir yer düşün ki, tarih koksun, yanında deniz olsun, boğaz manzarası gözünü doyursun küçük bir sahili olsun esnafı, balıkçıları, kafeleri ile herkese hitap etsin dediğiniz bir yer Beylerbeyi… Beylerbeyi’ndeki durum Kuzguncuk’tan farksız. Hem sahildeki hem de caddedeki kafeler, restoranlar ve meyhanelerin kilitli kapılarıyla Beylerbeyi oldukça ıssız.

Beylerbeyi Sahili’nde de banklarda oturan 65 yaş üstü vatandaşları görüyoruz. Emekli olduğunu söyleyen bir vatandaş “Camiden çıktım, eve gitmeden biraz deniz havası alayım istedim. Birazdan da markete uğrayacağım,” diyor.

Beylerbeyi’nden otobüse binip bir durak sonra Çengelköy’de iniyorum. Normalde onlarca yolcunun otobüs beklediği bu durakta bekleyen sadece bir kişi var. Genel olarak da otobüslerde yolcu sayısı az. İnsanlar HES kodu sorulmadığı için genellikle minibüslere biniyor.

Boğaz’ın en güzel manzaralarından birini barındıran, irili ufaklı balıkçı teknelerine ev sahipliği yapan bu koy genelde gençlerin ve turistlerin favori selfie mekanlarından. Şu anda ise sadece tekne sahipleri burada.

Çengelköy’e gelen kişilerin genellikle yakındaki mekanlardan waffle, midye ve kokoreç gibi yiyecekleri alıp oturduğu Çengelköy Sahili’nde de az sayıda insan var. Sahilin girişinde bulunan ve Çengelköy’ün en çok tercih edilen mekanlarından biri olan Midyeci Ahmet’in çalışanları satışlarda azalma olduğunu ama bu durumdan çok etkilenmediklerini ifade ediyor.

Ara sokaklarında ilerliyorum. Çengelköy’de sokak aralarındaki mekanların çoğu kapalı. Açık bir börekçide oturan tatlı bir teyzeyle karşılaşıyorum. Kendisi börekçinin sahibiymiş. Ulviye teyzeye tam kapanmanın getirdiği ekonomik sıkıntıları ve Çengelköy’deki etkilerini şöyle anlatıyor:

“Çengelköy’de akşam üzeri beşten sonra sokaklar ıssızlaşıyor, burada genel bir sakinlik var. Lakin Üsküdar çok kalabalık. Madem ki yasak Üsküdar’da da var, o zaman oradakiler niye geziyor? Burada biri yanarken diğeri de kanıyor. 13 Nisan’da kapattığımız dükkanımızı 5 Mayıs’ta açtık. Evlere servisi olan işletmeler tam kapanmaya uyum sağladı. Bizim böyle bir hizmetimiz yok, bu nedenle tek yapabileceğimiz dükkanımızı açıp müşteri gelmesini beklemek. Belki biri yolunu şaşırır, gelir bir şey alır da ekmek parası çıkar. Hazırdan yiyoruz, borçlandık da. Eskiden bayramlarda işlerimiz çok olurdu, kilolarca dolma sarardık, tatlı yapardık. Bu sefer bayram normal bir gün gibi geçecek.”

Şu ana kadar bindiğim hiçbir otobüste herhangi bir izin belgesi sorulmadı ve polis tarafından durdurulmadım.

Türkiye’nin ilk ve tek Uçurtma Müzesi, Üsküdar’da

Üsküdar’ın yokuşları da meşhurdur. Aziz Mahmud Hüdayi türbesine doğru giderken Azat yokuşuyla göz göze geldiğinizde daha yolun başında pes etmeyin. Çünkü Türkiye’nin ilk ve tek (dünyadaki on sekizden biri) uçurtma müzesi işte bu sokağın az ilerisinde yer alıyor. Derin nefes alabilirsiniz, yolu yarıladınız, sokak bitmeden sağa dönün kâfi. Müzenin kapısında sanki bir Edip Cansever şiiri havalanıyor: “Çiçekler ağaçlarda kalsın, uçurtmalar göklerde…/Haziran, temmuz, ağustos birbirine sokulsun…Ne olur bu böyle olsun…” 

Resmi adıyla söylersek “Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi” üç bölümden müteşekkil. İki ayrı uçurtma müzesi salonu, aynı anda iki yüz, evet iki yüz kişinin kendi uçurtmasını yapabileceği uçurtma okulu, büyük çoğunluğu yabancı kaynaklardan oluşan sekiz yüz elliye yakın eseriyle bir uçurtma kütüphanesi olan bir müzeden bahsediyoruz. Aköz’ün saptamasına göre uçurtma Osmanlı İmparatorluğu’nda 15. yüzyıldan bu yana çocukların eğlencesi ve gökyüzünü havalandırıyor. 2500 yıllık bir tarih uçurtma… Ve şu soru da bulutların üstüne çıkıyor haliyle: “Oyuncak mı, kültür mü, sanat mı, spor mu?”

Kaplumbağalar uçuyor bu müzede!

Bu arada bizi böylesi bir hayalle buluşturan Mehmet Naci Bey’i analım. Kendi tarifiyle aslen Erzincanlı olan Aköz, 1958 yılında Beylerbeyi’nde dünyaya gelmiş. Tüm çocukluğu Üsküdar’ın Toygartepe mahallesinde geçmiş ve tabi ki uçurtmayla burada tanışmış ilkin. 26 yaşında, yani 1984’te Türkiye’nin ilk uçurtma yarışmasını düzenleyerek başlayan macerası, 2005’te, 47 yaşındayken müze açarak taçlanmış. Kendisi ise hayallerini tamamlamadığını, onun için hâlâ çok çalıştığını kaydediyor.  

Naci Bey, müzeyi kurmadaki gayretini, müzeye gezmeye gelen ziyaretçileri bilgilendirmek amaçlı da gösteriyor. 7’den 70’e gökyüzüne bakmayı seven tüm uçurtma severlere göre anlatacak hikayesi mevcut Aköz’ün. Özellikle çocuklar, didaktik bilgilerle değil onun eğlenceli anlatımları ve canlandırmaları eşliğinde uçurtmaların yolculuğuna kulak veriyor.  Kâh Çin’den gelmiş ejderhalar uçurtma oluyor bu müzede, kâh kaplumbağalar uçabiliyor. Kulağa masal gibi gelen her şeyin hayaline ortak oluyorlar çocuklar burada. Zaten, Çin’den Japonya’ya, Hindistan’dan Kamboçya’ya gökleri şenlendiren ülkelerin uçurtmalarını bu sayede öğrenmiş oluyorlar.  Çünkü müzenin en anlamlı taraflarından biri de ülkelere göre uçurtmaların sergilenmesi. Pandemi öncesi okulların da sıklıkla ziyaret ettiği yerlerden biri olan Uçurtma Müzesi, Aköz’ün söylediğine göre, öğrenciler için okul dışı öğrenmenin de mümkün olduğu yerlerden biri. Çünkü isteyen içindeki uçurtma kitaplarının yer aldığı kütüphanede araştırma yapabilir, isteyen “uçurtma yapım atölyesi”ne katılabilir…

Yeri gelmişken belirtelim, müze ziyareti de ücretsiz. Eğer uçurtma atölyesine katılmak isterseniz 35 TL ödemeniz gerekiyor. Yahut hazır yapılmış uçurtma da satın alabiliyorsunuz gezinizin sonunda. Bizden bir öneri, müzeye muhakkak randevulu gidin. Ve kendi uçurtmanızı orada kendiniz yapın. Zira gezinizin sonunda, belki uçurtmanız sahilde martılara eşlik etsin istersiniz… 

Uncular Caddesi’nin hangi yönünden giderseniz gidin, adımlarınız sizi denize çıkaracaktır. Sonra bir Teoman şarkısı ansızın gelip dudaklarınıza konacaktır: “Mevsim rüzgârları ne zaman eserse/O zaman hatırlarım/Çocukluk rüyalarım/Şeytan uçurtmalarım/ Öper beni annem/Yanaklarımdan/Güzel bir rüyada/Sanki sevdiklerim/Hayattalarken hâlâ/Akşama doğru azalırsa yağmur/Kız Kulesi ve Adalar/Ah burda olsan/Çok güzel hâlâ/İstanbul’da sonbahar…”

Uçurtmanın “Uzun Tarihi

Uçurtmanın tarihinden kısaca bahsetmek isterdik ancak geçmişi çok eskiye dayanıyor. İlk uçurtma Çin kültüründe ortaya çıkıyor. Ardından Uzak Doğu’nun simgesi haline geliyor. Üstelik sadece eğlence amaçlı değil, dini ve siyasi hizmetlere de aracılık ediyor çıktığı toplumlarda. Batı’ya gelişiyse dünyaca ünlü seyyah Marco Polo yapıyor. Uçurtmalar, bugün bizim bildiğimiz formundan çok farklı şekillerde tasarlanıyor ilk ortaya çıktığında. Mesela Çin, hayvan figürleri olarak şekillendiriyor daha çok. Ejderha bunlardan en etkileyicisi. Daha sonra her ülke kendi kültüründen izler katarak kendi uçurtmanın gidişatına yön veriyor. Batı’da ise yapılan araştırmalar uçurtmanın, bugünkü dron’un, iha’ların ve siha’ların atası olarak görülüyor. Bu bakımdan, uçurtma bilimsel çalışmalara da fikir oluyor Batı’da.

Türkiye’de ise görüldüğü en eski tarih 1582 yılı olarak tahmin ediliyor. Daha sonrasında Osmanlı Padişahı 3. Ahmet’in çocuklarının sünnet düğününde de At Meydanı’nda uçurtmalar uçurulduğu dönemin minyatürlerinde resmedilmiştir. Başka bir bilgiye göre de ramazanlarda teravih namazından sonra çocukların uçurtma uçurması bir Osmanlı geleneği. 

Fakat burada şu ayrıntıyı nazara vermekte fayda var; Türklerin tarih sayfasında Çinlilerle olan geçmişi, uçurtmanın hikayesi kadar eski. Bu da göklerde salınan çıtalının, bizim kültürümüzdeki yerini bilenenden daha da geriye götürebilir…

Uçurtma Müzesi nasıl kuruldu?

Uçurtma Müzesine uzanan yol, Naci Aköz’ün 1986 yılında dünyanın farklı ülkelerindeki yirmi altı ayrı uçurtma kuruluşuna yazdığı mektup ile başlar. Bu mektuplar neticesinde Aköz’e hediye olarak kitaplar, kataloglar, uçurtmalar ve benzeri ürünler gelir. Bunlar Aköz’ün uçurtma koleksiyonun ilk parçaları olur. Zamanla Aköz, gittiği her ülkeden, katıldığı festivallerinden koleksiyonuna yeni uçurtmalar ekler. Böylece bir müze oluşturacak kadar uçurtmaya sahip olur Aköz. Elindeki bu eserlerin sergilendiği İstanbul Uçurtma Müzesi 2005 yılında temellenir. 

Seminer Dizisi 2: Yapılaşma tehdidi altındaki Validebağ Korusu için çözüm ne?

Validebağ Savunması II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin ilk semineri 30 Ocak 2021’de başlamıştı. Seminerin son oturumunda Canan Atay, ‘Kuş Varlığı ve Yeşil Alan İlişkisinin Peyzaj Değerleri Açısından İrdelenmesi: İstanbul Validebağ Korusu’ başlıklı sunumu gerçekleştirdi.

Sunumunda kentsel yeşil alanların önemine ve Validebağ Korusu’nun faunası, tarihsel gelişimi ve mekân oluşumuna da yer veren Sn. Atay şu bilgileri paylaştı: 

  • Koru, farklı eğim değerlerinden dolayı ondüleli bir yapıdadır, düz ve eğimli alanlara sahiptir. Koru’nun en yüksek noktasının denizden yüksekliği 90 metre en düşük noktası 55 metredir.  Vadi ve tepelerden oluşan arazi formu içinde Koru, %1-2 eğim %20, %2-4 eğim %3, %4-10 eğim %17, %10-21 eğim %45, %21-46 eğim %15 alanlardan oluşmaktadır. Bu yapı minik koridorlar, mikro klima alanlar oluşturur ve her tarafın ağaçlarla dolu olmaması çok kıymetlidir. Bu farklı yapıda ve bakıda alanlar da zengin bitki çeşitliliği ile birlikte, zengin bir fauna yaşamını sağlar. Bu doğal yapının devamlılığı hem yaban yaşamı hem çevre insanları için önemlidir.
  • Kuzey rüzgarlarına kapalı konumu ve vadi özelliği ile tepe formlu kısımlarının bakısı itibari ile ılıman ve korunaklı bir alan özelliği göstermektedir. Koru içinde büyük ağaçlar bulunmaktadır ve azımsanmayacak bir çalı ve ağaçsı ayrıca otsu türleri söz konusudur. Kelebek türleri gözlemi açısından da zengin bir alandır. Tüm bu alandaki fauna ve flora varlığı birbiri ile ilişki içindedir ve çevre sağlığı açısından önemli bir varlık oluşturmaktadır. Ağaçlar bu alanların omurgalarıdır ve büyük ağaçlar temiz hava ve birlik desteği için önemlidir Validebağ Korusu bu açıdan da önemli bir alandır. İçinde anıt ağaç değeri taşıyan ağaçlar söz konusudur. 
  • Genel olarak belirtmek gerekirse yırtıcı kuşlar, kemirgenler, sürüngenler, kurbağalar ve kuşların bazılarını avlayarak, doğadaki sayılarını kontrol altında tutarlar. Pek çok böcekçil kuş da (Sinekkapan, Kırlangıç vb.) böceklerin aşırı çoğalmalarını önler. Kuşlar besin zincirinin üst halkalarında yer almaktadır.  Tohum ve meyvelerle beslenen kuşlar, yedikleri bitki tohumlarını uzak yerlerde, dışkılarıyla birlikte atarak bitkilerin çoğalmalarına ve yayılmalarına neden olurlar.
  • Kuşlar bulundukları bölgenin beslenme ve üremeye elverişsiz hale gelmesi ile göç ederler. İstanbul ülkemizdeki en yoğun göçün gerçekleştiği yerdir ve hem yırtıcı kuşların hem büyük kanatlı kuşların hem de küçük ötücü dediğimiz kuşların göç ederken kullandığı rota üzerindedir.  Koru göç eden tüm kuşların, şehir içi ötücülerinin ama özellikle geniş kanatlı kuşların uğradığı, bazı kuşların ürediği bir alan olarak (Çıtkuşu, kızılgerdan) önemli bir yeşil alan niteliği taşımaktadır.  Koru’da göç esnasında sıkça görülen kuşlardan olan Leylek, uluslararası korunması gereken tür statüsündedir. Koru, göç esnasında dinlenmek için indikleri ve bazen birkaç gün konakladıkları göç yolu üzerindeki atlama taşı kabul edebileceğimiz dinlenme noktası olması açısından da ayrı bir değere sahiptir. Ancak şehir bu tür alanlar açısından eksiklik göstermektedir. Bu tür alanların sayısı artırılmalıdır ki hem dünyanın hem ülkemizin gerçeği olan göç olgusu desteklenebilsin. Sn. Zeynel Arslangündoğdu’nun paylaştığı üzere 2021’de İstanbul’da 352, Koru’da 130 kuş türünün gözlemi yapılmıştır. Bu Koru’nun bulunduğu yer sebebi ile göç olgusunun önemini vurgulaması açısından değerli bir tespittir.
  • Zaman içinde çevresi tamamen yapılarla çevrilen Koru ciddi bir antropojen baskı altındadır. Yaban yaşamın şehir içi örneklerinden biri olan Koru, yapısındaki kültürel ve doğal zenginliğini oluşturan öğeleri ile korunarak ve bu değerlerin birbirleri ile olan ilişkileri tanımlanarak ve tanıtılarak geleceğe taşınmalıdır. Anayasal hakkımız olan sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı çerçevesinde baktığımızda bizim bu alanlara ve bu alanları kullanan canlılara ihtiyacımız vardır. 

