Üsküdar’ın temizlik işçileri: Bizi insan yerine koymuyorlar

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde Üsküdar’ın temizlik işçileri ile sorunlarını ve beklentilerini konuştuk. Bir temizlik işçisi “Artık bizi insan yerine koymuyorlar. Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizlik” diyerek sitem ediyor.

Türkiye’de 11 Mart 2020 tarihinden itibaren yasaklarla birlikte ilan edilen karantina günlerinde herkes evlerine kapandı. Sağlık çalışanları, kuryeler, temizlik işçileri gibi çalışmak zorunda olanlar ise sahadalardı…

Çevre temizliği toplum sağlığının demirbaşlarındandır. Biz evlerimizde salgınla mücadele ederken dışarıda bizim refahımız ve sağlığımız için haftanın altı günü ter döken temizlik işçileri ise risk alarak çalışmalarına devam ediyorlar.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nde çalışan temizlik işçileri ile konuştuk, onların dertlerini dinledik.

Temizlik işçilerinin en büyük problemleri hak ettikleri değeri görmemeleri ve yeterli ücreti alamamaları, üst ve amirleri tarafından insan yerine konmamaları, sözleşmelerinde bulunmayan ağır işlerde çalışmak zorunda kalmaları ve koronavirüs döneminde gördükleri duyarsızlık.

“Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizlik.”

Sorunlarını dinlediğim bir temizlik işçisi “Artık bizi insan yerine koymuyorlar. Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizliktir. Bütün işler bizim tarafımızdan yapıldığı zaman kamu statüsünde oluyoruz ancak bize yararlı bir şey yapılacağı zaman kamudan muaf oluyoruz. Yani ezilen yine biz oluyoruz. Belediyede hiçbir birim bizim kadar çalışmıyor, bizim kadar ezilmiyor. Hakkımız verilmiyor. Örneğin diğer birimler 1500 lira ikramiye alırken biz 500 lira alıyoruz. Üsküdar Belediyesinin dışında diğer belediyelerle çalışan temizlik işçileriyle aramızda yüzlerce lira fark var. Taşerondan çıkınca herkes bize hayırlı olsun, yarı kadrolu oldunuz dedi. Biz de umutla sevindik. Taşeronda da hakkımız yeniliyordu. Mesai yapıyorduk, doğru düzgün mesai haklarımız verilmiyordu. Belediye devlet kapısıdır, tüm haklarımız verilir diye düşündük ama geçtiğimize pişman olduk. Asgari ücretle bizim aramızda 1500 lira fark vardı. Şu anda asgari ücretle neredeyse aynıyız. Belediyeye geçtikten sonra herkes bizi geçti, biz hâlâ yerimizde sayıyoruz. Keşke taşeronda kalsaydım, en azından her şey dahil 6000 lira maaş alırdım. Eskiden bir pazara çıkardık sepetimiz dolardı, cebimizde para kalırdı. Şimdi pazara çıkıyoruz sepetimiz dolmuyor, cebimizde para kalmıyor. Maaş bitince kredi kartından harcamak durumunda kalıyoruz. Bir tane borcu olmayan temizlik işçisi görmedim, hepsinin kredi kartları patlamış. İşverenler ‘Arkadaşlar biz sizin hakkınızı ödeyemeyiz, inşallah sizin hakkınızı Cenâb-ı Hak öte dünyada ödeyecek’ diyorlar. Bu nasıl bir mantıktır? Benim hakkımı ödeyemeyeceğini düşünüyorsa şartlarda iyileştirme yapmayı neden düşünmüyor? Niye parmağını kıpırdatmıyor? Kaç tane arkadaşımız iş kazasında öldü. Üst mercilerden bir tanesi gelip de cenazeye katılmadı.” diyerek sitemini dile getirdi.

Ayrıca elinde tuttuğu kurabiye kutusunu göstererek sözlerine şöyle devam etti: “Bugün bize kurabiye dağıttılar. Onun kutusuna yapılan masrafa yazık. Onu vermekle bizim gönlümüzü alamazlar. Onlar benim hakkımı vermedikten sonra getirip kurabiye verseler ne olacak.”

Temizlik işçilerinin bir diğer sorunu da sözleşmede yazmayan ağır işleri yapmak zorunda kalmaları. Bir başka temizlik işçisi bu durumu şu sözlerle özetliyor:

“Normalde benim elime süpürge alıp sadece sokakları süpürmem lazım. Benim işe alınma görevim bu. Ama duvar boyama, ev taşıma, duvar boyama, konteyner boyama, halkın özel bahçesini boyama ve ot kesme gibi görevler de bizde. Her işe koşturuyoruz. Haftanın altı günü sekiz saat çalışıyoruz.

Bütün ağır işleri bize yaptırıyorlar. Kirazlıtepe’deki kentsel dönüşümde evleri yıkılan kişilerin eşyalarını biz taşıdık. Önce depolara götürdük, oradan da yeni evlerine götürdük. Bir meslektaşım pimapen taşıyamam, belim ağrıyor dediği halde bizi ilgilendirmez dediler. Adam bel fıtığı oldu, kırk gün evde yattı. Üstüne de adamı on gün ücretsiz izine çıkardılar. Zaten işimiz ağır ve tehlikeli. Karşı çıkınca hemen kapıyı gösteriyorlar. Anlayış göstermiyorlar. Karşı çıkan olunca hemen kapıyı gösterip on bin kişi bu işe girmek için hazır diyorlar. Gerçekten de aramızda üniversite mezunu arkadaşlar da var.

Bu hastalık çıkmadan önce sabah 6.30’dan 7.30’a kadar çöp poşetlerini yırtıp geri dönüşüme gidecek eşyaları ayıklıyorduk. Aramızda enfeksiyon kapanlar oluyordu.

Yakın zamanda ise halka patates ve soğan dağıttılar. Çuvalları tırlardan boşaltma görevi de bizdeydi. Beş tır ben boşalttım. Görev bitiminde ise çürük patates çuvallarını hediye olarak vermeye çalıştılar. Kabul etmeyince yarım çuval sağlam soğan aldım.”

Yaptıkları bu işlerin birçoğunun görüntüleri ise Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün sosyal medya hesaplarında yer almıyor.

“Haftada 3 adet maske, bir ayda 2 adet eldiven veriyorlar.”

Pandemi döneminde temizlik işçileri risk altında. Belediye size koronavirüs önlemi olarak maske ve eldiven dağıtıyor mu? Halk bu konuda duyarlı davranıyor mu?

Bu soruların cevabını bir temizlik işçisinden dinleyelim:

“Belediyenin bir gün size test yapalım dediğini görmedik. Devamlı dışarıdayız, insanlarla iç içeyiz. Her türlü şeyle karşılaşıyoruz. Haftada 3 adet maske, bir ayda 2 adet eldiven veriyorlar. Bunlarla gel de kendini muhafaza et. Maskeyi ve eldiveni yetmediği zamanlarda kendi cebimizden alıyoruz.

İnsanlar ağızlarından çıkardığı maskeyi sokağın ortasına atıyor. Bazen öyle yerlere takılıyor ki süpürgeyle çekemiyoruz. O zaman kendi elimizle almak durumunda kalıyoruz. Elimizde eldiven oluyor ama neticede maskeyi elimizle tutuyoruz. Kimde virüs var, kimde yok bilemiyoruz ki. Maskenin de kime ait olduğunu bilmiyoruz.

Akşama kadar çöpün içinde çalışıyoruz. Adam virüslü, evde karantina altında. Her şeyini çöpe atıyor ve o çöplerle biz temas ediyoruz. Bizi de aşı için öncelikli gruba alabilirlerdi. Tek yaptıkları kronik hasta olanları ücretsiz izne göndermek oldu.

Ben kronik hastayım ama ücretsiz izine çıkartacaklar diye korkumdan gidip de rapor almadım. Nasıl alayım? Hemen ücretsiz izne çıkartırlar. 1700 lira kira ödüyorum, nasıl yetsin?”

Sendika işçinin hakkını aramıyor

Temizlik işçileri bağlı bulundukları sendikanın onların haklarını aramadığını düşünüyor. Anlattıklarına göre zaten isteyerek de seçilmiş bir sendika değil. Belediye amirlerin önlerine sendika formunu koymuş ve imzalamak zorunda kalmışlar. Bir işçi “Normalde her birimde herkes kendi sendikasını seçmekte özgürdür. Bizi zorla üye ettiler. Önümüze formu koyup ne olduğunu anlamadan aceleyle imzalattırdılar.” diyor.

Giyinme ve mola verme şartları iyi değil

Temizlik işçilerinin mola verecek ve üstlerini değiştirecek alanları kısıtlı. Bazıları ise hijyenik olmayan koşullarda. Bir işçi mevcut durumu: “Eskiden konteynerın içinde soyunup giyiniyorduk. Yağmur yağınca kıyafetlerimiz su içinde kalıyordu. Halen de suyun içinde üstünü değiştiren, cami altında tuvaletin yanındaki küçücük odada üstünü değiştiren arkadaşlarımız var. Şimdi Güzeltepe’de Tedaş’ın eski binasına bir yer yapıldı da arkadaşlar rahat ettiler biraz.” ifadeleriyle dile getiriyor.