Validebağ Savunması’nın düzenlediği II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin ikinci semineri, 6 Şubat 2021’de Ayşe İrem Doğancı, veteriner hekim Nilay Tezsay ve Dr. veteriner hekim Ebru Akbaş’ın katılımıyla gerçekleşti.  

‘Korunun Koruyup Kolladıkları’ başlıklı sunumunda Ayşe İrem Doğancı “Zarar görmeden ve zarar vermeden aynı çevreyi nasıl paylaşırız” konusunu irdeledi ve sunumuna Tınaz Titiz’den yaptığı bir alıntıyla başladı: ‘Sadece insanları, sadece hayvanları, sadece ormanları ve sadece toprakları koruyamazsınız. Eğer bunlardan sadece birini korumaya yönelirseniz “bütünlük gerçeğini” gözden kaçırırsınız. İşte bizler bu bütünlüğü kaybetmek istemeyenleriz.” Validebağ Savunması’nın seminerlerinde de hep bir yaşam döngüsünden bahsedildiğini hatırlatan Doğancı, yaşam döngüsü içindeki tek bir öğeyi oradan çıkarırsak dengenin bozulup sistemin çöktüğünü belirtti.

Doğancı’nın sunumunda öne çıkan diğer noktalar şunlardı:

  • DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü)’nün kuduzun kontrol altına alınması için yürüttüğü bir çalışma sırasında, bir alandaki köpek nüfusunun %80’inin 6 aylık aralıklarla 7 yıl boyunca itlaf edilmesine karşın, nüfusta %25’in altında bir azalma sağlanabilmiş. Köpeklerin üreme yetenekleri o kadar yüksek ki buna onları öldürerek yetişmek mümkün değil. 
  • Bir habitat yiyecek ve barınma sağladığı sürece oradaki köpekler alınsa bile en geç bir hafta sonra oraya başka köpekler geliyor ve bu yeni gelenler tanımadığımız, davranış biçimlerini bilmediğimiz ‘şüpheliler’ oluyor.
  • Bir alandaki hayvan nüfusunu kontrol altına almanın tek bir yöntemi var: YAKALA, KISIRLAŞTIR, AŞILA, ALDIĞIN YERE BIRAK!
  • Çözüm belliyken neden hala sorun yaşanıyor? Bu işler, belediyelerin sorumluluk üstlenmemesi nedeniyle gönüllülerin sırtına yükleniyor, sistemli ve sürdürülebilir hale gelemiyor. Yine de tüm olumsuz koşullara rağmen örneğin Adalar’da sorun neredeyse tamamıyla çözüme kavuştu.
  • Koru çok önemli bir yaşam alanı, orada bir sürü yaşam var, köpeklere de yaşam var. Hayvanlar Koru’ya sürekli girip çıkacak ancak orayı aşırı hayvan nüfusundan da aşırı insan trafiğinden de korumalıyız.

Aynı zamanda İVHO Egzotik ve Yaban Hayatı Komisyonu Sekreteri de olan veteriner hekim Nilay Tezsay’ın sunumunun başlığı ise ‘Şehir İçindeki Yaban Hayvanları ile Etkileşimimiz’ idi. 

Tezsay “Yaban hayvanları hayatımızda var, hiç de uzakta değiller, çünkü şehirlerimizi onlara ait alanlara kurduk. İstanbul’da yeşil alan çok az kaldı, Validebağ Korusu bu anlamda çok önemli yerlerden bir tanesi” diyerek konuşmasına başladı. Yaban hayvanlarından serçe, güvercin, kumru, sığırcık, leylek gibi sık tanınan türlere rastlayabileceğimiz gibi, ak karınlı ebabil, atmaca, şahin, istilacı türler olan yeşil ve iskender papağanları, çesitli kara ve su kaplumbağalarına ve ak göğüslü kirpi gibi memelilere de şehirde rastlanabileceğinden bahsetti. Leş kargası ve gümüş martı nüfusunun insan atıklarından da beslenmeleri nedeniyle artmasına karşın bir yandan da birbirini dengelediğini belirtti. Tezsay şunlara da vurgu yaptı: 

  • Aslında bir harmoni içinde yaşıyoruz, biz ne kadar bozsak da sonunda denge yeniden oluşuyor, Koru’daki kedi-köpek varlığı da sürekli yeniden dengeleniyor.
  • Diğer hayvanların beslenme alışkanlıklarını bozmamak için besleme yapılan alanlara oradaki nüfusa uygun miktarda yem bırakılmalı, fazladan yiyecek konulmamalı.
  • Korudaki köpek nüfusunu sabit tutmak için ‘kısırlaştır, aşıla, küpele, yerine bırak’ dışında bir yöntem işe yaramaz.
  • Sadece insan için yaratılmış bir dünya düşüncesini çıkaralım lütfen kafamızdan, bu dünya hepimizin.   

Seminerin üçüncü konuşmacısı olan Dr. veteriner hekim Ebru Akbaş’ın sunumunun başlığı ise ‘Koru’nun Gerçek Sahipleri’ idi.

Dr. Akbaş’ın vurguladığı noktalar şunlar oldu:

  • Koru’nun gerçek sahipleri Koru’daki köpekler, kediler ve yaban hayvanları; bizlerse onların ev sahibi olduğu alana girdiğimizde onların misafirleriyiz.
  • İstanbul’da yeşil alanlar %2.2, canlılar için yaşam alanı kalmamış gibi.
  • Köpeklerin konuştuğu havlama dilini anlayamıyoruz, bizler ancak onların vücut dilini yorumlayabiliriz. Kulakları dik, kuyruğunu sallıyor ve vücut ağırlığı dört ayağına eşit dağılmışsa bir tehdit oluşturmuyor demektir. Saldırı öncesinde kulakları yatırıp, kuyruğu dikleştirir ve gelen tehdit karşısında diş gösterirler. Biz göz teması kurup, önden yaklaşırsak bunu tehdit olarak algılarlar. Saldırı tavrında olan köpeğe değil ama sokakta seveceğiniz köpeğe yaklaşırken, elimizi uzatıp önce avucunuzun içini koklatmalısınız.  
  • Koru’nun içinde gezerken tedbirli olunmalı. Vücut dilimizle ne anlattığımız önemli, köpekler tehdit olup olmadığımızı, onları sevip sevmediğimizi, onlardan korktuğumuzu anlıyor ve önlemlerini alıyorlar. 
  • ‘Kısırlaştır, aşıla, yerine bırak’ teritoryal agresyon yani alan savunma açısından da gerekli, yoksa lideri o alandan uzaklaştırırsanız, bu yeni bir liderlik savaşına yol açacaktır. Kısırlaştırma erkek köpeklerde saldırganlığın %60 oranında azalmasına yol açıyor, mümkünse toplu kısırlaştırma yeni liderlik çatışmalarını önler.

Seminerin sonunda bir soru üzerine Nilay Tezsay, Koru’ya aydınlatma yapılmasının yaban hayvanlarının uyku siklüsünü bozacağı için hiçbir koşulda kabul edilemeyeceğinin altını çizdi. Ayrıca evcil hayvanların terk edilmesinin önlenebilmesi için 5199 sayılı Hayvan Hakları Yasası’nın düzeltilerek çıkarılmasının önemi vurgulandı ve sürecin #YaşamİçinYasa etiketinden izlenmesi ve destek verilmesi ve Yaşam Hakları Yasama İzleme Komisyonu’nun takip edilmesi hatırlatıldı.

Validebağ Savunması’nın düzenlediği II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin üçüncü semineri 13 Şubat 2021’de Y. Mimar Deniz Alkan “Tarihsel, Kentsel Değişimde Bir Koruma Mücadelesi Örneği; Validebağ Korusu” başlıklı sunumla gerçekleşti.

Y. Mimar Deniz Alkan’ın, Validebağ Korusu ve içindeki yapıların Osmanlı döneminden bugüne tarihsel gelişimini aktardığı ayrıntılı sunumunda şu noktalar öne çıktı:

  • Validebağ Korusu’nun tarih sahnesine çıkışı Üsküdar’ın tarihi süreciyle birlikte olmuştur. 19. yüzyıl başlarında Selimiye Kışlasının yapılması, ortalarında da ilk İstanbul-Üsküdar vapur seferlerinin başlamasıyla Üsküdar Haydarpaşa’ya doğru genişlemeye başlar. 
  • Sultan Abdülmecid daha önce Mihrişah Sultan’a ait Çamlıca eteklerindeki bağ evini, annesi Bezmialem Valide Sultan’a hediye edince bölge Validebağ’ı adıyla anılmaya başlar. 1853’te saray mimarı Nigoğos Balyan şimdi Adile Sultan Kasrı adıyla anılan binayı inşa eder ve burası Sultan Abdülaziz’in kız kardeşi Adile Sultan tarafından 1899’daki ölümüne kadar yazlık olarak kullanılır.
  • Balkan ve Dünya Savaşlarının yetimlerinin korunması amacıyla 1915’te kurulmaya başlanan dar-ül eytamlardan (yetimler yurdu) biri de Adile Sultan Kasrı’nda 1917’de açıldığı düşünülen Validebağ Darüleytam’ıdır. 1926’da darüleytam kapatılarak Şehir Yatı Mektebine dönüştürülmüştür.  
  • Validebağ Korusu, 1925 yılında Milli Emlak’tan Atatürk’ün emriyle Maarif Nezareti’ne tahsis edilerek bu durum tapu kayıtlarına işlenmiş ve 1927 yılında Adile Sultan Kasrı’nda Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’in girişimleriyle 60 yataklı Validebağ Prevantoryumu faaliyete başlamıştır.
  • 1928’de, şimdi Mustafa Necati Bey Huzurevi olarak kullanılan prevantoryum, 1939’da ise kısmen açılıp, ancak 2. Dünya Savaşı sonrası 1949’da tamamlanan sanatoryum binası hizmete girer. 1954’te İhsan Mermerci Çocuk Prevantoryumu açılır. 1973’te Validebağ Öğretmenler Hastanesinin açılmasıyla, prevantoryum olarak kullanılan Adile Sultan Kasrı hizmet dışı kalır.

Alkan, Koru ve çevresindeki yapılaşmanın İstanbul’un tarihî ve doğal yapısını bozan imar yaklaşımından bağımsız ele alınamayacağını belirterek şu tespitlerde bulundu:  

1956 yılında Adnan Menderes’in İstanbul’un imarını siyasal proje hâline getirmesi ile imar operasyonu başlamış, Boğaz Köprüsü’nün etütleri yapılmış ancak 27 Mayıs 1960’da darbe olunca proje uygulanamamıştır. Mimarlar Odası 1968 yılında Boğaz Köprüsü üzerine oldukça detaylı bir rapor hazırlayarak kente vereceği zararları sıralamışsa da 1970 yılında yapımına başlanan köprü 1973 yılında açılmış ve öngörüldüğü gibi her iki yakada da büyük bir yapısal dönüşüm yaratmıştır. Boğaz Köprüsü çevre yolu, Koru’nun deresini tahrip etmiş, Çamlıca eteklerinden gelen suyu kesmiştir. Köprünün yapılmasıyla Koru çevresinde yapı yoğunluğu artmıştır. 