Haklarını dile getirmeye korkuyorlar

Röportaja başlamadan önce işçiler benden özellikle isimlerini ve fotoğraflarını yayımlamamamı rica etti. Çünkü daha önce başka arkadaşlarının benzer durumlardan ağızları yanmış. Bir işçiye neden korkuyorsunuz diye soruyorum. “Eskiden Bağlarbaşı Kültür Merkezinde toplantılar düzenlenirdi. Orada bir keresinde bir derdiniz var mı diye sordular. Diğer meslektaşlarım da dertlerini, tasalarını rahatça söyledi. Sonra bir baktık seksen kişi birden işten çıkarılmış. O günden beri de kimse şikayetini dile getiremez oldu. Şu anda herkes korktuğundan susuyor.” cevabını veriyor. Aldığım cevap karşısında şaşırdığımı itiraf edebilirim.

Haberi temizlik işçileri ve tüm işçilerin, emekçilerin bayramını kutlayarak bitirmek istiyorum. Umarım en yakın zamanda haklarına kavuşurlar.

Not: Haberde kullanılan görseller Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün Twitter hesabından alınmıştır.

Üsküdarlı spotçu Aziz Duman: Her gün umutla geldiğim iş yerimden evime siftahsız dönüyorum

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına alırken alınan tedbir ve uygulamalar nedeniyle esnaflar da süreçten olumsuz etkilendi. Üniversite öğrencilerinin uzaktan eğitim görmeleri sebebiyle ikinci el eşya satan dükkanlarda işler durma noktasına geldi. Üsküdar’da spotçuluk yapan Aziz Duman, “Bir haftadır işe her gün umutla geliyorum, siftahsız dönüyorum. Öğrencilerin gelmesini dört gözle bekliyoruz,” diyor.

Koronavirüs tedbirleri kapsamında üniversitelerde yüz yüze eğitime ara verilmesiyle ikinci el eşya satışı bir anda durdu. Geçiminin büyük bir kısmını öğrencilerden sağlayan spotçular sancılı bir döneme girdi. 1984 yılından beri Üsküdar’da spotçuluk yapan Aziz Duman eskiden ufak tefek de olsa işlerin olduğunu ama şu anda tam olarak durma noktasına geldiğini söylüyor. Üsküdar’da başka bir ikinci el alım-satım dükkanının sahibi olan Mehmet Özdemir ise devletin desteğinin yeterli olmadığını ifade ediyor.

Aziz Duman yaşanan bu durgunluğun nedenlerini şöyle değerlendiriyor:

“Okul olmayınca bizde iş yok, %90 öğrenciye bağlıyız. Eskiden yazlıkçılar vardı şimdi onlar da ikinci el almıyor. Herkes sıfır alıyor. Ürünün nakliyesiyle uğraşmıyor. Sıfır makineye göre %70 indirim yapıyorum. Sıfırı 3000 lira olan makineyi ben 700 liraya satıyorum. Buna rağmen alım yok, bazen zararına bile satıyorum. Eskiden yukarı mahallede çevik kuvvet vardı. Onlardan da müşterimiz vardı ama şimdi onlar da gelmiyor. Bir de öğrenci öğrenciye devrediyor. Cumartesi günü yukarı mahalleden bir makine aldım. 13 senedir aynı evde 5 öğrenci aynı makineyi birbirine devretmiş. En son devir alan hukuk öğrencisi mezun olunca bana sattı. İnternet üzerinden satışlar da bizi olumsuz yönde çok etkiledi.”

Her gün umutla geliyoruz, siftahsız dönüyoruz

Duman, bu durgunluğun maddi ve psikolojik etkilerini ise “Depom şu anda hemen hemen dolu. Burası kira, hep cepten harcıyoruz. Kapatıp gitsen ne yapacaksın. Boş duramazsın. Sabahları dükkanı açasım gelmiyor. Her gün şahsi masrafım ne kadar sıkarsam sıkayım en az 50 lira. Dün cebimde 500 lira vardı. O parayı dün akşam kredi kartı borcuma yatırdım. Cebimde şu anda 5 lira var. Kredi kartlarından geçiniyoruz. Her gün umutla geliyoruz, siftahsız dönüyoruz. Yine de dükkanımı kapatmayı düşünmüyorum. Bağlasalar evde durmam. Bu sene ekime kadar işler bizim için durgun seyredecek gibi görünüyor. Öğrencilerin gelmesini dört gözle bekliyorum,” diyerek ifade ediyor.

Veresiye defterim kabardı, kimseden paramı alamıyorum

Üsküdar’da başka bir ikinci el alım-satım dükkanının sahibi olan Mehmet Özdemir pandemiden önce işlerinde bir sıkıntının olmadığını, pandemiden sonra ise satışların yok denecek kadar azaldığını söylüyor. Normalde nakit olarak çalıştığını fakat salgın sürecinde tanıdıklarının vasıtasıyla gelen kişilere veresiye mal sattığını, 40 bin liranın üzerinde alacağı olduğunu ama bu meblağı kimseden alamadığını dile getiriyor. Özdemir, “Malı veresiye verdiğim kişiler bana, evimin faturasını ödeyemedim, elektriğim kesildi gibi nedenlerle alacağımı vermiyorlar. Eskiden bir kişiden ödeme almadığın zaman önceki yaptığın işler onu amorti ederdi. Artık ödeme alamadığın zaman onu amorti de edemiyorsun. Direkt maddi olarak içeri giriyorsun.” diyor.

İnternetten satışlar esnafı olumsuz etkiledi, esnaf internetteki tehlikeye dikkat çekiyor

Özdemir, Aziz Duman’ın da belirttiği gibi internet üzerinden satışların işlerini olumsuz etkilediğini söylüyor. “Bu satış platformlarının vatandaşa faydası yok. 500 liraya bir makine için anlaşmış diyelim. Nakliyesiyle bu miktar 700 lirayı bulacak. Ben zaten 500 liraya 1 yıl garantili mal veriyorum. O platformlardan aldığına da güvenemiyorsun. Çok fazla sahte ve bozuk mallar satılıyor. Bir makinenin hasarlı olup olmadığını vatandaş anlayamaz ama ben gidince anlarım,” diyerek internetteki tehlikeye dikkat çekiyor ve vatandaşın esnaftan alışveriş yapmasını istiyor.

Devletten bir yardım göremedim, görecek gibi de değilim

Özdemir, süreç içerisinde devletten yeterli kadar destek alamadığından dertli. Şikayetlerini ve beklentilerini şu sözlerle ifade ediyor:

“Devletten kredi aldım. Bugün öteleyeyim desem her aya 500 lira faiz koyuyor. Bu faiz oranları da alınan miktara göre değişiyor. Bunu yapan da bir devlet bankası. Ben bu dükkana 3250 lira kira veriyorum. Bağkur, vergiler, eleman, faturalar derken aylık giderim 8000 lirayı buluyor. Giderim çok, gelirim az. Devlet bana hafta sonu dükkanını kapat dediğinde kapatıyorsam devletin dükkanımı bir şekilde döndürmesi gerekiyor. Sosyal devlet olmak bunu gerektirir. Devlet yardım etmek istiyorsa yapılandırmaları ertelesin. Yapılandırmayı alıyorlar fakat eğer ödemezsem bozacaklar. Burada yardım nerede? Devletten bir yardım göremedim, görecek gibi de değilim.”

Selimiye mahallesi sakinleri: Çocuk Kütüphanesi kapanmasın

Bir zamanlar en fazla çocuk kütüphanesine ev sahipliği yapan Üsküdar’da kütüphaneler sırayla Belediye’ye devrediliyor. 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk Kütüphanesi, Çinili Çocuk Kütüphanesi ve Mihrimah Sultan Çocuk Kütüphanesi’nin ardından Selimiye Çocuk Kütüphanesi de Üsküdar Belediyesi’ne devredildi. Selimiye sakinleri kütüphanenin geleceğiyle ilgili endişeli. Mahalle Muhtarı Haluk Yege ise kütüphanenin korunacağına dair Belediye Başkanı’ndan söz aldığını belirtti.

Pandemi ruh sağlığımızı nasıl etkiledi?

Son bir yıl hepimiz için zor geçti. Covid-19’la hayatımıza giren uzun bir izolasyon dönemi, yaşadığımız kayıplar, ardından gelen maddi zorluklar hiç de kolay değildi. Devam eden pandemi koşullarında sağlığımızı korumak için evdeyiz. Peki ruh sağlığımız ne durumda? Uzman Psikolog ve Aile Danışmanı Yasemin Yılmaz Çekli’yle konuştuk.

Pandemi koşullarının psikolojik sağlığımızı da etkilediğine dikkat çeken Yılmaz şunları söylüyor: “Virüs yaşantımızı sağlığımız açısından iki şekilde yoğun bir biçimde etkiledi. Birincisi doğrudan yaşadığımız bedensel sağlık problemleri, ikincisi ise salgından dolayı yaşanılan ve artış gösteren bazı ruhsal rahatsızlar; kaygı bozukluğu, panik atak, depresyon, obsesif kompulsif bozukluklar.” Asla yalnız olmadığımızın altını çizen Yılmaz, bir uzmandan yardım almanın önemini vurguluyor.

 

Sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Uzman Psikolog ve Aile Danışmanı Yasemin Yılmaz Çekli. Çocuk-ergen-aile terapisi ve bireysel terapi alanlarında yüz yüze ve online seanslarla danışmanlık hizmeti vermekteyim.  

Son bir yılda pandeminin de etkisiyle hayatımız nasıl değişti? Kaygı seviyemiz arttı diyebilir miyiz?

Geçirdiğimiz bu bir yılda hayatımız pek çok açıdan değişti. Tüm dünyaca belirsiz bir sürecin içerisine girdik. Pandemi döneminde virüsün biyolojik etkileri beraberinde psikolojik ve davranışsal etkileri de getirdi. Kişiden kişiye farklılık gösterse de genel olarak herkeste kaygı seviyesinin arttığını gözlemliyorum. İnsanlar virüse yakalanma korkusu ya da sevdiklerine bulaştırma endişesi yaşarken aynı zamanda gelecek endişesi, maddi zorluklar ve sosyal izolasyon gibi bazı problemlerle de karşı karşıya kaldılar. Birçok açıdan hayatın bu kadar sekteye uğraması haliyle insanlarda kaygı ve panik durumu oluşmasına neden oldu.

Er ya da geç her şeye uyum sağlıyoruz. Bir yıl önceye kıyasla hayat tamamen değişti diyebiliriz. Sizce adaptasyon sürecimiz nasıldı? 

Daha önce tecrübe etmediğimiz bir pandemi süreciyle karşı karşıya kaldık. Bir anda çok yoğun tedbirlerin alındığı, sokağa çıkma yasakları, online eğitim, uzaktan çalışma gibi kavramların hayatımıza girdiği bir dönemi tecrübe etmeye başladık. Bunlarla yaşamayı zorunlu olarak öğrendik ama hala uyum sağlamakta zorlanıldığını düşünüyorum. Kısıtlamaların çok üst seviyede olduğu zamanları bir şekilde atlatmışken normalleşme süreciyle başka bir yaşam şekline alışmaya çalışıyoruz. Halen pandemi sürecindeyiz, eski hayatımıza, alışkanlıklarımıza ve rutinlerimize dönemiyoruz. Süreç içerisinde kısıtlamalar, yasaklar değişiyor, yeni durumlar oluşuyor. Oluşan yeni durumlara alışmaya çalışıyoruz. Sürekli değişen durumlarla adaptasyon sürecimizde değişiyor, belki kimi insanlar uyum sağlamakta salgının ilk başlarındaki kadar zorlanmıyor, kimi insanlar da salgın uzadıkça uyum sağlamakta daha çok zorlanıyor.

Pandemi döneminde sağlığımızı korumak için elbette “evde kal” çağrısına uyuyoruz. Ancak mental sağlığımız ikinci planda kalıyor olabilir mi? Evde kalmak psikolojimizi nasıl etkiledi?

Virüs yaşantımızı sağlığımız açısından iki şekilde yoğun bir biçimde etkiledi. Birincisi doğrudan yaşadığımız bedensel sağlık problemleri, ikincisi ise salgından dolayı yaşanılan ve artış gösteren bazı ruhsal rahatsızlar; kaygı bozukluğu, panik atak, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk gibi. Evde kalmak bedensel olarak bizi virüsten korusa da ruhsal açıdan bazı sıkıntıları beraberinde getirdiğini söyleyebiliriz. Pandemi öncesinde ruh sağlığına ilişkin sorunlar yaşayan kişilerde bu sorunların şiddetlendiğini, ruhsal anlamda sorun yaşamayan kişilerdeyse bazı psikolojik sorunların geliştiğini görüyoruz. Elbette ki şu anda öncelik bedensel anlamda sağlığı korumak ama ruh sağlığını da göz ardı etmemeliyiz. 

Verilere göre Üsküdar’da 53.436 kişi 65 yaşın üstünde. En fazla kısıtlamaya maruz kalanlar da yine aynı yaş grubu. Bunları göz önüne aldığımızda, daha çok etkilendiler diyebilir miyiz?

Salgın başladığından beri en sık duyduğumuz cümlelerden biri 65 yaş üstü bireylerin en riskli grup olduğu. Güncel haberleri takip eden 65 yaş üstü bir birey, elbette ki sağlık açısından daha fazla belirsizlik, kaygı ve endişe yaşamaya başlıyor. Sağlığı açısından böyle bir kaygıyı yaşarken aynı zamanda kısıtlamalar dolayısıyla yaşadığı sosyal izolasyon dünya ile ilişkisini zayıflatırken, yalnızlık duygusunu da artırıyor. Sosyal etkileşimin kaybolması bilişsel uyarımda da azalmaya neden olduğundan bu yaş grubunda, demans rahatsızlıklarının artmasına ya da salgın öncesi var olan zihinsel bazı yetersizliklerin daha da ağırlaşmasına sebep olabiliyor. Dolayısıyla bu yaş grubundaki bireyler pandeminin psikolojik etkilerine de daha açık diyebiliriz.

Özellikle Üsküdar gibi merkezi bir semtte kalabalık kaçınılmaz. Şehir hayatının üzerimizde etkileri hakkında ne söylersiniz?

Kalabalık şehir yaşamı insanlara belli açılardan çeşitlilik ve konfor alanı sağlasa da stresli bir yaşamı da beraberinde getiriyor. Kişiler gürültü, karmaşa, trafik derken ruhsal yönden daha mutsuz, stres seviyesi yüksek, tahammül seviyesi düşük insanlara dönüşebiliyorlar.

Çocuklar ve gençlerin durumunu nasıl değerlendirirsiniz? Pandemi, gelişim döneminde olan çocukların geleceğini şekillendirecek kuvvette midir?  

Çocuk ve gençlerin mevcut düzenlerinin de oldukça değiştiği bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte ebeveynlerin tutumu aşırı kaygılı, titiz, koruyucu ve abartılı panik hissi içeriyorsa çocuk ve gençlerin de ruh sağlığı olumsuz etkileniyor. Online eğitimle beraber okul ortamından uzaklaşan çocuk, akran etkileşiminden de mahrum kalıyor. Çocukların ruhsal, akademik ve sosyal gelişimlerinin sekteye uğramaması için aile içi rutinlerine dikkat etmek oldukça önemli. Ebeveynlerin tutumları ve bu süreci nasıl yönettiklerine bağlı olarak çocuk ve ergenlerin ruh sağlığı değişiklik gösterecektir. Zor bir dönemden geçiyoruz ve bu sürecin gelişim döneminde olan çocukların geleceğine etkisi olması da kaçınılmaz.

Travmaların genetik olarak aktarıldığını düşünürsek, bu günlerde baskıladığımız ya da maruz kaldığımız duygular gelecek nesli toplumsal düzeyde etkiler mi, gelecek neslin şekillenmesinde ne ölçüde rol oynar? 

Pandemi, insanların ruhsal açıdan travmatize olduğu süreçleri de içerdiğinden etkilerini uzun süreli yaşayacağımızı düşünüyorum. Şimdi belirsiz bir durumdayız, ne kadar sürecek, nasıl son bulacak bilemiyoruz ama toplumsal düzende ve beklentilerde değişiklikler olacağını öngörebiliyoruz. Bunun da gelecek nesile nasıl yansıyacağını ve ne ölçüde etkili olacağını yaşayıp göreceğiz.

Covid-19’la birlikte hayatımıza yerleşen stres ve kaygıyla baş etmek için önerileriniz nelerdir?

Kontrol edebildiğimiz durumlara odaklanmak, kaygı ve stres düzeyimizi de kontrol etmemize neden olacaktır. Hijyen kurallarına dikkat etmek, bağışıklığımızı güçlendirmek, sosyal mesafeye dikkat etmek kontrol edebildiğimiz durumlarken, salgının nasıl yayıldığı, nasıl ilerleyeceği ya da nasıl biteceği gibi konular kontrolümüz dışındaki konular olduğundan kaygı seviyemizi de artırır.

Bedensel hareketsizlik stresi ve strese bağlı tepkileri artırmaktadır. Bu nedenle kalabalık olmayan yerlerde kısa yürüyüşler yapmak, temiz hava almak ruh sağlığını korumak ve psikolojik iyioluş açısından oldukça önemli.

Virüsle ilgili güvenilir kaynaklardan bilgilendirme almak ve gelişmeleri takip etmekte kaygı seviyemizi kontrol altında tutmaya yardımcı olacaktır. Sürekli virüsle ilgili haberleri takip etmek endişelerimizi, stres seviyemizi artıracağından günlük yaşantımızın akışını etkilemeyecek şekilde haberdar olacak kadar kendimize sınırlar koymak kaygı havuzuna dalmaktan alıkoyacaktır.