  • 1980’de nazım planlarda Koru’nun koruma bandında yeşil alan olan bölgede, plan değişiklikleri yapılarak Validebağ Sitesi inşa edilir. 
  • 1986 yılında Validebağ Korusu’nun leyleklerin konakladığı bölümü Marmara Üniversitesine tahsis edilir.  
  • 1990 yılında faaliyete geçen Haydarpaşa Lisesi bu bölgedeki ahırları ve mandıraları yıkarak yerine kendi kampüsünü yapar.
  • 1992 yılında Koru’nun 50.000 m²sinin Marmara Üniversitesine tahsisi onaylanmıştır. Üsküdar Belediyesi’nin bu alana havuzlu restoran, çocuk parkı vb. yapma girişimi, alanda günlerce çadır kurarak süren sivil direnişle durdurulur.
  • 1994’de Haydarpaşa Lisesi Eğitim Vakfına devredilen ve vakıf tarafından izinsiz onarılan Abdülaziz Köşkü’nün tekrar Milli Eğitime devri için imza kampanyaları yapılır. 
  • 1996’da İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Adile Sultan Kasrı ve Abdülaziz Av Köşkü’nün bulunduğu parselin tesciline ve Abdülaziz Av Köşkünün koruma grubunun “I. grup olarak belirlenmesine” karar verir.
  • 1998 yılında Haydarpaşa Lisesi bir futbol sahası büyüklüğündeki alanda hafriyat yapar ve doğal bitki yapısını yok eder. Aynı yıl İzci yönetimine verilen tarihi ahır binası yıkılmış, yerine yapılan yeni bina 18.06. 1999’da Şevket Aktalay İzci evi adıyla faaliyete geçmiştir. Ayrıca kafeterya ve lisenin kapısına kadar sert zeminli bir yol yapılmıştır. 
  • 25 Aralık 1998’de Koru’nun tarihi dokusunun korunması ve plan değişikliğine itiraz için 6 bin imzalı dilekçe İstanbul Büyükşehir Belediyesine elden verilir.  Eğitim-Sen ve çevrecilerin çabaları sonucu Üsküdar Belediyesinin bu alan üzerinde yapılaşma girişimleri mahkeme kararıyla durdurulur. 
  • 03.02.1999’da İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu “Validebağ Koruluğunda her türlü imar hareketinin durdurulmasına, 16 Temmuz 1999 tarihinde aynı kurul parselin tamamını koruma altına alan kararını vererek Validebağ Korusunu 1. derece DOĞAL SİT alanı ilan eder. 
  • Koru’nun korunması için mücadele edenler bir sivil toplum örgütü çatısı altında toplanarak 2001 yılında Validebağ Gönüllüleri Derneği’ni kurar. 
  • 2007’de Validebağ Korusu’nun bakım onarım ve yeşil alanlarının kullanımı ile ilgili İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Üsküdar Belediyesi arasında imzalanan protokol uyarınca Üsküdar Belediyesi Koru’da 6 metre eninde yol açma girişiminde bulunur. Aynı yıl bu protokolün iptali için dava açılır. 7 yıl sonra, Ağustos 2014’de Danıştay 8. Dairesi Koru’yu Üsküdar Belediyesi’nin kullanımına açan bakım onarım protokolünü iptal eder ve  karar düzeltme talebi de  16 Nisan 2014’de oybirliği ile reddedilir.
  • 2014 yılına gelindiğinde Koru’nun Tophanelioğlu Caddesi üzerindeki taş duvarlar yıkılmış, yerine beton duvar yapılmış, Adile Sultan Kasrı ve diğer kültür varlıklarının çevresinde zemin toprak ve beton dökülerek yükseltilmiş, üzeri ise Kasrın tarihi ve kültürel geçmişi ile ilgisi olmayan kaplama ile kaplanmıştır. Zemin yükseltildiği için düşük kotta kalan Adile Sultan Kasrı yağmur ve su baskını tehditleriyle karşı karşıya kalmıştı. Kültür varlığının doğal dokusu, daha fazla ticari gelir adına yok edilirken şimdi de doğal zemin beton kaplanarak var olanın yanına daha da büyük bir otopark yapılmak isteniyordu. 17 Ağustos 2014 tarihinde yapılan çağrı üzerine bir araya gelen meslek odası, STK, parti temsilcileri ve semt sakinlerinden oluşan 300’ü aşkın Koru dostu, tartışmalar sonunda oy birliği ile alınan karar doğrultusunda doğal zemine beton dökmek üzere serilmiş çelik hasırları elbirliği ile kaldırdı.
  • 2014 yılında Üsküdar Belediyesi, Koru’nun Acıbadem tarafından çıkış kapısına bitişik yeşil alana cami yapmak üzere harekete geçer. Alanın donatı fonksiyonu değişikliğine karşı dava açılsa da, 6 ay boyunca çevrecilerin gece gündüz nöbet ve protestoları altında, inşaat polis zoru ve TOMA’ların korumasında yükselmeye başlar.    Direniş tüm ülkede ses getirmesine rağmen cami ve ekleri yapılmış, ancak halkın kararlılığı Koru’ya girme sevdalarının uzunca bir süre ertelenmesini sağlamıştır.
  • 2018’de İBB’nin hazırladığı proje ile Koru’nun Millet Bahçesi yapılması gündeme gelmiştir. Mimarlar Odasınca yapılan detaylı hesaplamalar ile bu projenin Koru’nun %40’nı tahrip edeceği tespit edilmiştir. Projenin iptali için Validebağ Gönüllüleri Derneği tarafından açılan dava henüz sonuçlanmamıştır.
  • * KANİP (Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı) ise İBB tarafından hazırlanarak, ÇŞB Çevre İl Müdürlüğü’ne gönderilmiş, aylardır   bakanlığın  onayı ve  askıya çıkarılması bekleniyor.
  • Validebağ Savunması birinci ve ikinci çevrimiçi seminerlerin çıktısının değerlendirildiği bir sonuç bildirgesi yayınlayacağını belirtti.

8 Mart Kadınlar Günü: Üsküdar’ın Sembol Kadınları

İstanbul’un tarihi ve kendine has ruhuyla gözde semtlerinden olan Üsküdar sembolik yapılarıyla da dikkat çeker. Pelin Batu’nun +90 kanalıyla yaptığı “Semt bizim: Pelin Batu ile Üsküdar gezisi | ‘Güçlü kadınların mekanı'” adlı röportajda dikkat çektiği gibi Üsküdar kadın figürleriyle öne çıkar. 8 mart Dünya Kadınlar Günü haftasında, Üsküdar tarihindeki önemli kadın figürleri sizin için derledik.

Florence Nightingale

Üsküdar, Harem’de bulunan Selimiye Kışlası, Kuzey-Batı kulesinde Florence Nightingale müzesine ev sahipliği yapmaktadır. Nightingale, 1854 yılında Osmanlı ve İngiliz ordularının Rusya’ya karşı savaştığı Kırım Savaşı sırasında askeri hastane olarak kullanılan Selimiye Kışlası’nda bulunmuştur. Hemşirelerin yöneticisi olarak görev almış, yaralı askerleri tedavi etmiştir. O dönemden kalma pek çok eşya, Florence Nightingale’e ait el yazmaları ve mektuplar müzede halen sergilenmektedir.

Geceleri de ara vermeden gaz lambası ışığında askerleri tedavi ettiği için Lady with the Lamp yani “Lambalı Kadın” olarak da bilinir. Viktorya Dönemi’ne de damgasını vurmuş, kültürel bir simge haline gelmiştir. 

Modern hemşireliğin kurucusu olarak bilinen Florence Nightingale 12 mayıs 1820’de, Floransa’da dünyaya gelmiştir. 1860 yılında ilk modern sivil hemşirelik okulu St. Thomas Hospital’ı kuran Florence Nightingale böylece profesyonel hemşirelik vakfının da temellerini atmıştır. Doğum günü her yıl “Uluslararası Hemşireler Günü” olarak kutlanmaktadır.

Kız Kulesi

İstanbul’un, hatta Türkiye’nin simgelerinden biri haline gelmiş olan Kız Kulesi, Boğaz’ın en göz alıcı noktalarından Salacak açıklarında bulunuyor. Kız Kulesi, Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine kadar tarihe şahitlik etmiş, masallara konu olmuş bir yapı. Üzerinde bulunduğu kaya parçasının tarihinin M.Ö. 410’a kadar uzandığı bilinmekte. 2000 yılında yapılan restorasyonun ardından ziyarete açılan yapı pek çok efsaneye de ev sahipliği yapıyor.

Kız Kulesi denince akla gelen efsanelerden biri şüphesiz Hero ve Leandros’un hikayesidir. Hero, Üsküdar’da yer alan Tanrıça Afrodit’in tapınağındaki rahibelerdendir. Her yıl baharın gelişini kutlamak için törenler yapılır, aşkı arayanlar hayallerine kavuşmak için Afrodit’e yakarır. Karşı kıyıda yaşayan Leandros da kutlamalara katılmak için tapınağa gelir ve Hero’yu görür. İlk görüşte aşık olurlar. Bir rahibe olan Hero’nun evlenmesi yasak olmasına rağmen iki aşık kavuşmak için ellerinden geleni yapar. Kız Kulesi’nin tepesinde yanan ışığı gören Leandros, durgun deniz ve ay ışığının da yardımıyla, Boğaz’ın sularını aşmak üzere denize atlar. İki sevgili o gece nihayet kavuşur ve sonrasında da gizlice buluşmaya devam ederler. 

Fırtınalı bir gece yine aşkına kavuşmak üzere sulara atılır Leandros. Hero her zamanki gibi sevgilisine yol göstermek için meşalesiyle kulenin tepesinde beklemektedir ancak rüzgarın etkisi meşaleyi söndürmeye yeter. Yolunu kaybeden Leandros güçten de düşünce dayanamaz ve karanlık sularda gözden kaybolur. Sabaha kadar sevgilisini bekleyen Hero karşı kıyıda Leandros’un cansız bedenini görür ve duyduğu acıya dayanamaz, kendini kulenin tepesinden Boğaz’ın sularına bırakır. Hero ve Leandros’un hikayesiyse kuleyle birlikte ölümsüzlüğünü korumaya devam eder.

Mihrimah Sultan Camii

Üsküdar Meydanı’nda yer alan Mihrimah Sultan Camii aynı zamanda İskele Camii olarak da bilinmektedir. Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın kızı Mihrimah Sultan için Mimar Sinan tarafından yapılan camidir. Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerinden olan caminin yapımına 1540 yılında başlanıp 1548 yılında tamamlanmıştır. Caminin aynı zamanda Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a olan aşkının bir temsili olduğu da söylenmektedir. 

1522 yılında doğan Mihrimah Sultan’ın ismi Farsça’da güneş ve ay anlamına gelir. Rivayete göre evlilik yaşı gelen Mihrimah Sultan’ın taliplerinden biri Rüstem Paşa diğeri ise Mimar Sinandır. Evililiğin Rüstem Paşa’yla olmasına karar verilince Mimar Sinan aşkını sanatına aktarmıştır. Diğer Mihrimah Sultan Camii Edirnekapı’dadır ve yine rivayete göre 21 mart günü Üsküdar’daki caminin minareleri arasından ayın doğuşu, Edirnekapı’daysa güneşin batışı izlenebilmektedir. 

Pek çok tutarsızlık barındırmasına rağmen bu hikaye, Kız Kulesi efsanelerinde olduğu gibi tarihe işlemiş, nesilden nesile aktarılmıştır.

Yapılaşma tehdidi altındaki Validebağ Korusu için çözüm ne?

Validebağ Korusu’nun yapılaşmaya açılma tehdidine karşı uzun süredir hem mücadele eden hem de çeşitli kampanyalar örgütleyen Validebağ Savunması ile düzenledikleri çevrimiçi seminerler dizisi üzerine konuştuk.

Validebağ Savunması, bu seminerle ne hedefliyor? Seminerlerin konusu ve hedefini Validebağ Savunması’ndan Yüksel Demirtaş’la konuştuk.

Demirtaş, seminerlerin hedefini şöyle anlattı:

“Bu seminerlerle ‘Koru’da ne yapılmalı, nasıl yapılmalı, Koru’da ne yapılmamalı, niye yapılmamalı?’ sorularının yanıtını farklı disiplinlerden akademisyen ve uzmanların vereceği bilgiler ışığında arıyoruz. Akademik bilgiye, havzanın on yılları bulan doğa ve yaşam savunuculuk deneyimini de katarak ortak akılla fikrimizi, söylemimizi büyütmeyi ve güçlendirmeyi hedefliyoruz.”

Üsküdar Belediyesinin “Millet Bahçesi Peyzaj Projesi” kapsamında ağaç kesim ve budama hakkına sahip olacağını dikkat çeken Yüksel Demirtaş şu bilgileri verdi:

“Bugünlerde Üsküdar Belediyesi tarafından Validebağ Korusu’ndaki kurumuş ağaçları alandan uzaklaştırma çalışmaları yapıldı. Bu çalışmanın 19.09.2018 tarihli Millet Bahçesi Peyzaj Projesi kapsamında yapıldığı kendilerinin sunduğu ağaç kesim budama izin belgesinde ifade edilmektedir. Gündemde olan proje Yüksek Mimar Deniz Alkan’ın raporu ve Prof. Dr. Doğan Kantarcı’nın 7.12.2018 tarihli değerlendirme raporuyla 11877 m2 koşu, yürüyüş yolu ve bisiklet yolu, 10 tane açık hava fitness spor alanı, çocuk oyun alanları, futbol sahası, beton basamaklı seyir yeri, 2736 m2 otopark, mevcut sert zeminlerin yenilenmesi, şehir mobilyaları konması, 300 adet elektrik direği dikilmesi ve 3000 metre elektrik tesisatı için kanal açılması, yüzey sularının açılması için kanal açılmasını kapsamakta olduğu ortaya konmuştur. Raporda bu imalatların yapılması sonucunda korunun 37.577 m2’sinin taş ve beton ile kaplanacağı, 76.857 m2’sine hafriyat sonucu çıkacak materyalin serileceği, 140.000 m2’sinin ise makine ve kamyonla çiğneneceği ortaya konmuştur. Sonuç olarak 354.076 m2 olan Validebağ Korusu’nun % 40 kadar olan alanı betonlaştırılarak, kazı materyali serilerek, çiğnenerek tahrip edilmiş olacağı rapor edilmiştir.

Validebağ Korusu hem bölge hem İstanbul için çok önemli

19 Aralık 2020 tarihinde Prof. Dr. Ünal Akkemik ile ‘Validebağ’ın Ağaçları: Kent Ekosistemi Açısından Değerlendirilmesi’ sunum başlığı ile Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin ilki gerçekleştirildi. Prof. Dr. Ünal Akkemik, sunumunda  Validebağ Korusu’nun mevcut durumu ve önemini, millet bahçelerinin tarihçesini ve işlevini aktararak, Koru’yu korumak için önerilerini sundu.

* İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan 7.55 m² ve aktif yeşil alan 2.2 m²  ile Dünya ortalamasının oldukça atında olup, Koru hem bölge hem İstanbul için çok önemlidir.  

*Koru’nun Amenjman planına göre hektarda 93 ton olmak üzere 3000 tonun üzerinde karbon depolayan Koru, her yıl hektarda 921 ton toz tutuyor ve bölgenin havasını temizliyor.

* Mahalle arasındaki küçük parkların ne ısı adalarının oluşmasını engelleme ne de karbon tutma, toz tutma gibi sağlık açısından çok önemli konularda bir etkisi yok. Ancak 350 dönümlük Validebağ Korusu’nun doğal dokusunun kent ekosistemine ve bölgeye bu anlamda katkısı, önemi çok büyük.  İstanbul gibi kalabalık ve nüfusun çok olduğu büyük mega kentlerde bizim küçük alanlara değil, büyük alanlara ihtiyacımız var.

* Günümüzde yoğun insan kullanımı olan Koru’da anıt ağaçlar için hiçbir koruma önlemi yoktur. Devrilen ağaçlar, devrilme riski taşıyan ağaçlar,  kuruyan ağaçlar, kırılmış dallar, su sürgünü olan ağaçlar, tepe çökmesi olan ağaçlar ile bakımsız bir görünümdedir. Koru’nun tarihi dokusuna uygun olarak bakımı yapılmalıdır.

* Millet Bahçesi kavramı, kent içerisindeki açık alanların, çöplüklerin ya da atık sahaların dönüştürülmesiyle belediyelere kazanç sağlamaya yönelik bir yaklaşımla Tanzimat döneminde ortaya çıkmıştır.

* Osmanlı’da mesire alanları (bugün ise tabiat parkı olarak adlandırılan yerler) geniş koruluklar ve uçsuz bucaksız yeşillik alanlar olup, kişilere mekânın sınırlarını unutturan alanlar olarak değerlendiriliyor. Millet bahçeleri ise tam tersi, sınırları kesin çizgilerle çizilmiş ve mesirelere göre küçük alanlar olarak belirlenmişti.

* Tarihsel kökeninde lokantalar, tiyatrolar, kafeler, kulüpler ve müzik dinletileri için salonlar millet bahçelerinin ayrılmaz parçalarıdır. Yani tarihi kökenine baktığımız zaman,  insanları doğadan uzaklaştıran, kent içerisindeki parklara, o dönemki adıyla millet bahçelerine yönlendirerek  boş vakitlerini eğlenceyle geçirmeye yönelten bir durum var.

* Eski millet bahçelerine giriş ücretlidir ve işletmecileri vardır. Günümüzde millet bahçelerine giriş ücretsiz ama tesisler açısından baktığınız zaman pek bir değişiklik yok. Büyük oranda tesisleşmeye ve yapaylaşmaya dönük bir faaliyet.