Zor ve bilinmez bir dönemden geçiyoruz ama yalnız değilsiniz. Dünya üzerinde her insan bu virüsle ve pandemi süreciyle mücadele halinde. Yalnız olmadığınızı ve bu durumun geçici olduğunu kendinize hatırlatmaya ihtiyacınız var. Bu süreçte kendinize şefkatle yaklaşmaya, işinize ya da hayatın akışına konsantre olamadığınızda kendinize yüklenmemeniz gerektiğini unutmayın.

Kendinizce her baş etme yolunu denemiş ve işin içinden çıkamayacak kadar sıkışmış hissediyorsanız pandeminin hayatımızda yaygınlaştırdığı şeylerden biri de online terapiler, bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin. 

Üsküdarlılar kütüphaneme dokunma diyor

Üsküdar, İstanbul’da en çok çocuk kütüphanesine sahip ilçeydi, artık değil. Çinili Çocuk Kütüphanesi’nden sonra Mihrimah Sultan Çocuk Kütüphanesi de Üsküdar Belediyesi’ne devredildi, kapılarıysa kilitli. Şimdilerde Selimiye Çocuk Kütüphanesi’nin de belediyeye devredileceği, gençlik merkezi ya da sıbyan mektebine dönüştürüleceği konuşuluyor.

Bahsi geçen bu devir işlemi gerçekleşirse Şemsipaşa İlçe Halk Kütüphanesi’ne bağlı Selimiye’nin çocuk kütüphanesi de tarihe karışacak gibi gözüküyor. Hatırlatmak gerekirse kütüphane, imparatorluğun reformist padişahı III. Selim tarafından 1801-1805 yılları arasında Sıbyan Mektebi olarak tasarlanmış. Daha sonraki süreçte Vakıflar İdaresi tarafından 1969 yılında çocuk kütüphanesi, 1976 yılında da halk kütüphanesi olarak kapılarını açmış. 2012’den bu yana Kültür Bakanlığı’nca çocuk kütüphanesi olarak hizmet veriyor. Selimiyeliler devir işlemine itiraz ediyor. Mahallenin muhtarı Haluk Yege, kütüphanenin eskisi gibi kalması için imza kampanyası başlattı. 

Mevzuata göre çocuk kütüphanesi; il veya ilçe halk kütüphanesine bağlı olarak on dört yaşına kadar olan çocuklara ayrı bir binada hizmet veren kütüphanelerdir. “Kütüphanelerin işlevi” başlığı altındaki maddeyi yeniden hatırlatalım, şayet böyle bir karar varsa umulur ki geri dönülsün: “Başta çocuklar olmak üzere, bölge halkında okuma kültürü ve kütüphane kullanma alışkanlığı yaratır ve güçlendirir.”

Son söz ise Selimiye’deki kütüphanenin “çocuk” kalacağını her fırsatta dile getiren Sayın Başkan Hilmi Türkmen’e. Sizi boyama kitabı, çocuk romanı ve resimli kitaplarla Selimiye Kütüphanesi’ne bekliyoruz…

Selimiye Çocuk Kütüphanesi’ni kapatmayın!

Esin İrlan: “Kütüphaneye asıl şimdi ihtiyaç var!

İstanbul’da örnek olan Selimiye Çocuk Kütüphanesi’nin kapanması çocuklara büyük haksızlık olur! Burada etkinlik yaptırdığım zamanlarda görüyordum ki, bu kütüphane onların özgürce var olabildikleri en önemli kültürel alan. Pandeminin açtığı yaraları sarmak için asıl şimdi Selimiye Çocuk Kütüphanesi’nin var olması gerekiyor. Benim kızımın da çok sevdiği Selimiye Çocuk Kütüphanesi’ni kapatmayın!

Burçak Öksüz Doğan: “Burası, çocuklar için kütüphaneden çok fazla anlam taşıyor.”

Altı yaşındaki kızım için kütüphaneden öte bir yer ve değer Selimiye Çocuk Kütüphanesi. Kızımın ilk üye olduğu ve sonrasında kitapları kendi seçip görevlilere giderek ‘kimlik beyanında’ bulunduğu, onun ve bizim adımıza özel bir mekân. Tarihi olmasının yanı sıra mahalle içerisinde kalması, yürüme mesafesinde olması kızımın eğlence ve bilgi hazinesine adımlarla ulaşması açısından oldukça değerli. Ayrıca yapılan etkinlerle çocuklar için kütüphaneden de öte. Giriş katındaki yap-bozlar, ahşap oyuncaklar kitap sevgisine geçiş anlamında güzel bir adımdı. Kışları çocukların gideceği yerlerin az olması düşünülürse sıcak ve kültürel bir eğlence mekânıydı. 

1969’da Vakıflar İdaresi’nce çocuk kütüphanesi olarak düzenlendi

9 Şubat 2020 tarihinde, Gazete Üsküdar’da yayımlanan bir yazı vardı: Bu kütüphanelerde hep çocuklar var! İlgili yazıdaki bölüm şöyleydi: Selimiye, imparatorluğun modern yüzü ki bu hâl bugün de kısmen devam ediyor. 26. Osmanlı sultanı III. Selim için inşa edilen ve onun adıyla anılan külliyede iki kütüphane var: İbrahim Hakkı Konyalı Kütüphanesi ve Selimiye Çocuk Kütüphanesi. 1805’te sıbyan mektebi olarak tasarlanan yapı, 1969 yılında Vakıflar İdaresi’nce çocuk kütüphanesi olarak düzenlenmiş. 2012 yılı bu kütüphane için önemli bir tarih olur çünkü “Çocuk Kütüphanelerini İyileştirme Projesi” kapsamına alınır. Buna uygun olarak; iki kattan müteşekkil binanın giriş katı okul öncesi yaş grubu için düzenlenir, üst kat ise çocuk ve genç bölümleri yapılır. 13 bin kitap ve 12 adet süreli yayına sahiptir. Çeşitli çocuk etkinliklerinin yapıldığı kütüphane, resmî tatil günleri hariç her gün 09.00-19.30 arası sizleri bekliyor. 

Editör notu: Bu haber-röportaj yayınlanmadan önce Üsküdar Belediyesi’ne iddialara ilişkin cevap hakları için iletişime geçtik. Kendileri konu ile ilgili tarafımıza dönüş yapacaklarını belirtseler de bir geri dönüş olmadı. Bu haber-röportaj yayımlandıktan sonra cevap vermek isterlerse, cevaplarını haberimize ekleyeceğimizi duyururuz. 

Üsküdar’ın kadın esnafları: Kadınlar isterse her şeyi başarabilir

Üsküdar’da esnaflık yapan kadınların hikâyelerini dinledik. Esnaf olmanın zorluklarını ve bu işe nasıl başladıklarını anlattılar. Hikayelerini anlatan esnaf kadınlar, diğer kadınlara tavsiyeler verirken kadınların aslında her işi yapabileceklerine de değindiler. Üsküdar’da sanat merkezi olarak bilinen Aşağı Yukarı Sanat’ın kurucularıyla da görüştük. Üsküdar’ın sanat anlayışını sorduğumuzda ”Burada geleneksel sanat anlayışı var, bizlerin de var olduğunu göstermek istedik.” dediler.

Emine Balcı ve Ailesi

Emine Balcı, 43 yaşındayım. Lise mezunu üç çocuk annesiyim. Bir kızım iki oğlum var. Kızım üniversiteyi bitirdi. Ortanca oğlum bu yıl üniversiteye başlayacak.  En küçük oğlum ise 8. sınıfa geçti. 2 yıldır açık olan bir işletmeye sahibiz. Açılışımıza Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’de geldi. Burayı açarken KOSGEB’den Kadın Girişimci Desteği aldım.

“Tam olarak hikayeniz nasıl başladı, kadın esnaf olmak nasıl?” sorusuna Emine Balcı şöyle cevap veriyor:

“Eşim eskiden taksiciydi, çok sıkıldığı için başka bir iş yapmak istedi. Ben de ona destek oldum ve burayı açtık. Aslında benim bu yola çıkmaktaki amacım organik ürünler satmaktı. Biraz piyasa araştırması yaptım ve bu araştırma sonucunda o işten para kazanılmayacağını düşündüm. Bu yüzden küçük küçük ev yemekleri yapmaya karar verdim. Kadın esnaf olmanın aslında çok bir zorluğu yok.  Belki de ben eşim ile birlikte çalıştığım için bana öyle geliyor.”

Çevrenizden herhangi bir tepki aldınız mı?

“Komşularımdan herhangi bir tepki almadım aksine beni bu işe girerken tadilat ve açılış aşamalarında desteklediler. 25 yıldır bu mahallede yaşadığım için tüm esnafları tanıyorum bu yüzden de hiç kötü bir tepki almadım. Akrabalarımdan bahsedecek olursam ‘yapamazsın, bu erkek işi’ gibi cümlelere maruz kaldım fakat insanların ne dediği benim için çok önemli değil. Bu yaşıma kadar yapabileceğimin en iyisini yapmaya gayret ettim. Eşim çok destek oldu burayı açarken bana ‘bu işin üstesinden biz kalkarız.’ dedi. Eşimin desteği ile burayı açtık.”

Çocuklarınız ile yeteri kadar ilgilenebiliyor musunuz?

“Benim çocuklarımın hepsi büyük olduğu için herhangi bir sorun yaşamadım. En küçüğü 14 yaşında bu yüzden onlar kendi başlarının çaresine bakabiliyorlar. Çocuklar küçük olsa gerçekten çok zor olurdu benim için. Şu anda ben çocuklarımla yeteri kadar ilgilenebiliyorum aslında sürekli benim yanımdalar sabah okula gidiyorlar gelince de burada yemeklerini yiyorlar. Depo kısmında da çocukların ders çalışabilmesi için bir alan var. Sonra da akşam hep birlikte eve gidiyoruz böylelikle aile bağlarımız kopmamış oluyor.”

’’Kadınlar eğer isterlerse her şeyi başarabilirler’’

Emine Balcı, Aşikar Kafe’nin sahibi

Pandemi sürecinde oldukça zorluk çektik’’

Çalışmak size ve hayatınıza ne kazandırdı, sorusuna Balcı şöyle açıklıyor:

“Ben aslında hobi maksatlı çalışmak istiyordum. Şu anda ise işler buraya kadar geldi. Çok yoruluyoruz, ek bir elemanımız yok, maddiyattan ötürü yeni birini de alamıyoruz. Kız kardeşim ile birlikte yemekleri yapıyoruz. Eşim de servis, bulaşık ve alışveriş gibi işlerde bizlere yardım ediyor. Bana kattığı şey ise ‘her zorluğun arkasında bir kolaylık vardır’ düşüncesi. Mücadele etmeyi öğretti. Sabırlı bir insandım bu iş sayesinde daha çok sabırlı olmayı öğrendim. Yeni insanlar tanımak çok güzel. Ben insanlara yardımcı olmayı çok severim. Hiç pişman olmadım iyi ki de bu işe girmişiz diyorum. Kadınlar eğer isterlerse her şeyi başarabilirler. Kimsenin ne dediğine bakmadan kendi doğrularında ilerlesinler. Ben şanslıyım çünkü benim eşim beni her konuda destekledi. Bizler dışarıda çok yemek yiyen bir aile değiliz. Evde biz nasılsak burada da aynıyız. Hatta daha çok özen gösteriyoruz çünkü başka insanlara hizmet veriyoruz. Evde sadece eşinden ve çocuklarından sorumlusun burada ise herkesten.’’

Özlem Teker, Labella Butiğin sahibi

Özlem Teker, 38 yaşındayım. Butiği 5 senedir işletiyorum. Bekarım ve 11 yaşında bir oğlum var. Oğlumla beraber yaşıyorum. Daha öncesinde ise kurumsal firmalarda çalıştım. Şu anda da kendi işimi yapıyorum. Kendi birikimimle ve ailemin desteği ile burayı açtım.

Özlem Teker’e yaşadığı zorlukları sorduğumuzda yaşadığı zorlukları şöyle açıklıyor:

“Tadilat gibi erkeğin yapacağı bazı işlerde zorluk çekebiliyorsunuz ama kadınlar da erkekler gibi aslında her işi yapabilir. Burası benim babamın yeriydi. Babam artık işletmek istemediğini söyleyince ben bu dükkanı devralarak butiğe çevirmeye karar verdim. Ailem butiği açma kararını alınca beni destekledi. Onların desteği ve kendi birikimim de sayesinde burayı açtım. Şu anda da her işi kendim yapıyorum. Bir gün mal almaya gidiyorum, diğer gün bankaya gidip işlerimi hallediyorum.”

Özlem Teker’in Bağlarbaşı’ndaki Butiği

Bulunduğunuz çevre tarafından nasıl karşılanıyorsunuz?” diye sorduğumuzda ise şöyle açıklama yapıyor:

“Kadın esnaf olduğumuz için erkeklerin bakış açısı bazen değişebiliyor ama verdiğiniz tepki ile bu değişebilir tabii ki. Esnaf olmak çok iyi bir şey birinin başı sıkışsa diğer esnaflar ona koşuyor. Bağlarbaşı’nın esnaflık anlayışını bu yüzden seviyorum.”

Çocuğunuzla yeteri kadar ilgilenme fırsatınız oluyor mu?

“Ben ilgili bir anneyim her şeyi plan ve program çerçevesinde yürüttüğüm için oğlum ile bir sıkıntı yaşamadım. Daha önce yönetici asistanlığı yaptığım için oradan gelen bir disiplin alışkanlığı var.”

“Hür ve özgür hissediyorum

 “Başkasının işinde çalıştığın zaman belli saatleri var. Ve o saatlerde çalışmak zorunda kalıyorsun. Sevmediğin bir ortamda çalışmak zorunda kalabilirsin veya yöneticini sevmeyebilirsin ama çalışmak zorundasındır. Kendi işine ise severek geliyorsun saat 8.30 da işte olacağım diye bir kural yok çünkü kendi işin. Bu yüzden de kendimi hür ve özgür hissediyorum. Herkes kendi işini kendi imkânları doğrultusunda yapmalı. Ufaktan da olsa bir yerden başlamalı.” sözlerini ifade ediyor.

Pandemi süreciniz nasıl geçti, ne gibi sorunlar yaşadınız ve insanların pandemi sürecinde alışveriş etme oranı ne düzeyde arttı veya azaldı? Kısaca anlatabilir misiniz?

 “Pandemi sürecinden dolayı 17 Mart’ta mağazayı kapattım. 2 Haziran’da açtım. Yasaklar bitince o süreçte maddi ve manevi olarak zor geçti. Alışveriş olarak Instagram’dan satış yaptık tabii ki. Ödemeler konusunda sıkıntı yaşadık ama bir şekilde atlattım. Esnaf kredisi ile biraz daha rahatladık.”

Milli Sporcu Seda Kaya

Selin Kaya, 29 yaşındayım. İstanbul Okan Üniversitesi’nde Mimarlık ve Turizm işletmecilik okudum. İstanbul’da tek yaşıyorum. Ailem ise İzmir’de yaşıyor. 14 aydır burayı işletiyorum. Milli sporcuyum, satranç oynuyorum.

 “Benim burayı açmamdaki temel sebep tecrübe edinmekti.
Selin Kaya’ya kadın esnaf olmak nasıl?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap şöyle oluyor:

“Kadın esnaf olmanın artıları da var eksileri de var. O da bu yolda rastladığınız insanlara bağlı. İyi tarafı kadın olduğunuz için bazı noktalarda yardımcı olmak isteyenler oluyor. Bir dükkân açtığınızda her gün aslında farklı bir sıkıntı ile karşı karşıya kalırsınız örneğin bir gün elaman kaçar ya da dükkânı su basar gibi… Kadın olarak ve tek başına bir yer işletmek zor. Onun dışında çok cinsiyetçi bir yaklaşımda bulunmuyorum. Herkes her şeyi yapabilir düşüncesindeyim.”

“Kadınların daha temiz ticaret yaptığını düşünüyorum

Kadın esnaf olmak ile erkek esnaf olmanın farkları nedir?” sorusuna şöyle diyor:

“Benim burayı açmamdaki temel sebep tecrübe edinmekti. Kendimi denemek istedim.  Çok büyük sorumluluklarım olmadığı için bu güç bende vardı. İşin içine sorumluk girince işler değişiyor tabii ki. Benim bir korkum yok çünkü herhangi bir sorumluluğum yok. Aslında benim buradaki amacım ticaret ile uğraşmak. Bence bunun kadını erkeği olmaz ve erkeklere göre daha iyi idari edebildiğimizi düşünüyorum. Genelde erkek esnafların kadın esnaflara göre daha çok borcu olur. Kadınların ise daha sistemli çalıştıklarını düşünüyorum. Kadınların beyin ve işleyiş yapısı erkeklere göre farklı. Kadın olarak daha titiz ticaret yaptığımızı düşünüyorum.”

Seda Kaya, Üsküdar’daki bi’boyoz’un sahibi

Esnaflık yaparken yaşadığınız herhangi bir zorluk var mı?

“Konuşmak için ya da iki muhabbet etmek için gelen gidenler zamanında oluyordu. Bunun gibi şeyler oldu ama hiçbiri ciddi bir boyuta taşınmadı. İlk zamanlar daha çok oluyordu şimdiler de ise burada artık belli bir arkadaş çevrem olduğu için yaşamıyorum.” sözlerini ifade etti.

Diğer kadınlara tavsiye olarak ne söylemek istersiniz?

“İnsanlık ölmedi

“Bir insan bir şeyler yapmak ve denemek istiyorsa mutlaka denemeli çünkü hayat kısa. Kadınların korkusu yersiz bir korku aslında bakarsanız esnaflıkta çok güzel dostluklar da kurabilirsiniz. Türkiye’de kadın cinayetleri artmış olabilir ama bu olaylar bir şeyleri yapmaya engel değil. İnsanlık henüz ölmedi.”

Pandemi sürecinde ne gibi sıkıntılar yaşadınız?