*  Millet Bahçeleri doğal ortamı bozan daha fazla yapaylaştıran ve daha çok yapılaşma getiren alanlardır. Çevresindeki yapılaşmaya rağmen doğal yapısını korumuş olan Validebağ Korusu’nda küçük dokunuşlarla bir iyileştirme yapılabilir ama yapılaşma olmamalı, millet bahçesine dönüştürülmemelidir.

*   Millet Bahçesi projesinde 2500 m² otopark yapımı var. Yerli medyada bu konudaki haberlere baktığınız zaman en fazla Hyde Park görseli çıkıyor. Oysa Hyde Park içinde hiç otopark yok, araç girişi yok. Dolayısıyla Validebağ için otopark asla düşünülmemelidir.

Ne yapılmalı?

*   Ağaçların bakımları mutlaka yapılmalıdır. Kabak budama dediğimiz budama asla yapılmamalıdır. Bunun yerine her ağacı tek tek ele alarak onun gereksinimlerine uygun bakım ve budama yapılmalıdır. Bütün ağaçları aynılaştıran standart bir budama kesinlikle uygulanmamalıdır.  

*   Meyve kültürü mutlaka devam ettirilmelidir. Koru’da meyve yetiştirme tarihsel bir kültür.

*   Anıt ağaçların etrafındaki kullanım, toprağın basılarak çiğnenmesi, insan etkisi azaltılmalıdır.

*  Koru içerisinde asla geçirimsiz malzemelerden yollar yapılmamalıdır. Atatürk Kent Ormanında olduğu gibi su için iyi geçirgen olan malzemelerle yürüme yolları daha belirgin hale getirilmeli ve ağaç altlarındaki çiğneme etkisi azaltılmalıdır.

*   Koru içerisindeki ağaç varlığı arttırılmalı ve yaban hayatı ile birlikte ekosistemin devamlılığı sağlanmalıdır. Koruda ağaç varlığı arttırılırken yaban hayat gözetilmeli. Yaban hayat için gerekli olan ağaçlar, çalılıklar, meyveler ve özellikle meyve veren bazı çalılar çok önemli olup alanda mutlaka arttırılmalıdır.

* Üç zon oluşturulmalıdır: mutlak koruma zonları, geçiş zonları ve insanların daha fazla kullanabileceği zonlar. Böylece hem yaban hayatı için alan ayrılmış olur hem anıt ağaçlar ve doğal doku korunabilir.

*   Amenajman ya da silvikültür planları yerine daha sade, daha kısa, anlaşılabilir, temel ilkeleri tanımlanmış ve işlevsel bir rapor hazırlanabilir. Bu rapor, Koru’yu gerçek anlamda koruya dönüştürmek için rehabilitasyon önerilerini içeren, bütüncül bir yaklaşımla farklı bakış açılarını bir araya getirerek yapılmalı. Burada mesela otsu bitkiler uzmanı, dendroloji uzmanı, yaban hayat uzmanı – özellikle kuşlar, böcekler, kelebekler konusunda – bu uzmanlar bir araya gelerek Koru’nun planlanmasıyla ilgili fikirlerini beyan edip bir rapor hazırlanabilir. Sadece bitki gözüyle bakmamak gerekiyor, ekoloji var, şehir plancısı olabilir çünkü planlama var, bir de peyzaj mimarları olması gerekir.

26 Aralık 2020 tarihinde Doç. Dr. İ. Sırrı Yüzbaşıoğlu ile “Validebağ’ın Otsu Bitkileri” sunum başlığıyla Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin ikincisini gerçekleştirdi.

Seminerde Yüzbaşıoğlu, otsu bitkilerin Koru’daki canlıların yaşam varlığı için önemini anlattı.

2000’li yılların başlarından beri sıklıkla Validebağ Korusu’na geldiğini ifade eden Yüzbaşıoğlu, yaptığı çalışmalar ile İstanbul’daki 2000 çeşit otsu bitkinin 200’ünün Validebağ Korusu’nda bulunduğunu tespit ettiğini söyledi.

Seminerde otsu bitkileri Latince adlarıyla da tanıtan Yüzbaşıoğlu, otsu bitkilerin Koru’daki diğer canlıların yaşamı, varlığı için değerini vurguladı. Şehir merkezinde yaşayan insanlar içinse Validebağ Korusu’nun, çevresindeki beton denizinde direnen bir ada olduğunu dile getirdi.

Koru’nun ‘Millet Bahçesi’ olarak düzenlenmesi için Üsküdar Belediyesince yürütülecek proje kapsamında;

  • Koşu, yürüyüş ve trekking yolu
  • Bisiklet yolu
  • Açık hava fitness spor alanları (10 adet)
  • Çocuk oyun alanları
  • Futbol sahası ve seyir yeri

yapılmasının planlandığını ancak zaten herkesin burayı hem yeme hem içme alanları, hem doğasıyla kullandığını belirtti. Şu andaki insan yükünü ancak dengeleyebilen ekosistemi daha fazla zorlayacak, ticari amaçlı (oto park, kafe, restoran) yapılaşmanın bu dengeyi bozacağını vurguladı. 

Yüzbaşıoğlu’nun sunumunda altını çizdiği başlıklar şunlar oldu:

*  Her ekosistemin bir taşıma kapasitesi var. Otopark ve diğer yapılaşmayla buradaki taşıt trafiği ve insan yükü artar, ekosistemin taşıma kapasitesini aşar ve bu Koru’nun sonu olur.

*  Validebağ’ın mevcut dar, doğal koşu, yürüyüş patikaları doğa sporcuları için şehir içinde mükemmel bir alan oluşturuyor. Aynı şekilde mevcut parkurlar, mükemmel dağ bisikleti parkurlarıdır. Koru’ya şehrin farklı alanlarında zaten olan bisiklet, yürüyüş yolları yapmak, yapılaşmanın getireceği tahribata ilaveten bölgede doğa sporları yapma olanağını da yok edecektir. 

*  Çocuk oyun alanı deyince illa salıncak, kaydırak olmasına gerek yok, Koru zaten çocuklar için mükemmel bir oyun alanı, bir iple, bilemediniz bir frizbiyle saatlerce sağlıklı vakit geçirebilirler.

*  Korunun içindeki binalardan birinde bir herbaryum yapılabilir, bu büyük yer tutacak bir şey de değildir. Burada bitkiler, çocuklara resimleri, kurutulmuş halleriyle tanıtılabilir.

*  Koru’ya ağaç dikiminde iğne yapraklı ağaçlar yerine yaprak döken ağaçların tercih edilmesi daha uygundur. Nereye hangi ağacın dikileceği bir plan dahilinde olmalıdır.

*  Koru’daki açık alanlar bu ekosistemin devamı için önemlidir ve korunmalıdır. Örneğin leyleklerin göç sırasında konakladığı açıklığın bir kısmına da çam dikilmiş, tüm açık alanlara 5-6 metre arayla çam ağacı dikildiğinde, 5-10 yıl içinde büyüyerek tepe taçı yapar, yaprak döküntüsü yapar ve sonuçda alt florayı baskılayarak mevcut otsu türleri  olumsuz etkiler. Tür çeşitliliği azalır.

Arılar yada kelebekler otsu bitkilerin çiçeklerinde nektar peşindeyken, yani beslenme peşindeyken bitkide ona polenlerini yüklüyor ve tozlaşmasını sağlıyor. Karşılıklı bir ilişki söz konusu burada. Zincirden bir halka koparttığınız zaman, çiçekleri yok ettiğiniz zaman arılar ya ölecekler ya göç edecekler, Validebağ Korusu’ndaki 30’a yakın kelebek türü de ortadan kaybolacak. Hepsi birbiriyle etkileşim halinde.

Doç. Dr. Sırrı Yüzbaşıoğlu, Prof. Neriman Özhatay’dan bir alıntı yaparak “Sınırlı bilgi, sınırlı insan ve sınırlı eylem yaratır ve burada hedef, bilgiyi kullanarak eyleme geçmek ve eyleme geçerken de, kişilerin ya da kurumların ayrı ayrı değil, bir arada çalışmaları ve bilgi gücünü bütünsellik içinde kullanmalarıdır. Bu amaçla; karar vericilere, merkezi ve yerel yöneticilere, sivil toplum örgütlerine ve kamuoyuna büyük sorumluluklar düşmektedir” diyor.

Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin üçüncüsü 09 Ocak 2021’de yapıldı. Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Murat Kapıkıran’ın konuşmacı olduğu seminerde başlık “Kent Ekosistemine Neoliberal Müdahele: Validebağ Korusu”ydu.

Aynı zamanda Kadıköy Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi de olan Kapıkıran konuşmasının ilk bölümünde  “neoliberalizmin kent planlarına müdahalesini öne çıkartırken, bu alanda mücadele eden arkadaşların biraz işin teorik kısmına da yakınlaşmaları gerektiğini düşünüyorum” diyerek neoliberalizmin tarihçesini özetledi. Murat Kapıkıran sunumuna şöyle devam etti:

*  Henri Lefébvre’in “mekan toplumun hem ürünü hem toplumu sürekli dönüştüren bir mekanizmadır, her toplum kendi mekanını yaratır” değerlendirmesine, Gramsci’nin hegemonya kavrayışı eklendiğinde iktidar/hegemonyayla mekânın üretim ilişkilerini anlamada önemli bir araç elde ederiz.

*  2012’den sonra tarım alanları, ormanlar, maden alanları, SİT alanları; Maliye, Hazine, Çevre ve Şehircilik, Sanayi ve Teknoloji ya da İç İşleri Bakanlığına bağlı olsalar bile, hatta Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu ve Müzeler dahi doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmıştır.

*  Validebağ Korusu bizim için kent ekosistemine neoliberal müdahaleyi reddetmek bir yana, hayatın bir bütünlük içinde sürdürülebilmesi açısından önemlidir. İstanbul, karbon ayak izinde Türkiye’de birinci, dünyada yirmialtıncı sırada. 

*  Kent koruları ve parkları iktisadi işletme olarak görülüyor, böylece ekolojik bütünlüğünü, doğal halini kaybediyor. Latin Amerika ve bizim gibi ülkeler neoliberalizmin ‘tester’idir. Validebağ Korusu da ticarileştirilmeye çalışılıyor.

*  Kamunun duyarlılığını arttırdığımız ölçüde toplumsal tepkiyi harekete geçirebiliriz. Dayanışma ekonomileri oluşturmak, her alanda insanlara bire bir dokunarak örgütlenmek önemli.

*  Pandemiyle onlar insanların bireysel özgürlüklerini yok etmeye, bizi birbirimizden ayırmaya çalışıyorlar. Buna karşı iletişimi ve dayanışmayı arttırmak gerekiyor. Kentlerde baskılanan ekosistemin varlığını sürdürmek, ticarileştirme çabalarına karşı harekete geçmek, hem ekosistemi hem kamunun hakkını korumak gerekiyor. Gıda gibi, sağlıklı bir kentte yaşamak da temel insan hakkıdır. 

Seminerin soru-cevap kısmında Neoliberal sistemin birey üzerine etkileriyle ilgili bir soruya Kapıkıran, sistemin kendi mekânını yaratması gibi kendi bireyini de yarattığını, neoliberal politikaların dezenformasyon, yalnızlaştırma ve rakipleştirmeyle bireyin toplumla ilişkisini kestiğini vurguladı ve  “ancak toplumsal insan siyaset üretir, bireysel insan ise birbirine düşmanlaştırılıyor” dedi ve diğer sorulara da şu yanıtları verdi:

*  Koru alanlarını korumak istiyorsak çevresinde koruma bandı olmalı ama Çevre ve Şehircilik Bakanlığı talimatı, kamu yararı gerekçesi ve belediye kararlarıyla koruma bandına müdahale çok kolay.

*  Neoliberalizmin en temel unsurlarından biri de nüfustur. Kırsal nüfus kentlere göç ettirilerek ucuz iş gücü oldu. Neoliberalizm bitkinin, tohumun, çimin, parkın değerine bakmaz. İnsana da bakmaz, insan da neoliberalizm için bir nicelik meselesidir.

Neoliberalizm deyince insani değerlerin kaybı ve ekosistemin kaybını anlamak lazım.

Kapıkıran konuşmasını şöyle sonlandırdı: “Validebağ Savunması’na çok teşekkür ediyorum. Mücadelede en önemli şey dayanışmak. Bu dayanışmayı çok boyutlu hale getirdiğimizde, karşımızdaki çok boyutlu yapılarla gerektiği şekilde mücadele edebiliriz.”

Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin dördüncüsü 16.Ocak 2021’de Prof. Dr. Zeynel Arslangündoğdu tarafından “Validebağ Korusu’nda Yaban Hayatı” başlığıyla gerçekleştirildi.

Arslangündoğdu şu bilgileri paylaştı: 

* İstanbul’daki nüfus artışının hem genişleme hem de yeni yerleşim yerleri ile yaban hayatı üzerinde çok olumsuz etkileri vardır. 1971’de İstanbul’un yüzölçümünün %52’si orman iken 2012’de bu oran %46’dır. Aynı şekilde 1971’de %41 olan tarım alanı 2012’de %29’dur. Buna karşılık 1971’de %4 olan yerleşim alanı 2012’de %21 olmuştur. Yeni yerleşim yerleri açık alanlarda, tarım alanlarında, su havzalarında ve ormanlık alanlarda oluyor ve doğal alanlar azalıyor ve yaban hayatı üzerine baskı artıyor. Hem yatay hem dikey olarak genişleme, ışık kirliliğinin olumsuz etkinsinin de eklenmesiyle kuşlara ve özellikle yarasalara zarar verirken, dikey genişleme yani gökdelenler ötücü kuşların yaptığı gece göçlerini olumsuz yönde etkiliyor. 

* Validebağ Korusu’ndaki biyolojik çeşitliliği omurgalılar başlığında incelersek 4 tür kurbağa ve sürüngen (Değişken Desenli Gece Kurbağası, İstanbul Kertenkelesi, Yılan Kertenkele ve Tosbağa) ile 4 tür memeli (Kirpi, Yarasa türleri, Sincap, Sıçan ve Ev faresi) ile varlığın bildiğimiz ama henüz teşhis etmediğimiz yarasa türleri olduğunu görüyoruz.  Alanda bir çalışma yapılırsa bu sayılar artabilir. 

Koru’da 130 kuş türü var

* Omurgalılardan kuşlarda, 2014 yılında 120 tür olduğu kaydı düşülmüş. Statülerini de inceleyerek,  eBird kayıtlarından yapılan detaylı bir çalışma ve dahil edilemyen gözlemlerle birlikte 130 tür olduğu bugün itibariyle saptandı. Yani bugünden itibaren Koru’da 130 kuş türü var diyebiliriz. Statü, o kuş türünün alanda hangi amaçla bulunduğunu belirtir ve bir kuşun birden fazla statüsü olabilir. Bu 130 kuş türünün statüleri ise şöyle: 75 kuş türü geçit kuşu statüsünde ve özellikle ilkbahar ve sonbahar göçlerinde gördüğümüz türler bunlar. Yerli kuş statüsündeki 24 kuş türü burada bütün yıl boyunca görülebiliyor. Kış göçmeni 12 kuş türü, yaz göçmeni 12 kuş türü, geçit kuşu ve kış göçmeni olan 5 kuş türü, yerli kuş ve kış göçmeni 1 kuş türü, kış göçmeni ve geçit kuşu 1 kuş türü var. 

Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin kırmızı listesinde olan kuş türlerine baktığımızda Validebağ Korusu’nda bulunan 3 kuş türünün, Ala doğan, Çayır incirkuşu ve Kızıl ardıç kuşunun tehdide yakın (NT)  statüde olduğunu görüyoruz. Üveyik türü hassas  (VU) statüde olup Koru’daki diğer tüm kuş türleri düşük risk (LC) statüsünde. 

* Omurgasızlardan kelebeklerdeyse 29 tür tespit edilmiş. Fotoğrafçı ve kelebek gözlemcisi dostumuz Filiz Oskay’ın seminer sırasında verdiği bilgiye göre, geçen sene Yunanistan’dan gelen bir türün de eklenmesiyle Koru’daki kelebek türü 30 olmuş

* Habitat, bir popülasyonun içinde bulunduğu, barındığı, geliştiği, üreyip çoğaldığı, varlığını ve neslini devam ettirdiği ortamdır. Bir hayvanın habitattan yani yaşam ortamından 4 temel beklentisi vardır: Besin, alan, su ve örtü. Bir başka ifadeyle bir hayvanın o ortamda kalabilmesi için bu dört tane unsurun mutlaka o alanda bulunması gerekir. Bu unsurlardan alan küçüldükçe oradaki tür sayısı katlanarak azalıyor. Örneğin alanı ikiye böldüğünüzde tür sayısı dörtte birine kadar düşebiliyor. Ağaç türü çeşitliliği önemli, yani farklı ağaç türü olması kuş türü çeşitlerini pozitif yönde etkiliyor ve kuş türü sayısını artırıyor. Ağaç yaşı da birbirinden farklıysa bir çeşitlilik oluşuyor. Bu da aslında kuş türü sayısını artırıyor. Kapalılık yani ağaçların sıklığı önemli ve çok sık olursa tür sayısı azalabiliyor. Tabakalılık ve toplamda bakıldığında karışım oranı önemli. Validebağ Korusu’nun farklı bölgelerine baktığımız zaman yaban hayatı için ideal yapılar görüyoruz. 

Örneğin Validebağ Korusu’ndaki bu alan kuşlar açısından ideal bir alan. Burada alan için baskın bir ağaç, onun altında örtü görevi de gören, çalı ve otsu bitkilerle tabakalı bir yapı var. Burada böcekler için çeşitlilik artıyor, böcekler varsa kuşlar orada oluyor,  ötücü kuşlar varsa yırtıcı kuşlar geliyor. Dolayısıyla bu sürekli katlanarak artıyor. 

Genel algı alanı korumak, sadece ağaçlandırmaktan ibaret ama buradaki kuşlar da, bitkiler de, çalılar da, otsu vejetasyon da çok önemli, çok değerli. Yani her birinin uyum içerisinde olması gerekir. 

Ne yapılmalı?

* Alanı olduğu gibi doğal yapısıyla ama şu anki yapısıyla değil, korumak gerekiyor. Bunun için planlama yapılması, koruma zonları oluşturulması gerekir. Koruma zonları ilgili disiplinler tarafından oluşturulmalıdır. Burası hassas bir ekosistem. Örneğin yaban hayatı zonu oluşturulurken, kelebeklerin ve kuşların üreme alanları gibi sınırları gözeten yaban hayatı uzmanı gözüyle yapılması gerekir. 

* Planlamanın her adımda önemi var. Örneğin otları biçmek gerekirse bu da bir plan dahilinde yapılmalı, tüm alanı bir seferde biçmek yerine şeritler halinde zamana yayarak hayvanların kaçmasına olanak sağlayarak yapmak gerekir.  

* Aydınlatmadan kaçınmak gerekir. Işığa gelenleri yiyen fırsatçı türler var ve bu yaban hayvanlarının besin alışkanlıklarını değiştiriyor. Aydınlatma, tünemesinden beslenmesine kadar kuşları çok olumsuz şekilde etkileyebiliyor. İnsanlar tabii faydalanacak bu alandan ama gece kullanımı artarsa oradaki yaban hayatı bundan çok olumsuz etkilenir.   

* Koru, birçok canlıya ev sahipliği yapıyor, döngüyü oluşturuyor. Doğada her şeyin bir yaşam süresi var ama kendiliğinden yine yaşam bulan bir döngü var.  Kurumuş, yani ölü birağaç doğadan silinene kadar 300 tane farklı canlıya ev sahipliği yapıyor. Bu çok değerli, yok olana kadar bir döngü içerisinde. Bizim de bu döngünün sağlanması için uğraşmamız lazım. Kesinlikle kimyasal ilaçlama yapmamalı,  biyolojik yöntemleri, biyoteknik yöntemleri, örneğin feromonları kullanarak doğal döngüyü korumalıyız.

Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin beşincisi 23 Ocak 2021’de Dr. Akgün İlhan tarafından “Kentsel Su Yönetiminde Yeşil Alanlar: Validebağ Korusu Örneği” başlığıyla gerçekleştirildi.

İlhan sunumda yeşil alanların önemine, yeşil alanlarla su yönetimine, Koru’nun özelliklerine ve kentsel su döngüsüne değinerek, Koru’nun millet bahçesine çevrilmesinin etkilerini aktardı. Yeşil alanların önemini ise 12 maddeyle özetledi.

1-Ağaçlar, CO2 içerisindeki karbonu tutarak odun dokularında selüloz olarak depolar ve ortaya çıkan oksijeni atmosfere bırakır, 

2-Ağaçların gölgeleme etkileri serinleme ihtiyacını %30 oranında azaltarak enerji tüketimini düşürür, 

3- Kentsel ısı adası etkilerini azaltır,

4-Suyu ve toprağı tutma işlevleri dolayısıyla taşkın, sel ve heyelan gibi doğal afetlerin yıkıcı etkilerini azaltır, 

5-Yeşil alanların çokluğu kentin su zenginliğini artırır,

6-Yeşil alanlar biyoçeşitliliği kuvvetlendirir,

7-Havayı temizler ve oksijen miktarını artırır, tozu veya havadaki kirli materyalleri tutar. Ağaçlar mevcut yaprak ağırlığının 5-10 katına kadar miktarda tozu tutabilir, 

8- Hava sirkülâsyonu sağlar, hava akımını ve nemini düzenler, hava sıcaklığının yükselmesini önler, havayı serinletir, rüzgâr hızını azaltır, 

9-Yeşil alanlardan suyun arıtılması, atık yönetimi, tozlaşma, biyolojik parçalanma ya da zararlı türlerin kontrolünde de faydalanılır, 

10-Bitkiler toprağın üst kısmını kaplayarak hem su kaybını azaltır hem de su tutmayı kolaylaştırarak yer altı sularını besler. Bitki örtüsüyle beslenen toprağın kalitesi ve verimliliği artar,

11-Sınır, engel ve perde oluşturarak istenmeyen görüntüleri ortadan kaldırır. Kentlerin daha estetik hale gelmesini sağlayarak insan psikolojisine olumlu katkı sağlar, 

12- İnsanların spor vb. faaliyetleri yapmasına mekan sağlar. 

 İklim değişikliğiyle uyumda ve emisyon azaltımında yeşil alanların artırılması, çeşitlenmesi ve kalitelerinin yükseltilmesi şarttır. Yeşil alanların 12 maddede belirtilen önemli katkılarını sağlayabilmek için kalitesinin önemini Dünya’dan örnekler vererek açıklayan İlhan, Londra şehrinin 16 km genişliğinde ve 190 km uzunluğunda, bazı kısımlarında tarımda yapılan bir yeşil alan kuşağına sahip olduğunu, New York’ta eski demiryolunun iklime uygun, hiç sulama istemeyen bitkilerle kaplandığını, Wuhan şehrinde “sünger şehir” uygulaması için sazlıkların olduğu doğal su yapılarının olduğu gibi korunduğunu belirtti.

İlhan Konuşmasına şöyle devam etti: “Bir kente yağan yağmurun o kentte kalması lazım. Bu yağmur döngüsünü sağlamak için yağmurun yeşil alanlarda toprak tarafından emilip, yer altı suyunun beslenmesi önemlidir.

Su geçirmeyen beton zeminlerle hem yeraltı su kaynakları beslenmiyor hem yoğun yağışta su baskınları oluyor.”

354 dönümlük bir alana sahip ve 1. derece tarihi ve doğal sit alanı olan Validebağ Korusu’nun önemli bir biyoçeşitliliğe sahip, karbon yutağı,  oksijen kaynağı,  kuşlar ve diğer canlılar için besin kaynağı ve halk sağlığı için önemli bir alan olduğunu belirten İlhan, Koru’nun su varlığına dair şu bilgileri aktardı:  

Havza niteliğindeki Validebağ Korusu, bir vadi üzerinde yer alıyor. Küçük Çamlıca tepesinin eteklerine yakın konumda.  Koşuyolu Deresi, Çamlıca Tepesi eteklerinden doğarak korunun doğusu boyunca uzanıyor. 1920’lerde tonoz içine alınarak yeraltından akıtılmış ve Koşuyolu Parkı altından devam ederek Dinlenç deresine dönüşüyor ve şimdi üzerinden Dinlenç Caddesi geçiyor. 1989’a kadar suyu akan dere, Kadıköy’de Üsküdar sınırına yakın bir noktadan denize dökülüyor. Etrafındaki yapılaşmanın havzayı beton ve asfaltla mühürlemesi ve su çekimleri nedeniyle beslenemeyen dere kurumuş, şimdi 2 – 3 el kalınlığında akıyor. 2014’te iyice artan koku dolayısıyla numune alınıp tahlil yapılmış ve suyun 4. derece kirli su olduğu rapor edilmiş. Abdülaziz Av Köşk’ünün girişinde su terazisi, su kulesi ve su deposu var.  Av Köşkü’nün ve Adile Sultan Kasrı’nın suyu ise eskiden Çamlıca’da bir pınardan gelmekteyken çevre yolları ve yapıların inşasında suyolları da tahrip edilmiştir. 

Koru’nun millet bahçesine çevrilmesi,

  • Korunun biyoçeşitliliği ve zenginliğinin yok edilmesi,
  • Korunun yapılaşmaya iyice açılıp betonlaşması,
  • Korunun etrafında yaşayanların haklarının ihlal edilmesi,
  • İstanbul’un tek tük kalmış doğal su toplama havzalarından birinin daha yok edilmesi,
  • İstanbul’un seller, kuraklık ve sıcak dalgaları gibi aşırı iklim olayları karşısında daha da kırılgan hale gelmesi,
  • İstanbul’un su döngüsünün daha şiddetli biçimde bozulması,
  • İstanbul’un tamamıyla bir ısı adasına dönüşmesi,
  • İstanbul’un havasının temizlenememesi

anlamına gelir, Dr.Akgün İlhan, bir beton denizinin ortasında vaha gibi kalan Koru’nun mutlaka korunması gerektiğini belirterek sunumunu tamamladı.

Validebağ Savunmasının bu ilk çevrimiçi seminer dizisinde farklı uzmanlık alanlarındaki değerli bilim insanlarının yaptığı sunumlarda öne çıkan ve ortaklaşılan başlıklar şöyle özetlenebilir:

  1. İklim krizi,  şehrin ve bölgenin aktif yeşil alan ihtiyacı ve İstanbul’un su sorunu düşünüldüğünde Validebağ Korusu’ndaki ekosistem korunmalıdır. Millet bahçesi projesi alanda yapılaşma,  yapılaşma da bu ekosistemin yok olması demektir. Koru, millet bahçesi olmamalıdır.
  2. Koru’nun bu haliyle bırakılması onu korumak için yeterli değildir.
  3. Koru’nun korunması için, otsu bitkiler uzmanı, dendroloji uzmanı, yaban hayat uzmanı gibi farklı disiplinlerden uzmanlar bir araya gelerek ekosistemin tüm dengelerini gözeten bir rapor hazırlamalıdır. Amenajman ya da silvikültür planları yerine sade, kısa, anlaşılabilir, temel ilkeleri tanımlanmış bir rapor ile rehabilitasyon planlanlaması yapılmalıdır.  Mutlak koruma zonları, geçiş zonları ve insanların daha fazla kullanabileceği zonlar oluşturulmalıdır. 

Çengelköy ve Beylerbeyi’nde son durum: Restoranlar ne zaman açılacak?

İstanbul’un en popüler yeme-içme semtlerinden biri olan Çengelköy ve Beylerbeyi’nde Koronavirüs nedeniyle kapalı olan kafe, bar, restoran ve meyhaneler yeniden kapılarını açmak için gün sayıyor. 17 Kasım’dan bu yana yalnızca paket servis ve gel-al şeklinde hizmet veren yeme-içme mekanları sahipleri, bu süreçte günah keçisi ilan edildiklerini söylüyor. 1 Mart’ta %25 kapasiteyle açılması beklenen restoranların nabzını tuttuk. 

Çengelköy meydanında civardaki mekanlardan çay, kahve alıp banklarda içenlerin yanı sıra, yemek yiyenleri de görmek mümkün. Paket servisle satışlarını sürdüren restoranlar genelde döner, kokoreç, hamburger, balık ekmek, kumpir, waffle gibi ürünlerin siparişinin geldiğini belirtiyor. Paket servis yapamayan kafe ve meyhanelerse kapalı durumda. 

Çengelköy’ün ara sokaklarında yer alan kafelerin tümü kapalı olurken, yol üstünde bulunan işletmelerden çay, kahve gibi içeceklerin satışı çok sınırlı olsa da mümkün. 

Özellikle siyasi partilerin kongrelerinden, otellerin ve camilerin açık olmasından dolayı hayıflanan esnaf, cirolarının yarı yarıya azaldığını, aldıkları desteklerinse çok “komik” miktarlarda olduğunu vurguluyor. 

Çengelköy’de kapalı olan kafe ve restoranların bir kısmı bir daha açılmamak üzere kilit vurmuş durumda. 

Kandilli ile Beylerbeyi arasında bulunan yaklaşık 30-40 kadar restoran, kafe, bar ve meyhane istihdama da ciddi oranda katkı sağlıyordu. 

Çengelköy’de en çok tercih edilen ürünlerden olan waffle, midye ve kokoreç dükkanları sahipleri sektörün geleceğiyle ilgili oldukça karamsar. 

Üsküdar’ın tarihi semtlerinden bir diğeri olan Beylerbeyi’nde de durum farksız. Açık restoran sayısı Çengelköy’e kıyasla daha az. Beylerbeyi İskelesi ve çarşısı İstanbul’un meyhane kültürünün ve Boğaz balıkçılığının simgesel yerlerinden biriydi. 