“2 ay kapalıydık. Bu yüzden sıkıntı çektik Devletten’de gerekli desteği görmedim. 1 Haziran tarihinde burayı tekrar açtık. İnsanların açıldığımızı anlaması temmuzun sonuna doğru oldu.”

Hayrunnisa İstekli

Hayrunnisa İstekli, 52 yaşındayım. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum. 4 çocuk annesiyim. Acıbadem’de yaşıyorum. Üsküdar’da ise Sahhaf dükkanım var. Burayı 2 senedir işletiyorum.

Burayı açmaya nasıl karar verdiniz, kadın esnaf olmak nasıl?

“Çocukluk hayalimdi’’

“Benim eşim Sahaf neredeyse 30 yıllık mazisi var. Eşimin Sahaf olmasının verdiği bir cesaretle hem de kitapları çok sevmemin verdiği cesaret ile burayı açtım. Kitapları çocukluğumdan bu yana hep çok sevmişimdir. Sahhaflar’daki o büyülü dünya beni bir hayli cezbederdi. Kadın esnaf olmak veya kadın girişimci olmak gözüyle bakmadım bu olaya benim neslimin tabiri ile biz buna daha çok, ekmek parasının peşinde ve çocukluk hayalini birleştirip böyle bir işe cesaret etmiş olan insan diyoruz.”

Hayrunnisa İstekli, Üsküdar’daki Hezarfen Sahaf’ın sahibi

Çevreniz Sahaf olmanızı nasıl karşılıyor, dediğimizde şunları dedi:

“Hiç olumsuz bir tepki almadım her şey olması gerektiği gibi. Aksine ‘Ne hoş kadın bir sahaf ile karşılaşmak’ gibi güzel tepkiler aldım. Benim çocuklarım büyüdüğü ve kendi başlarının çaresine bakabildikleri için burayı açmamda hiçbir engel yoktu. Eğer tavsiye vermem gerekecekse çocukları ihmal etmek pahasına bir yer açılmasını doğru bulmuyorum. Ben şu anda yaptığım işi çocuklarım küçükken yapmak istemezdim netice itibariyle bana ihtiyaçları vardı. Çocuklarım belli bir mecraya girdiler bağımlılık oranı da ortadan kalktı.”

Çocuklarınız bu durumu nasıl karşılıyor?

“Kadınlara tavsiyem kaliteli kitaplar okusunlar

“Çocuklarım da oldukça memnunlar annelerinin böyle bir yeri işletiyor olmasından. Çocuklarım için burası onları geliştirmek açısından büyük önem taşıyor. Kadınlara tavsiyem kaliteli kitaplar okusunlar kendini geliştirsinler.”

Pandemi süreciniz nasıl geçti, ne gibi sorunlar yaşadınız ve insanların pandemi sürecinde kitaplara olan ilgisi arttı mı, biraz anlatabilir misiniz?

“Karantina süresince dükkanı açamadım. Hatta tedbir amaçlı yasak kalktığında da açmadım. Yani mart ortasından haziran ortasına kadar 3 ay kapalıydık. Sonra ilk zamanlar birkaç saatliğine açtım, şimdi de öğleden akşam yediye kadar açıyorum dükkanı. Dolayısıyla elden satış imkanı olmadı ama İnternet üzerinden önceki dönemlere kıyasla daha fazla satış yaptım. Çok tatmin edici oranda olmasa da evde kalan insanımız bir nebze daha fazla kitaba yöneldi diye düşünüyorum.”

Aşağı Yukarı Sanat Ekibi

Birazcık kendinizden bahseder misiniz?

Deniz Aslan, 36 yaşındayım Görsel iletişim Tasarımı mezunuyum. 20 yıldır resim yapıyorum. Çocuk kitaplarının resimlerini çiziyorum. Aşağı Yukarı Sanat kurucularından bir tanesiyim. Burayı arkadaşım ile birlikte kurduk.

Aşağı Yukarı Sanatı nasıl kurdunuz, burada neler yapıyorsunuz, Üsküdar’ı terci etme sebepleriniz nedir açıklayabilir misiniz?

Deniz Aslan

“Biz burayı geçen yıl Ağustos ayında kurduk. Buranın amacı farklı alanlarda olsan insanlar ile bir şeyler yapabilmek, üretmek ve paylaşmaktı. Burası bu şekilde kuruldu. Tiyatro, sineme, psikoloji, el sanatları, geleneksel sanatlar, müzik gibi farklı alanlarda burada çalışmalar yaptık. Burada çocuklar için de çalışmalar yapmaktayız. Bizler Üsküdarlıyız bu yüzden Üsküdar’ı tercih ettik. Ben 2008 yılında ilk atölyemi Üsküdar’da açtım.”

Kadın olarak bir zorluk yaşıyor musunuz sorusuna:

“Bir kadın olarak herhangi bir zorluk yaşamıyorum.”

Fatma Yücel

Fatma Yücel, 30 yaşındayım 22 yaşından bu yana Üsküdar’da esnaflık yapmaktayım. Arkadaşım Deniz ile birlikte kendi markamızı yarattık.

Buraya ağırlık olarak hangi kesim geliyor sorusuna şöyle söylüyor:

“Ağırlık olarak buraya genç kesim geliyor. Üniversite ve lise ağırlıklı, fakat 40-45 yaş kesimimiz de mevcut.”

Fatma Yücel ise Kadın olarak bir zorluk yaşıyor musunuz sorusuna:

“Kadın olarak avantajlarımız ve dezavantajlarımız var. Biz buraya gelirken belli eşit şartlarda geliyoruz, fakat eve gidince yemek yapmak gibi sorumluluklarımız var.”

Sizce neden Üsküdar sorusuna da şöyle diyor:

“Üsküdar’da çok köklü bir gelenek var. Üsküdar zor bir yer ve Üsküdar’ın çok fazla kodu var. Geleneksel anlayışını yıkmak için biz de burada olduğumuzu belirtik bu çalışmayla. Burada yaşadığımız için yatırımı kendi mahallemize yapmak istedik.”

Pandemi sürecini nasıl geçirdiniz, eğitimlere devam edebildiniz mi?

“İlk hastanın açıklandığında biz hızlı bir toplantı yaptık ve yüz yüze faaliyetlerini durdurma kararı aldık. Modelimizi değiştirdik ve online geçiş yaptık.”

Ebrar Kılınç

Ebrar Kılınç, 25 yaşındayım Felsefe mezunuyum. Fotoğrafçıyım ve müzik ile uğraşıyorum. Aşağı yukarı sanatta 2 haftadır çalışıyorum.

Bu proje hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Üsküdar’da böyle bir merkez olduğunu duyunca buraya eğitimleri almaya geldim. Daha sonrasında ise burada çalışma fırsatını elde ettim. Üsküdar’da bu merkezin olması çok kıymetli çünkü geleneksel sanat anlayışı var. Alternatif bir sanat üretilemez gibi bir algı söz konusu.”


Yapılaşma tehdidi altındaki Validebağ Korusu için çözüm ne?

Validebağ Korusu’nun yapılaşmaya açılma tehdidine karşı uzun süredir hem mücadele eden hem de çeşitli kampanyalar örgütleyen Validebağ Savunması ile düzenledikleri çevrimiçi seminerler dizisi üzerine konuştuk.

Validebağ Savunması, bu seminerle ne hedefliyor? Seminerlerin konusu ve hedefini Validebağ Savunması’ndan Yüksel Demirtaş’la konuştuk.

Demirtaş, seminerlerin hedefini şöyle anlattı:

“Bu seminerlerle ‘Koru’da ne yapılmalı, nasıl yapılmalı, Koru’da ne yapılmamalı, niye yapılmamalı?’ sorularının yanıtını farklı disiplinlerden akademisyen ve uzmanların vereceği bilgiler ışığında arıyoruz. Akademik bilgiye, havzanın on yılları bulan doğa ve yaşam savunuculuk deneyimini de katarak ortak akılla fikrimizi, söylemimizi büyütmeyi ve güçlendirmeyi hedefliyoruz.”

Üsküdar Belediyesinin “Millet Bahçesi Peyzaj Projesi” kapsamında ağaç kesim ve budama hakkına sahip olacağını dikkat çeken Yüksel Demirtaş şu bilgileri verdi:

“Bugünlerde Üsküdar Belediyesi tarafından Validebağ Korusu’ndaki kurumuş ağaçları alandan uzaklaştırma çalışmaları yapıldı. Bu çalışmanın 19.09.2018 tarihli Millet Bahçesi Peyzaj Projesi kapsamında yapıldığı kendilerinin sunduğu ağaç kesim budama izin belgesinde ifade edilmektedir. Gündemde olan proje Yüksek Mimar Deniz Alkan’ın raporu ve Prof. Dr. Doğan Kantarcı’nın 7.12.2018 tarihli değerlendirme raporuyla 11877 m2 koşu, yürüyüş yolu ve bisiklet yolu, 10 tane açık hava fitness spor alanı, çocuk oyun alanları, futbol sahası, beton basamaklı seyir yeri, 2736 m2 otopark, mevcut sert zeminlerin yenilenmesi, şehir mobilyaları konması, 300 adet elektrik direği dikilmesi ve 3000 metre elektrik tesisatı için kanal açılması, yüzey sularının açılması için kanal açılmasını kapsamakta olduğu ortaya konmuştur. Raporda bu imalatların yapılması sonucunda korunun 37.577 m2’sinin taş ve beton ile kaplanacağı, 76.857 m2’sine hafriyat sonucu çıkacak materyalin serileceği, 140.000 m2’sinin ise makine ve kamyonla çiğneneceği ortaya konmuştur. Sonuç olarak 354.076 m2 olan Validebağ Korusu’nun % 40 kadar olan alanı betonlaştırılarak, kazı materyali serilerek, çiğnenerek tahrip edilmiş olacağı rapor edilmiştir.

Validebağ Korusu hem bölge hem İstanbul için çok önemli

19 Aralık 2020 tarihinde Prof. Dr. Ünal Akkemik ile ‘Validebağ’ın Ağaçları: Kent Ekosistemi Açısından Değerlendirilmesi’ sunum başlığı ile Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin ilki gerçekleştirildi. Prof. Dr. Ünal Akkemik, sunumunda  Validebağ Korusu’nun mevcut durumu ve önemini, millet bahçelerinin tarihçesini ve işlevini aktararak, Koru’yu korumak için önerilerini sundu.

* İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan 7.55 m² ve aktif yeşil alan 2.2 m²  ile Dünya ortalamasının oldukça atında olup, Koru hem bölge hem İstanbul için çok önemlidir.  

*Koru’nun Amenjman planına göre hektarda 93 ton olmak üzere 3000 tonun üzerinde karbon depolayan Koru, her yıl hektarda 921 ton toz tutuyor ve bölgenin havasını temizliyor.

* Mahalle arasındaki küçük parkların ne ısı adalarının oluşmasını engelleme ne de karbon tutma, toz tutma gibi sağlık açısından çok önemli konularda bir etkisi yok. Ancak 350 dönümlük Validebağ Korusu’nun doğal dokusunun kent ekosistemine ve bölgeye bu anlamda katkısı, önemi çok büyük.  İstanbul gibi kalabalık ve nüfusun çok olduğu büyük mega kentlerde bizim küçük alanlara değil, büyük alanlara ihtiyacımız var.

* Günümüzde yoğun insan kullanımı olan Koru’da anıt ağaçlar için hiçbir koruma önlemi yoktur. Devrilen ağaçlar, devrilme riski taşıyan ağaçlar,  kuruyan ağaçlar, kırılmış dallar, su sürgünü olan ağaçlar, tepe çökmesi olan ağaçlar ile bakımsız bir görünümdedir. Koru’nun tarihi dokusuna uygun olarak bakımı yapılmalıdır.

* Millet Bahçesi kavramı, kent içerisindeki açık alanların, çöplüklerin ya da atık sahaların dönüştürülmesiyle belediyelere kazanç sağlamaya yönelik bir yaklaşımla Tanzimat döneminde ortaya çıkmıştır.

* Osmanlı’da mesire alanları (bugün ise tabiat parkı olarak adlandırılan yerler) geniş koruluklar ve uçsuz bucaksız yeşillik alanlar olup, kişilere mekânın sınırlarını unutturan alanlar olarak değerlendiriliyor. Millet bahçeleri ise tam tersi, sınırları kesin çizgilerle çizilmiş ve mesirelere göre küçük alanlar olarak belirlenmişti.

* Tarihsel kökeninde lokantalar, tiyatrolar, kafeler, kulüpler ve müzik dinletileri için salonlar millet bahçelerinin ayrılmaz parçalarıdır. Yani tarihi kökenine baktığımız zaman,  insanları doğadan uzaklaştıran, kent içerisindeki parklara, o dönemki adıyla millet bahçelerine yönlendirerek  boş vakitlerini eğlenceyle geçirmeye yönelten bir durum var.

* Eski millet bahçelerine giriş ücretlidir ve işletmecileri vardır. Günümüzde millet bahçelerine giriş ücretsiz ama tesisler açısından baktığınız zaman pek bir değişiklik yok. Büyük oranda tesisleşmeye ve yapaylaşmaya dönük bir faaliyet.

*  Millet Bahçeleri doğal ortamı bozan daha fazla yapaylaştıran ve daha çok yapılaşma getiren alanlardır. Çevresindeki yapılaşmaya rağmen doğal yapısını korumuş olan Validebağ Korusu’nda küçük dokunuşlarla bir iyileştirme yapılabilir ama yapılaşma olmamalı, millet bahçesine dönüştürülmemelidir.

*   Millet Bahçesi projesinde 2500 m² otopark yapımı var. Yerli medyada bu konudaki haberlere baktığınız zaman en fazla Hyde Park görseli çıkıyor. Oysa Hyde Park içinde hiç otopark yok, araç girişi yok. Dolayısıyla Validebağ için otopark asla düşünülmemelidir.

Ne yapılmalı?

*   Ağaçların bakımları mutlaka yapılmalıdır. Kabak budama dediğimiz budama asla yapılmamalıdır. Bunun yerine her ağacı tek tek ele alarak onun gereksinimlerine uygun bakım ve budama yapılmalıdır. Bütün ağaçları aynılaştıran standart bir budama kesinlikle uygulanmamalıdır.  

*   Meyve kültürü mutlaka devam ettirilmelidir. Koru’da meyve yetiştirme tarihsel bir kültür.

*   Anıt ağaçların etrafındaki kullanım, toprağın basılarak çiğnenmesi, insan etkisi azaltılmalıdır.

*  Koru içerisinde asla geçirimsiz malzemelerden yollar yapılmamalıdır. Atatürk Kent Ormanında olduğu gibi su için iyi geçirgen olan malzemelerle yürüme yolları daha belirgin hale getirilmeli ve ağaç altlarındaki çiğneme etkisi azaltılmalıdır.

*   Koru içerisindeki ağaç varlığı arttırılmalı ve yaban hayatı ile birlikte ekosistemin devamlılığı sağlanmalıdır. Koruda ağaç varlığı arttırılırken yaban hayat gözetilmeli. Yaban hayat için gerekli olan ağaçlar, çalılıklar, meyveler ve özellikle meyve veren bazı çalılar çok önemli olup alanda mutlaka arttırılmalıdır.

* Üç zon oluşturulmalıdır: mutlak koruma zonları, geçiş zonları ve insanların daha fazla kullanabileceği zonlar. Böylece hem yaban hayatı için alan ayrılmış olur hem anıt ağaçlar ve doğal doku korunabilir.

*   Amenajman ya da silvikültür planları yerine daha sade, daha kısa, anlaşılabilir, temel ilkeleri tanımlanmış ve işlevsel bir rapor hazırlanabilir. Bu rapor, Koru’yu gerçek anlamda koruya dönüştürmek için rehabilitasyon önerilerini içeren, bütüncül bir yaklaşımla farklı bakış açılarını bir araya getirerek yapılmalı. Burada mesela otsu bitkiler uzmanı, dendroloji uzmanı, yaban hayat uzmanı – özellikle kuşlar, böcekler, kelebekler konusunda – bu uzmanlar bir araya gelerek Koru’nun planlanmasıyla ilgili fikirlerini beyan edip bir rapor hazırlanabilir. Sadece bitki gözüyle bakmamak gerekiyor, ekoloji var, şehir plancısı olabilir çünkü planlama var, bir de peyzaj mimarları olması gerekir.

26 Aralık 2020 tarihinde Doç. Dr. İ. Sırrı Yüzbaşıoğlu ile “Validebağ’ın Otsu Bitkileri” sunum başlığıyla Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin ikincisini gerçekleştirdi.

Seminerde Yüzbaşıoğlu, otsu bitkilerin Koru’daki canlıların yaşam varlığı için önemini anlattı.

2000’li yılların başlarından beri sıklıkla Validebağ Korusu’na geldiğini ifade eden Yüzbaşıoğlu, yaptığı çalışmalar ile İstanbul’daki 2000 çeşit otsu bitkinin 200’ünün Validebağ Korusu’nda bulunduğunu tespit ettiğini söyledi.

Seminerde otsu bitkileri Latince adlarıyla da tanıtan Yüzbaşıoğlu, otsu bitkilerin Koru’daki diğer canlıların yaşamı, varlığı için değerini vurguladı. Şehir merkezinde yaşayan insanlar içinse Validebağ Korusu’nun, çevresindeki beton denizinde direnen bir ada olduğunu dile getirdi.

Koru’nun ‘Millet Bahçesi’ olarak düzenlenmesi için Üsküdar Belediyesince yürütülecek proje kapsamında;

  • Koşu, yürüyüş ve trekking yolu
  • Bisiklet yolu
  • Açık hava fitness spor alanları (10 adet)
  • Çocuk oyun alanları
  • Futbol sahası ve seyir yeri

yapılmasının planlandığını ancak zaten herkesin burayı hem yeme hem içme alanları, hem doğasıyla kullandığını belirtti. Şu andaki insan yükünü ancak dengeleyebilen ekosistemi daha fazla zorlayacak, ticari amaçlı (oto park, kafe, restoran) yapılaşmanın bu dengeyi bozacağını vurguladı. 