Beylerbeyi’nin tarihi meyhane ve balık restoranları 2,5 aydır kapalı durumda. Türkiye-Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) verilerine göre 2019 yılında 30 milyar dolarlık büyüklüğe sahip olan Türkiye’de yeme-içme sektörünün %40’ı İstanbul’da gerçekleşiyor. 

TAVAK Vakfı Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen kamuoyuna duyurduğu araştırmada sektörün 2020 yılında %50 daraldığını vurgularken Türkiye’nin Avrupa ile karşılaştırıldığında sektöre en az yardım yapan ülkelerden biri olduğunun altını çiziyor. 

Ömür Uzunali: Sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir

Üsküdar Belediyesi Veteriner İşleri Müdürü Ömür Uzunali ile Minik Dostlar Kliniği’ni, Hekimbaşı’ndaki hayvan barınağını ve Üsküdarlı hayvanseverlerin merak ettiği konuları konuştuk.

Minik Dostlar Kliniği Üsküdar’da yaşayan çoğu hayvanseverin en az bir kez sokaktaki minik dostunu götürdüğü bir klinik. Üsküdar’da yaşayan sahipsiz sokak hayvanlarının daha iyi şartlarda tedavi olmalarını sağlamak amacıyla kurulan Minik Dostlar Kliniği 5 yıldır hizmet veriyor. Aylık ortalama 3500 minik dostumuza bakılan ve 350 cerrahi operasyon yapılan klinik haftaiçi ‪08:30 – 23:00‬ saatleri arasında, Cumartesileri 10:00 – 22:00‬ saatleri arasında açık. Pazar günü ise kapalı.

Kliniğin kuruluş öyküsünü biraz da Ömür Bey’den dinleyelim:

6 yıl öncesinde Selimiye’de bu odanın yarısı kadar bir yerimiz vardı. Hayvanseverlerle, gönüllülerle konuşarak oranın yetmeyeceğinin ve imkanların arttırılması gerektiğinin farkına vardık. Durumu belediye başkanımız Hilmi Türkmen’e ilettik. 2016 yılının Kasım ayında Minik Dostlar Kliniği’ni kurduk.

Eskiden kliniğimiz geceleri açık değildi. Şu anda 09.00-23.00 saatleri arasında çalışıyoruz. Anadolu Yakası’nda 23.00’a kadar açık tek yer biziz. Bu süreyi 24 saate çıkarmak için planlamalar yapıyoruz.

Minik Dostlar Kliniği’ni geceleri açmamızın en büyük sebebi şu: Hayvanı acil durumda alıyorsunuz (yaralı, kazalı) ama onu barınağa götürüyorsunuz. Akşam gelirse sabaha kadar hayvanın dayanması zor. İlk müdahalesini, iç kanamada iğnesini yapamazsanız hayvan yaşamaz. Bu sebeple gece aciller için kliniğimiz açık.

İlk zamanlarda burada 2 klinik, 1 ameliyathane vardı. Klinik çok ilgi gördü ve gelen gidenin arkası kesilmedi. Yoğunluk arttı ve burası yetmemeye başladı. Selimiye’deki yere günde yirmi hasta geliyorsa buraya seksen hasta geliyordu. Şu anda günde 150-200 hasta geliyor.

2019’da Minik Dostlar Cerrahi Merkezimizi açtık. Ayda 350 cerrahi operasyon yapıyoruz. İki tam donanımlı ameliyathanemiz, yoğun bakım ünitelerimiz var. Diş çekimi, idrar ve kan tahlili, röntgen tetkikleri de yapıyoruz.”

“Sadece kedi ve köpek değil tüm yabani hayvanlara bakıyoruz.”

Belediye olarak sadece kedi ve köpeklere bakmadıklarını ve klinikte her canlıya yer olduğunu söyleyen Ömür Uzunali “Orman Bakanlığı aracılığıyla tüm yabani hayvanlar kliniğe gelir. Şimdiye kadar martı, ebabil kuşu, şahin, doğan, leylek, su kuşları, sülün, iguana, at, kurbağa gibi yabani hayvanların tedavisini yaptık. Örneğin mayıs ayında bir kurbağanın dilini ameliyatla tedavi ettik. Temmuz ayında Altunizade Mahallesi’nde bahçe içinden bir eve girme teşebbüsünde bulunan bir iguananın sağlık kontrollerini yaparak kliniğimizde misafir ettik. Eylül’de ise yaralanmış bir tayın tedavisini yaptık.” diyor.

Sahipli hayvan bakılmıyor, tarım kanununa göre sahipli hayvan bakmak yasak.

İnternette ve sosyal medyada gördüğümüz yorumlar arasında dikkatimizi çeken bir durum sahipli hayvanların tedavilerinin yapılmamasıydı. Bu şikayeti sorduğumuzda 2012 yılında hazırlanan Tarım Kanunu’na göre sahipli hayvan bakmanın yasak olduğunu ve belediyeye valilikten bu konuda 3 kere sahipli hayvan bakılmaması konulu yazı geldiğini öğreniyoruz.

Tedaviler ücretsiz yapılıyor.

”Yaralı, hasta ve bakıma muhtaç sokak hayvanlarına yardımcı olan klinikte tüm tedaviler ücretsiz yapılıyor. Üsküdar halkı, kliniğe https://minikdostlar.uskudar.bel.tr/ adresinden başvuru yaparak veya 444 0 875 numaralı telefonu arayarak randevu alabilir.”

Ekipler sahada iş başında.

”Üsküdar Belediyesinin veterinerlik hizmetleri sadece klinik ve barınakla sınırlı değil. Saha ekipleri minik canların yerinde tedavilerini yapıp sağlıklarına kavuşmaları için çalışıyorlar. Vatandaşlar sahada yaralı bir hayvanımız var diye Üsküdar Belediyesini aradıkları zaman ekipler konuma gidiyor. Araçların içerisinde veterinerler var. Hastanın durumuna göre ya alıyorlar ya da yerinde tedaviyi yapıyorlar. Eğer hastalığı ağırsa barınağa getirip devamlı tedavilerini yapıyorlar. İyileştikten sonra ise alındığı yere bırakıyorlar. Günde ortalama seksene yakın talep bu şekilde geliyor.”

Üsküdar Belediyesinin Hekimbaşı’nda bir barınağı var. Bu barınak zaman zaman kötü söylemlerle anılıyor. Bu konuda neler söylersiniz?

Minik Dostlar Kliniği için ayaktan tedavi merkezi diyebiliriz. Hekimbaşı yatan hasta bölümümüz. İlçe sınırları içerisinde rehabilite edilmesi gereken, aşısız, hasta, tedavi edilmesi gereken tüm başıboş hayvanlar saha ekiplerimiz tarafından alınıp, Hekimbaşı Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’mizde gerekli tedavileri ve bakımları yapıldıktan sonra 5199 sayılı kanun gereği alındıkları yerlere bırakılıyor. Barınağımızda tıpkı kliniğimizde olduğu gibi ördek, tavşan, kirpi, sincap, gelincik gibi hayvanlar da var. Hayvanları barınakta hapsetmek gibi bir durumumuz yok. Sadece hastaları, yaşlıları ve dışarıda yaşamayacak olanları barınakta tutuyoruz. Pandemi koşullarında barınağımızda 1 veteriner hekim, 2 veteriner teknikeri ve 4 hizmet işçisi ile sokak hayvanlarına tedavi ve bakım hizmetleri sokağa çıkma yasağı süresince devam ediyor.”

Barınakla ilgili söylenen köpeklere kötü davranıyorlar, barınma koşulları iyi değil iddilarını Ömür Uzunali kesin ve karşı bir dille savunarak hayvanların tüm ihtiyaçlarının yerine getirildiğini belirtiyor. Konuya belediyecilik mantığıyla bakmadıklarını, canlıya hizmet manasında baktıklarını ifade ediyor. Ara ara diğer barınakları ziyaret ettiklerini ve sıkıntılı şartlarda olan barınakları gördüğünü aktarıyor. Özellikle Anadolu’nun bu açıdan çok zayıf olduğunu, bu sorunların ise imkansızlıklardan ortaya çıkan bir durum olduğunu belirtiyor.

“Barınakları seçimlerden önce yenileyeceğiz.”

Ömür Bey barınaklarla ilgili: “Başkanımız bunun arkasında durmasa bunlar olmaz. Başkanımızın hayali var. Hastane açalım diyoruz, hallederiz diyor. Barınakları yenileyeceğiz diyoruz, tamam diyor. Barınakları seçimlerden önce yenileyeceğiz.” diyor.

“Şu anlık Üsküdar’a hitap ediyoruz ama ileride tüm Anadolu Yakasının bakımlarını üstlenebiliriz.”

“Şu an için sadece Üsküdar’a hitap edebiliyoruz. Sancaktepe’den Beykoz’a, Kadıköy’den Çekmeköy’e birçok vatandaşımızın talebi var. Fakat çoğunu alamıyoruz. Sadece acil durumda olanlara müdahale ediyoruz. Çünkü yetişmiyor. Bunlar Üsküdar Belediyesinin kendi öz imkanları ile olan işler. Büyükşehir değiliz sonuçta. İlerleyen dönemde tüm Anadolu yakasının tedavi ve bakımlarını üstlenebiliriz diye düşünüyoruz. Bunun için bir çalışma yapıyoruz.”

“Hedefimiz Üsküdar’da iki klinik daha açmak.”

Bir önceki konuya değinip peki Üsküdar için burası yeterli mi diye soruyoruz. “Burası yeterli mi? Değil. Koskoca Üsküdar’a bir klinik yeterli değil. Bunu insan bazında değerlendirirsek Üsküdar’da onlarca hastane var, her mahallede birer ikişer sağlık ocağı var. Her bir mahallede bir hayvan kliniği olabilir. Hedefimiz Üsküdar’da iki klinik daha açmak.”

“Rehabilite amaçlı ve saldırı durumunda köpek alıyoruz.”

5199 sayılı kanuna uygun olarak rehabilite amaçlı ve saldırı (ısırma) durumunda köpek alıyoruz. Sadece tedavi ve bakım amaçlı sokak hayvanı alınmaktadır.”

“Hayat varlığı gösteren her bir canlıya insana verilen önem verilirse tüm sorunlar düzelir.”

Son zamanlarda hayvanlara şiddet sık sık duyduğumuz bir konu haline geldi. Peki Üsküdar Belediyesine ihbarlar geliyor mu?

Geliyor fakat bizim bölgemizde tacizsel suçlar görülmüyor. Daha basit şiddet suçları işleniyor. Üsküdar bölgesinde yaşanan en büyük sıkıntılardan bir tanesi hayvansever gönüllü insanlarla hayvanlara bakışı negatif insanların arasındaki mücadelelerdir. Sokaklarda, sitelerde bu tür mücadeleler yaşanır. Özellikle hayvan besleme konusunda sıkıntılar yaşanıyor. Bunlara hem emniyetteki arkadaşlarımızla hem bizim belediyemizin veteriner işleri ekibiyle müdahale ediyoruz. Uzlaşmacı bir taraf olmaya çalışıyoruz çünkü çatışmanın bir faydası yok. Biz gittikten sonra kişiler kimse görmeden, kamera olmadan o canlıya zarar verebilirler. Bu yaşanılan bir durum. Bunun olmaması için arayı buluşturmak suretiyle çareler üretmeye çalışıyoruz. Ama zorda kalırsak, ki bir keresinde Küçükçamlıca’da öyle yaptık, canlıların yaşama beslenme hakkını engellemek nedeniyle 1914 lira kesip yolumuza devam ediyoruz. Devamı halinde hukuki süreç başlıyor. Ama hayvanlarla ilgili tam kapsamlı bir ceza var mı, bu şiddetin karşılığı var mı? Yok!

“Sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir.”

Besleme temiz, tertipli, sağlıklı olması önemli. Makarna atmak, sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir. Beslemenin bir sistemi var. Koyacağınız mamanın bir miktarı var. Mamayı koyacağınız yerler var. Çöp atmıyoruz biz. Evimizdeki bulguru götürüp oraya atmıyoruz. Kemikleri topladık buraya attık diye bir kavram yok. Bu pisliktir. Buna ceza keseriz. Beslemenin de usülleri var. Bu usüllere uygun olduğu sürece sorun yok. Bunun için gönüllü ağımız var. Şu anda onlarca mama kabını parklara vs koyduk. Park görevlileri bunları temizleyecek ama mesela Üsküdar Meydanı’na bakın. Tembihliyorsun mama koyuyorsun, getiriyorlar atıyorlar makarnayı, ekmeği. Bir diğer sıkıntı da çekçekçiler. Çalıyorlar. Hem temizlik, hem çalıntı sıkıntısı yaşıyoruz. Bunu çözecek olan gönüllüler. Her bölgenin bir gönüllüsü var. Temizliği, beslemeyi yapıyorlar. Profesyonel gönüllü olmak önemli. Temizlik zor bir süreç. Elimizden geleni yapıyoruz. Bize ihbarlar geldikçe Temizlik İşleri Müdürlüğü ile beraber hareket ederek tazyikli su ile temizliyoruz.”

Tüm belediyeler kısırlaştırma konusunda seferberlik vermeli.

Küpesiz köpekleri yönetmeliğe uyarak kısırlaştırıyoruz. Kedilerle ilgili vatandaşlar randevu alıyor. Günde yaklaşık 15 burada ve 5 barınakta kısırlaştırma yapıyoruz. Ama kısırlaştırma sorunu büyük. Özellikle de köpekler için. Tüm belediyeler bu konuda seferberlik ilan etmeli. Hep öteleniyor bu sorun. 1 yıl ağırlık verilse sorun kalmaz, 5 yıl içinde biter. “

İçinde bulunduğumuz pandemi süreci küresel olarak birçok faaliyeti engelledi. Pandemi sürecinde ne gibi önlemler aldınız?

Yirmişer kişilik gruplara ilk yardım, müdahaleyle ilgili gönüllülerle eğitim verecektik. Pandemi birçok sosyal etkinliği yavaşlattı. Bir klinik daha açacaktık. Ya Bahçelievler’de ya da Cumhuriyet’te. Hepsi kaldı. Bütün yoğunluğumuzu buraya verdik.

Pandemi maddi, manevi zorluyor. Büyük ihtimalle süreç içerisinde 3 tane yer açacağız. 2 klinik, 1 hastane. İnşa etmeyi hedeflediğimiz bu yerler açıldıktan sonra hizmetlerimiz daha fazla vatandaşımıza ulaşacak.”

Üsküdarlı hayvanseverler ne düşünüyor?

Serap Girgin Baykal:

Serap hanım Üsküdarlı Patiler Platformu Üsküdarlı canlar için faaliyet gösteriyor. Platformun kurucularından olan Baykal emekli ekonomi gazetecisi ve öğretim görevlisi. Serap Hanım çocukluğundan beri hayvanları çok sevdiğini ve onlar için emek harcadığını söylüyor. Kendisi aynı zamanda Bizim Pisigiller, Üsküdar Minik Dostları Koruma ve ÇAPİP’in (Çandarlılı Patiler Platformu) kurucusu.

“Üsküdar Minik Dostlar Kliniği ile yıllardır dayanışma içindeyiz. Üsküdar Veteriner İşleri Müdürü Ömür Uzunali’nin desteği ve her aradığımızda ulaşılabilir olmasından çok memnunuz. Tüm kısırlaştırmaları da orada yapıyoruz. Bu konuda bence Üsküdar Belediyesi tüm Türkiye için bir model. 2019 yılında yine Üsküdar Belediyesi tarafından bu kez sadece Üsküdar için gönüllüler eğitimi yapıldı. Üsküdar Belediyesinden tam yetkili koruma gönüllüleri kimliği aldık. Bu seminerdeki gönüllülerle Üsküdar Minik Dostları Koruma Grubu’nu kurduk. Bu grubumuz da bugün faaliyet gösteriyor. Pisilerin sahiplendirilmesi için büyük uğraş içerisindeyiz. Onlar için ömürlük sıcak yuva arıyoruz. Evlerinde sessiz canlara yer vermek isteyenler benimle irtibata geçebilirler. 24 saat iletişimdeyim.”

Şiddete dur demek gerekiyor.

Hayvanlara şiddet uygulanması Serap Hanım’ın en hassas olduğu konu. “Sokak hayvanlarına gittikçe artan şiddet var. Bu konuda yasalar yeniden gözden geçirilmeli ve çok ağır cezalar verilmeli. Bu konuda anaokullarından başlayarak eğitim verilmeli. Sadece çocuklar, gençler değil onların anne ve babaları da bu konuda eğitilmeli.” diyerek bu konudaki taleplerini dile getiriyor.

Avukat Deniz Altuğ:

“Burası özel klinik gibi aklınıza gelebilecek her şey var. Tedaviler on numara. Tedavi için sırayla alıyorlar. Bugüne kadar burada 150 kısırlaştırma yaptırdım. Kırık, göz, fıtık ameliyatları yaptırdım. Hiçbir sorun olmadı. Hepsi son derece sağlıklılar. Ömür Bey çok ilgili biri, sorunları hemen çözüyor. Telefon numarası da var bizde, arayın ben yardımcı olayım diyor.”

Deniz Hanım’ın belediyeden bazı talepleri de var: “Kısırlaştırmada daha aktif olunabilir. Mesela kısırlaştırma için kliniğe biz götürüyoruz. Belediye sokak hayvanlarını toplayıp kısırlaştıracak bir ekip kurarsa sokaktaki kedi sayısı azalabilir. “diyor.

Deniz Hanım Üsküdar’da oturuyor. Hayvanları çok seviyor, sokaktaki canları düzenli olarak besliyor. Oturduğu sokakta belirli yerlere mama ve su kapları koymuş. Bu kaplara bazı vatandaşların tekme attığını söylüyor. Bir anısını anlatarak, fikirlerini şöyle dile getiriyor:

“Mama ve su kaplarına tekmeler atılıyor. Belli ki hayvanlar bir kesim halk tarafından sevilmiyor. Burada yemek koymazsam o zaman nerde yiyecek bu hayvanlar? Bir gün kalktım, kapıma toprağıyla beraber kedi dışkısı koymuşlar. Sanki ben diyorum oraya yap diye. Sokak kedisi bu.”

Hayvanlar can değil mal olarak görülüyor.

“Bir avukat olarak şunları diyebilirim ki hayvanlar hisleri olan canlılar statüsünde değil, eşya statüsünde görülüyor. Hayvanlar hisleri olan canlılar olarak tanımlandığı zaman nasıl insan öldürmenin daha farklı yaptırımları oluyorsa hayvanlar için de böyle olacaktır. Mesela hayvanlara araba çarptığında çöpe atılıyor. İnsanı çarptığında polis geliyor, kim öldürdü bakıyor araştırıyor. Tabi ki aynı ihtimamı gösteremezler anlıyorum ama hayvanı taciz eden, tecavüz eden, öldüren, eziyet eden kişilere hem hapis cezası hem de para cezası verilmesi lazım. Bazıları hapis yatarım çıkarım diyor. Bu nedenle hapisten ziyade yüklü para cezaları caydırıcı olabilir. Şu anda gündemde olan hayvan hakları yasasının hayata geçirilmesini istiyorum.”

Nail Kitabevi: Güzel kahve eşliğinde, güzel semtte, güzel edebiyat

Nail Kitabevi, Kuzguncuk’un müstesna bir köşesi. Semtin ruhuyla uyumlu bir çatı altında kitap ve kahve kokusu el ele. Nail’in sahibi Erhan Nailoğlu, kitabeviyle ilgili “Önündeki çınar ağacı eskiden insanların buluşma noktasıymış.” diyor.

Kuzguncuk’a göre yeni ama Kuzguncuk denince akla gelen ilk yerlerdensiniz. Bize biraz Nail’in tarihini anlatır mısınız?

19. yüzyıl sonlarında inşa edilen Çırağan Sarayı’nın yapımıyla aynı dönemle denk gelen binamızın Balyan ailesinin baş ustalarından biri tarafından yapıldığı düşünülüyor. Binamızın şu an kitabevi/kafe olarak işletilen zemin katı uzun süre Kuzguncuk’un meşhur sakinlerinden Berber Muzaffer’in dükkânı olarak hizmet vermiş. Muzaffer’in çayı içilmeden güne başlanmaz, akşam selamını almadan da eve gidilmezmiş. Yani Facebook’tan yıllar evvel bu sevimli dükkân sayesinde insanlar birbirlerine bağlanır, sohbet eder, güzel zaman geçirirlermiş. İşte biz de bu güzel geleneği keyifle sürdürmeyi amaçlıyoruz.

Kitap-Kahve konseptini başarılı bir şekilde uyguluyorsunuz. Bu fikir nereden çıktı?

Nail Kitabevi bir ticari proje ya da rant yatırımı değil. Tamamıyla sosyal sorumluluk tarafı baskın, kültürel bir proje. Yayınladığımız kitapların içerikleri, düzenlediğimiz etkinliklerin çerçevesi bu düşünceyle doğru orantılı. İçeride kaliteli kahve satan bir kafenin bulunması çağımızın beğenilerine ve eğilimlerine hitap edebilmek için kurgulandı. Sürükleyici bir romanın sayfalarını, keyifli bir cumbada çevirirken yanında içimizi ısıtacak sıcacık bir içecek iyi gider diye düşündük. Hatta bizim çok sevdiğimiz sloganımız zannedersem bu bakış açımızı dile getiriyor: “Güzel semtte, güzel edebiyat, güzel kahve eşliğinde!”

Böylesi tarihî bir binaya kitap-kahve açma süreci nasıl gelişti?

Kitabevi ve yayınevi projesi benim için aslında bir çocukluk hayaliydi. İstanbul’da çocuk ve gençken sık sık uğradığım Kuzguncuk’taki tarihi doku beni çok etkilerdi. Gelip gittiğim zamanlarda kimi binalardan esinlenir ve onların hikayelerini düşünürdüm. İleride bir kitapçı/kitabevi kurabilmek en büyük isteklerimden biriydi. İşte yine böyle bir Kuzguncuk gününde şu anki Nail Kitabevi’ni kurduğumuz binayı gördüm. Metruk hâldeydi. Başlamış ama yarım kalmış bir restorasyon projesiydi. Sonradan Berber Muzaffer’in dükkânı olarak anıldığını öğrendiğim bu güzel yapı, her yönüyle çok farklı ve ilgi çekiciydi. Mimari tasarımını ve zemine oturuşunu, ana caddeyle ve çevresiyle kurduğu mekân ilişkisini çok sevdim. Ardından da bir kitap ve sanatsever olarak hayallerini kurduğum mekânı bulduğumu hissettim.

“Kitabevinin önündeki çınar ağacı eskiden insanların buluşma noktasıymış”

Önündeki çınar ağacı size ne söylüyor peki?

Mahalle kültürünün devam ettiği, kozmopolit, kilise, cami ve sinagogun iç içe olduğu bir semt olan Kuzguncuk’ta Nail Kitabevi’nin önündeki çınar ağacı eskiden insanların buluşma noktasıymış.Çınar ağacı sağlamlığı, yıllar geçtikçe daha da büyümeyi ve güçlenmeyi simgeler bir yönüyle de. Biz de kitabevimize gelirken çınar ağacımızın yanından her geçişimizde kitabevimiz ve yayınevimizin çınar gibi uzun ömürlü olmasını ve yaş aldıkça büyüyüp güzelleşmesini diliyoruz.

Yazar etkinlikleriniz de kahveniz kadar meşhur. Bugüne kadar hangi yazarları ağırladınız, unutamadığınız bir anınız var mı? Bir de kahvenizin hikâyesini dinlemek isteriz?

Canan Karatay, Refika Birgül, Mario Levi, Mutlu Tönbekici, Tülin Kılıç, İsmail Aksoy, Selçuk Aydemir, Perihan Mağden, Noa Shabtai, Pierre Mejlak ve daha ismini hatırlayamadığım birçok yazar misafirimiz oldu. Gerek söyleşi- imza günü etkinlikleri gerek fotoğraf/resim sergilerimiz keyifli geçmekte, ziyaretçilerimiz de beğenilerini dile getirmektedirler. Etkinlikler arasında ilk aklımıza gelen Canan Karatay’ın imza günü etkinliğinde kendisiyle yüz yüze tanışmayıp kitapları sayesinde zayıflayan okurlarının deneyimlerini anlatmalarından bahsedebiliriz. Kahvelerimize gelince, İtalya’dan getirilen özel kahve makinesiyle yapılıyor. Çekirdekler ise son dönemde epey moda olan Avusturya’nın ünlü markası Julius Meinl. Latte’den Americano’ya, Espresso’dan Mocha’ya, Cortado’dan Flat White’a kadar farklı çeşitleri tadabilirsiniz.

Kuzguncuk’u üç kelimeyle anlatır mısınız?

Çok kültürlülük, mahalle, komşuluk.

Bu Boğaziçi köyünün hangi köşesi sizin için özel?

Tarihî dokusuyla birçok kişinin ortak buluşma noktası olan kitabevimizin bulunduğu binamız.

Erhan Nailoğlu bize biraz kendinden bahsedebilir mi?

Ben uzun yıllar tekstil sektöründe hem üretim hem de yurtiçi ve yurtdışı ticaret alanlarında çalışmış ve hâlâ da bu işi sürdüren biriyim. Nail Kitabevi&Yayınevi&Kafe ise benim hayallerimin gerçekleştiği nokta.

‘Gülistan Sitesi sakinleri kış günü ve pandemi koşullarında evlerinden tahliye edildi’

gazete üsküdar gülistan sitesi

Kentsel dönüşüm projesi kapsamında yıkılacak olan Acıbadem Gülistan Sitesi’nde dün tahliye işlemleri başladı. Alınan karara tepki gösteren site sakinleri tahliye için zaman tanınmaması nedeniyle büyük mağduriyet yaşadığını” söyledi.

Üsküdar’ın Acıbadem semti Gülistan Sitesi sakinleri, güne ‘tahliye’ kararıyla başladı. Kış aylarında ve pandemi döneminde ellerine geçen tahliye kararıyla büyük mağduriyet yaşayan site sakinleri, evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Kimi sakinler son dakika ayarladıkları nakliye firmalarıyla eşyalarını kurtarmaya çalışırken kimileri de salgın nedeniyle evde kalması gerekenler için geçici yer aramaya çalıştı.
Gülistan Sitesi sakinleri Avukatı Onur Cingil, nihai tahliye kararının verilmemesine rağmen uygulamaya geçilmesine tepki gösterdi.

“KIŞ GÜNÜ İNSANLAR ZORLA EVLERİNDEN ÇIKARILDI

‘Üsküdar Belediyesi’nin site sakinlerini mağdur ettiğine’ vurgu yapan Cingil sabah saatlerinde yaşananları şöyle anlattı;

“Dün tahliyesi yapılan binanın yürütmeyi durdurma kararı kaldırıldı. Yargı süreci devam ederken, Üsküdar Belediyesi sabahın beş buçuğunda kış ve pandemi koşullarında vatandaşlara yer göstermeden, insanları zorla evlerinden çıkardı. Ertesi gün taşınacak insanları bile beklemediler. Nihai karar daha verilmedi. Bugün binanın yarısını yıktılar, içerde insanlar da vardı. Diğer blokların davaları devam ediyor. Bu tamamen insanları mağdur etmek için yapıldı. Kaldı ki biz sadece tahliyenin yapılıp yıkım yapılmamasını talep etmiştik. Müteahhit mağduriyetinden sonra şimdi de Üsküdar Belediyesi kaynaklı bir problem var. Normalde belediye böyle bir şey olsa bile maddi ya da manevi yardım yapar, insanları mağdur edecek şartlarda bırakmaz.”

“İNSANLARI KAPININ ÖNÜNE KOYMAK ÇÖZÜM DEĞİLDİR

‘İnsanları kapının önene koymak rant değildir’ diyen Avukat Cingil “Üsküdar Belediyesi bugün gözümüzün önünde insanların kombilerini peteklerini para karşılığında sattı. Bizim hukuki süreç anlamında mücadelemiz devam edecek. Yeni müteahhitlerle görüşmeler yapıyoruz, bu insanların evlerine kavuşması için elimizden geleni yapacağız. İnsanları kapının önüne koymak bir dönüşüm değildir.” diye konuştu.
Avukat Onur Cingil mahkeme sürecine ilişkin şu bilgileri de paylaştı;
“2014 yılından beri burada bir kentsel dönüşüm projesi var, önce iptal edildi olmadı sonrasında 2017 yılında tekrar müteahhit bir sözleşme daha imzalattı. Burada 2019 sonlarında doğru Üsküdar Belediyesi tarafından sorunu çözme üzerine, TOKİ’nin sağlaması vb. durumlar gibi müteahhitin önünü açar şekilde oldu. Bu alan, terk edilmiş alan olarak belirlendi. O tarihte sorun kangrenleşti ve insanlar binalarının yıkılması sebebiyle mağduriyet yaşarken aynı zamanda arsaya döndürülmesiyle de bir mağduriyet yaşayacaklardı.”

Avukat Onur Cingil mahkeme sürecine ilişkin şunları da söyledi: “Tahliye kararı Üsküdar Belediyesi’nin 1 yıl önceki tahliye ve yıkım kararına istinaden yürütmenin durdurulması kararı kalkınca dün işlemler yapıldı. Mahkeme süreci tamamlanmadı. İdare mahkemesinde işlemlerin karara kadar durması için yürütmenin durdurulması kararı verilebiliyor. Bizim de 1 yıldır kararımız vardı. 11 bloktan burada karar kalktığı için buraya yıkıma geldiler. Daha yargılama sürüyor. Yargılama sürerken bu yıkımın yapılması hukuksuz zira mahkeme belki de yıkım yapılmamalı diyecek ama artık bir blok yok.”

Mağduriyet yaşayan site sakinlerinden Saadet Aksun, yaşadıklarını Gazete Üsküdar’a anlattı.

“BURASI METRUK DEĞİL, BURADA BİR YAŞAM VAR

‘Karar verilen alanın metruk gösterildiğini söyleyen’ Aksun şöyle devam etti; “2014 yılında özel bir firma buraya gelerek insanlarla sözleşme imzaladı fakat kanuna uygun değildi. Altı yıldır hiçbir şey yapılmadı, her aradığımızda 15 gün sonra diyerek ertelediler durumu. Tabii bu sırada buradan temsilciler seçti kendilerine, bu sayede karotlar alındı. En son imar kanunun 39. maddesine göre burayı meçru olarak nitelendirdiler fakat burası metruk değil burada yaşam var. Biz mahkemeye giderek buranın meşru olmadığını tescilledik. 12 Ağustos tarihinde yürütmenin durdurulması kararı çıktı. Bu karar UYAP’a düşmeden sabah 07.00 saatinde gelerek burayı kırdılar. Sonrasında saat 09.00 civarlarında bu karar UYAP’a düştü fakat burayı kırarak metruk hale getirdiler.”

“SOKAĞA ÇIKMASI YASAK OLAN İNSANLAR EVDEN ATTILAR

‘Evlerin boşaltılmadan yıkılmaya çalışıldığını söylen Aksu, ‘Pandemi nedeniyle sokağa çıkması yasaklananlar var, onlar nasıl ev arasın’ dedi.

Aksu, ‘İnsanların üzerine tuğlalar düşüyordu’ diyerek şöyle devam etti;

“O binada 80 yaşında insanlar var, yürüyemeyen insanlar var. Biz yardımcı olup onlara da ev baktık, çünkü 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı vardı. O insanlar varken binaları yıkmaya çalıştılar. Biz zar zor evlere gidip büyüklerimize yardım ederken az önce bahsettiğimiz 80 yaşındaki insanın tepesinden tuğlalar düşüyordu. Nakliyatçılar geliyor ev taşımak için, bu insanlar işini yapamıyor. Daha sonra burada hurdalar toplandı, kapı, pencere, kalorifer petekleri vs. gibi şeyleri sökerek hurdacıya verdiler. Biz de bunları istedik en azından taşınma paramızı çıkartırız diye. Fakat izin vermediler.”

Yığınlardan çıkan pencere gibi eşyaları Üsküdar Belediyesi ekiplerinin aldığını ve onların sattığını söyleyen Aksu belediyeye de tepki gösterdi.

Üsküdar’ı sevmek için harika bir neden: İhsaniye

İhsaniye’nin muhteşem manzaralarla süslü, sükunet dolu sokaklarında hayran hayran dolaşırken döndüğünüz her köşe başında karşınıza çıkan tarihi yapılar dağarcığınıza kent tarihine dair yeni öyküler kazandırır. Hele sokaklarından biri vardır ki Harem Korusu sırtlarından, asırlık ağaçların arasından görünen şahane Sarayburnu manzarasıyla yamaçlarından bakan gözlere yüzyıllar öncesinin İstanbul’unu gösterir. Buradan kente bakarken ne kenti saran betonu ne siluete giren kuleleri görürsünüz.

Üsküdar’ı çok seviyorum. Üsküdar’a dair yazdıkça, güzelliğine methiyeler düzdükçe maalesef sıklıkla olumsuz ve benzer cümleler ile ifade edilen tepkiler alıyorum: Nesini seviyorsun Üsküdar’ın? İnsanların sızlandıkları şeyler ortak, betonla kaplı Üsküdar Meydanı’ndan bir yerden bir yere gitmek için geçenler kalabalık ve keşmekeşten haliyle şikayet ediyorlar. Deniz ulaşımı, metro, otobüs, dolmuş ve elbette Marmaray için adeta bir terminale dönüşen, her gün milyonlarca insanın telaşla içinden geçtiği Üsküdar’ın kötü tasarlanmış bir meydandan ibaret görülmesi üzücü ama haksız değil. Üsküdar deyince insanların akıllarında artık tek ve gri bir resim var. 

Üsküdar’da büyük bir değişim yaşandığını ve bu değişimin en çok merkezde hissedildiğini yadsımak mümkün değil. Geniş insan grupları için Üsküdar bir geçiş noktası olmaktan ibaret. Üsküdar, fiziksel, sosyo-ekonomik ve kültürel olarak değişti. Çarşısı, pasajları, yeme içme ve alışveriş mekanları ve kültürü dönüşüme uğradı. Rant temelli kentsel dönüşümden payına düşeni bolca aldı, almaya da devam ediyor. Üsküdar’ın güzelliğinden bahsederken Üsküdar’a karşı işlenen tüm bu suçların elbette farkındayım. İflah olmaz bir romantik değilim, hatta epey gerçekçi olduğumu söyleyebilirim. Ama işte Üsküdar uzun geçmişiyle tüm bunlara rağmen hâlâ güzel, görülmeye, keşfedilmeye değer bir yer. En çok da kaybedilenlere yas tutmak yerine var olanı, hâlâ ayakta kalanları ve sürdürülebilecekleri farketmek ve layığınca koruyabilmek için. 

Üsküdar’da yürümek ve düşünmek

Üsküdar’da uzun yıllardır yürüyorum. Üsküdar’da yürüdükçe her biri kendine özgü karaktere haiz semtlerini dolandıkça, mekânı tanıdıkça neyin korunması gerektiğini farklı açılardan düşünmeye başladım. Yürümek, kentin geçmişi, değişimi ve dönüşümü ile olan ilişkiyi ve bugünü etraflıca düşünme fırsatı veriyor. Sokakları keşfettikçe kendi şehrimizle kurduğumuz ilişkiyi değiştirebileceğimize, geleceğe daha doğru bir bakış yakalayabileceğimize, şehirliliğimizi dönüştürebileceğimize ve üretilen politikalara yön verebileceğimize inanıyorum. İşte bugün sizlere tam da bu nedenle güzelliğiyle sokaklarından geçenlere çeşit çeşit ihsanda bulunan bir Üsküdar semti İhsaniye’den söz etmek istiyorum. İhsaniye, Üsküdar’ın nice tarihi semtlerinden sadece bir tanesi. Üsküdar’ın nesini seviyorsun sorusuna verebileceğim cevapların da en güzellerinden biri. 

İhsaniye’nin muhteşem manzaralarla süslü, sükunet dolu sokaklarında hayran hayran dolaşırken döndüğünüz her köşe başında karşınıza çıkan tarihi yapılar dağarcığınıza kent tarihine dair yeni öyküler kazandırır. Hele sokaklarından biri vardır ki Harem Korusu sırtlarından, asırlık ağaçların arasından görünen şahane Sarayburnu manzarasıyla yamaçlarından bakan gözlere yüzyıllar öncesinin İstanbul’unu gösterir. Buradan kente bakarken ne kenti saran betonu ne siluete giren kuleleri görürsünüz. Size yaşadığınız zamanı unutturan bu sokağın adı İhsaniye İskele Sokağı’dır ve bir zamanlar burada evler değil Sultan Süleyman’ın inşa ettirdiği Üsküdar Sarayı’nın yapıları, bahçeleri yükseliyordu. İnşa edildiği 16. yüzyıldan, III.Osman’ın tahta geçtiği 1754 yılına dek harap olan Üsküdar Sarayı, yeni sultanın iradesiyle yıktırıldı ve açılan alan ile saray bahçeleri halka “ihsan” edildi. İşte semtin adı da bu “ihsan”dan geldi, oldu “İhsaniye”. 

III.Osman, üç yıllık kısacık saltanatında bu muhiti halka ihsan etmekle kalmamış, İhsaniye’ye iki de cami yaptırmış. Fakat semtin etraflıca imarına ömrü vefa etmemiş ve bu iş halefi III. Mustafa’ya kalmış. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren burada kurulan mahalle, günümüzde varlığını kısmen sürdürmekte ve dahası İstanbul’un ruhunu kaybetmemiş özel muhitlerinden biri olarak yaşıyor. Gelin İhsaniye semtinin sokaklarına uzanalım, belli başlı anıtlarına, korularında, bahçelerinde İstanbul’daki biyoçeşitliliği hâlâ yaşatan güzeller güzeli doğasına yakından bakalım. 

İhsaniye Camii

Sultan III.Osman’ın yaptırdığı İhsaniye Camii, küçük, ölçülü, sevimli bir mahalle camii. Yapının üzerinde gördüğümüz tamir kitabesi bize caminin bir zamanlar ahşap olarak inşa edildiğini, sonra yanıp harap olduğunu, Sultan Abdülaziz devrinde kâgir olarak ihya edildiğini anlatıyor. Mermer bir mihrabı, ahşap bir minberi var, öyle iddialı, gösterişli bir yapı değil ama büyük ağaçların gölgelediği huzurlu avlusundan geçmek, içindeki tarihi eserlere göz atmak insana daima iyi geliyor.   

Küçük İhsaniye Camii

 Küçük İhsaniye Camii ya da İhsaniye Mescidi olarak bilinen bu küçük ibadethane III.Osman’ın İhsaniye semtinde inşa ettirdiği camilerin ikincisi. Günümüze ulaşamayan yapı, en son yakın sayılabilecek bir zamanda ihya edilip, ibadete açılmış, tarihi niteliğini maalesef yitirmiş. 

İhsaniye İskele Sokağı

İhsaniye İskele Sokağı, İstanbul’un en güzel sokaklarından biridir dersem mübalağa etmiş olmam. Buradan göreceğiniz manzara dünyanın sayılı manzaralarından bir tanesi. İskele Sokağı’na geldiğinizde, İstanbul şehrinin en güzel siluetlerinden birini karşınızda buluyorsunuz. Sokağı baştan başa yürürken küçücük bir kulübe göreceksiniz. Kaynaklarda bu küçük yapının bir zamanlar aşağıda yer alan İhsaniye İskele’sine inen yolcuların biletlerinin kontrol edildiği kulübe olduğu geçiyor, doğru ise sokağın geçmişteki konumunu ve adının nereden geldiğini hatırlatan yegane bina gibi görünüyor. Burada dikkat çeken bir diğer yapı ise III. Mehmed dönemi Darüssaade Ağaları’ndan Gazanfer Ağa’nın ruhu için yine bir Darüssaade Ağası Hafız İsa Ağa’nın yaptırdığı güzeller güzeli çeşme. Gazanfer Ağa, Saraçhane’deki meşhur Gazanfer Ağa Medresesi’nin bânisi ve  Ayasofya’nın kuzeyindeki Soğukkuyu Sokağı ile Alemdar Caddesi arasındaki dik yamaç üzerinde Mimar Sinan’a kendi adını taşıyan medreseyi yaptıran Cafer Ağa’nın kardeşi. Hatta bu sokaktaki çeşmeye adını veren Gazanfer Ağa, Cafer Ağa’nın 1557’deki ölümünün ardından medresenin inşaatını takip eden ve tamamlayan kişidir. Sokaktan Ayasofya’nın harika görünümlerinden birini izlerken hemen yanıbaşındaki Sinan yapısı medrese ile böyle bir bağını keşfetmek ne hoş değil mi? İstanbul’da en çok bu türden parçaları birleştirmeyi ve keyfini sürmeyi seviyorum. İhsaniye İskele Sokağı’ndan ağır adımlarla geçerken gözünüz sadece manzarada da olmasın, yılların yorduğu ama zerafetleriyle hâlâ göz dolduran eski ahşap konutları gözden kaçırmayın. Ahşap malzemesi Boğaziçi’nin nice kışının rüzgârlarından yorgun, İstanbul yazının güneşinde solmuş bu geleneksel evlerin görünümü insana arka planda yer alan, betondan inşa edilmiş yeni mahalleleri bir süreliğine unutturuyor. İstanbul’un yerel mimarisini, evlerini başka bir gözle görmek, düşünmek, gelenekleri güncelleştirmek üzerine kafa yormak ve dönemin zevksizliğine bir kez daha öfkelenmek için ideal bir yer burası.     

Harem Korusu

 İhsaniye İskele Sokağı’nı deniz tarafından sınırlayan ve Selimiye semtine doğru uzayan Harem Korusu, sarp ve eğimli bir arazi üzerinde yer alan nice asırlık ağaçlardan oluşuyor. Yaklaşık 38 bin metrakarelik bir alana yayılan koruda anıt niteliğinde, koruma altına alınmış çeşitli türlerde çok sayıda ağaç bulunuyor. Hele içlerinde yaklaşık 350 yaşında anıt bir sakız ağacı (pistacia atlantica) var ki, o İstanbul’un en güzel ağaçlarından bir tanesi. Yolunuz İhsaniye’ye düşerse sakın ama sakın görmeden geçmeyin. Evvela tarihi ağaçlarıyla dikkatinizi çekecek olan bu mekân, İstanbul ekolojisinin nadir ve zengin biyoçeşitliliğini yansıtıyor. Gerçekten çok etkileyici ve maalesef sahipsiz. Bu muhteşem doğa parçası, insanı şehirde tabiatın korunmasının önemini düşünmeye sevk ediyor. Bir de diyeceğim var, koru civarında vakit geçirenler giderken çöplerini yanlarına alsa, ağaçların etrafına atmasa ve korunun bitimine yerleşmiş kafeler kaldırılsa çok iyi olacak. Alanın kentlinin yararına düzenlenmesi sahiden şahane olur. 

İhsaniye Çeşmesi İhsaniye’nin sokaklarında gezmeye gelenlere ihsan ettiği güzelliklerden bir diğeri çeşmeler. İhsaniye sokaklarında dolanırken irili ufaklı çok sayıda çeşme ile karşılaşacaksınız. Bunların içinde biri var ki muhitin adını taşıyor: İhsaniye Çeşmesi. İstanbul’un özel su yapılarından biriyle karşı karşıya olduğunuzu bir bakışta anlayacaksınız. Kitabesinin hattından mimarisine, kalem işi süslemelerinden yerleşimine, sıra dışı bir çeşme. Çeşme hakkında 1824 yılında yapıldığını bilmek dışında bir malumata sahip değiliz. Aynı sokakta ilerlemeye devam ettiğinizde karşınıza bir çeşme daha çıkacak, Ahmet Şakir Efendi  Çeşmesi. Zaten, 1907 tarihli bu çeşmeyi geçerken farketmemeniz imkânsız. Su değilse de çeşmeden hayata akan güzelliği hemen göreceksiniz. Dilerim, İhsaniye sokaklarında dolaşmak zihninizdeki Üsküdar imajını biraz olsun değiştirir. Üsküdar’ı yakından tanımak için yürümeniz, sokaklarla, insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle, mahalleleri, semtleri oluşturan çevreyle ilişki kurmanız ve biraz yorulmanız gerekiyor. Ama emin olun buna değecek. Şehri tanımak vakit alan, ayrı ayrı parçalarında yoğun zaman geçirilmesini talep eden bir süreç ve ancak böylelikle şehri daha derinden ve çok seviyorsunuz. “Oranın nesini seviyorsun?” sorusuna verecek bol bol cevabınız da oluyor.