Yüzbaşıoğlu’nun sunumunda altını çizdiği başlıklar şunlar oldu:

*  Her ekosistemin bir taşıma kapasitesi var. Otopark ve diğer yapılaşmayla buradaki taşıt trafiği ve insan yükü artar, ekosistemin taşıma kapasitesini aşar ve bu Koru’nun sonu olur.

*  Validebağ’ın mevcut dar, doğal koşu, yürüyüş patikaları doğa sporcuları için şehir içinde mükemmel bir alan oluşturuyor. Aynı şekilde mevcut parkurlar, mükemmel dağ bisikleti parkurlarıdır. Koru’ya şehrin farklı alanlarında zaten olan bisiklet, yürüyüş yolları yapmak, yapılaşmanın getireceği tahribata ilaveten bölgede doğa sporları yapma olanağını da yok edecektir. 

*  Çocuk oyun alanı deyince illa salıncak, kaydırak olmasına gerek yok, Koru zaten çocuklar için mükemmel bir oyun alanı, bir iple, bilemediniz bir frizbiyle saatlerce sağlıklı vakit geçirebilirler.

*  Korunun içindeki binalardan birinde bir herbaryum yapılabilir, bu büyük yer tutacak bir şey de değildir. Burada bitkiler, çocuklara resimleri, kurutulmuş halleriyle tanıtılabilir.

*  Koru’ya ağaç dikiminde iğne yapraklı ağaçlar yerine yaprak döken ağaçların tercih edilmesi daha uygundur. Nereye hangi ağacın dikileceği bir plan dahilinde olmalıdır.

*  Koru’daki açık alanlar bu ekosistemin devamı için önemlidir ve korunmalıdır. Örneğin leyleklerin göç sırasında konakladığı açıklığın bir kısmına da çam dikilmiş, tüm açık alanlara 5-6 metre arayla çam ağacı dikildiğinde, 5-10 yıl içinde büyüyerek tepe taçı yapar, yaprak döküntüsü yapar ve sonuçda alt florayı baskılayarak mevcut otsu türleri  olumsuz etkiler. Tür çeşitliliği azalır.

Arılar yada kelebekler otsu bitkilerin çiçeklerinde nektar peşindeyken, yani beslenme peşindeyken bitkide ona polenlerini yüklüyor ve tozlaşmasını sağlıyor. Karşılıklı bir ilişki söz konusu burada. Zincirden bir halka koparttığınız zaman, çiçekleri yok ettiğiniz zaman arılar ya ölecekler ya göç edecekler, Validebağ Korusu’ndaki 30’a yakın kelebek türü de ortadan kaybolacak. Hepsi birbiriyle etkileşim halinde.

Doç. Dr. Sırrı Yüzbaşıoğlu, Prof. Neriman Özhatay’dan bir alıntı yaparak “Sınırlı bilgi, sınırlı insan ve sınırlı eylem yaratır ve burada hedef, bilgiyi kullanarak eyleme geçmek ve eyleme geçerken de, kişilerin ya da kurumların ayrı ayrı değil, bir arada çalışmaları ve bilgi gücünü bütünsellik içinde kullanmalarıdır. Bu amaçla; karar vericilere, merkezi ve yerel yöneticilere, sivil toplum örgütlerine ve kamuoyuna büyük sorumluluklar düşmektedir” diyor.

Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin üçüncüsü 09 Ocak 2021’de yapıldı. Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Murat Kapıkıran’ın konuşmacı olduğu seminerde başlık “Kent Ekosistemine Neoliberal Müdahele: Validebağ Korusu”ydu.

Aynı zamanda Kadıköy Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi de olan Kapıkıran konuşmasının ilk bölümünde  “neoliberalizmin kent planlarına müdahalesini öne çıkartırken, bu alanda mücadele eden arkadaşların biraz işin teorik kısmına da yakınlaşmaları gerektiğini düşünüyorum” diyerek neoliberalizmin tarihçesini özetledi. Murat Kapıkıran sunumuna şöyle devam etti:

*  Henri Lefébvre’in “mekan toplumun hem ürünü hem toplumu sürekli dönüştüren bir mekanizmadır, her toplum kendi mekanını yaratır” değerlendirmesine, Gramsci’nin hegemonya kavrayışı eklendiğinde iktidar/hegemonyayla mekânın üretim ilişkilerini anlamada önemli bir araç elde ederiz.

*  2012’den sonra tarım alanları, ormanlar, maden alanları, SİT alanları; Maliye, Hazine, Çevre ve Şehircilik, Sanayi ve Teknoloji ya da İç İşleri Bakanlığına bağlı olsalar bile, hatta Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu ve Müzeler dahi doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmıştır.

*  Validebağ Korusu bizim için kent ekosistemine neoliberal müdahaleyi reddetmek bir yana, hayatın bir bütünlük içinde sürdürülebilmesi açısından önemlidir. İstanbul, karbon ayak izinde Türkiye’de birinci, dünyada yirmialtıncı sırada. 

*  Kent koruları ve parkları iktisadi işletme olarak görülüyor, böylece ekolojik bütünlüğünü, doğal halini kaybediyor. Latin Amerika ve bizim gibi ülkeler neoliberalizmin ‘tester’idir. Validebağ Korusu da ticarileştirilmeye çalışılıyor.

*  Kamunun duyarlılığını arttırdığımız ölçüde toplumsal tepkiyi harekete geçirebiliriz. Dayanışma ekonomileri oluşturmak, her alanda insanlara bire bir dokunarak örgütlenmek önemli.

*  Pandemiyle onlar insanların bireysel özgürlüklerini yok etmeye, bizi birbirimizden ayırmaya çalışıyorlar. Buna karşı iletişimi ve dayanışmayı arttırmak gerekiyor. Kentlerde baskılanan ekosistemin varlığını sürdürmek, ticarileştirme çabalarına karşı harekete geçmek, hem ekosistemi hem kamunun hakkını korumak gerekiyor. Gıda gibi, sağlıklı bir kentte yaşamak da temel insan hakkıdır. 

Seminerin soru-cevap kısmında Neoliberal sistemin birey üzerine etkileriyle ilgili bir soruya Kapıkıran, sistemin kendi mekânını yaratması gibi kendi bireyini de yarattığını, neoliberal politikaların dezenformasyon, yalnızlaştırma ve rakipleştirmeyle bireyin toplumla ilişkisini kestiğini vurguladı ve  “ancak toplumsal insan siyaset üretir, bireysel insan ise birbirine düşmanlaştırılıyor” dedi ve diğer sorulara da şu yanıtları verdi:

*  Koru alanlarını korumak istiyorsak çevresinde koruma bandı olmalı ama Çevre ve Şehircilik Bakanlığı talimatı, kamu yararı gerekçesi ve belediye kararlarıyla koruma bandına müdahale çok kolay.

*  Neoliberalizmin en temel unsurlarından biri de nüfustur. Kırsal nüfus kentlere göç ettirilerek ucuz iş gücü oldu. Neoliberalizm bitkinin, tohumun, çimin, parkın değerine bakmaz. İnsana da bakmaz, insan da neoliberalizm için bir nicelik meselesidir.

Neoliberalizm deyince insani değerlerin kaybı ve ekosistemin kaybını anlamak lazım.

Kapıkıran konuşmasını şöyle sonlandırdı: “Validebağ Savunması’na çok teşekkür ediyorum. Mücadelede en önemli şey dayanışmak. Bu dayanışmayı çok boyutlu hale getirdiğimizde, karşımızdaki çok boyutlu yapılarla gerektiği şekilde mücadele edebiliriz.”

Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin dördüncüsü 16.Ocak 2021’de Prof. Dr. Zeynel Arslangündoğdu tarafından “Validebağ Korusu’nda Yaban Hayatı” başlığıyla gerçekleştirildi.

Arslangündoğdu şu bilgileri paylaştı: 

* İstanbul’daki nüfus artışının hem genişleme hem de yeni yerleşim yerleri ile yaban hayatı üzerinde çok olumsuz etkileri vardır. 1971’de İstanbul’un yüzölçümünün %52’si orman iken 2012’de bu oran %46’dır. Aynı şekilde 1971’de %41 olan tarım alanı 2012’de %29’dur. Buna karşılık 1971’de %4 olan yerleşim alanı 2012’de %21 olmuştur. Yeni yerleşim yerleri açık alanlarda, tarım alanlarında, su havzalarında ve ormanlık alanlarda oluyor ve doğal alanlar azalıyor ve yaban hayatı üzerine baskı artıyor. Hem yatay hem dikey olarak genişleme, ışık kirliliğinin olumsuz etkinsinin de eklenmesiyle kuşlara ve özellikle yarasalara zarar verirken, dikey genişleme yani gökdelenler ötücü kuşların yaptığı gece göçlerini olumsuz yönde etkiliyor. 

* Validebağ Korusu’ndaki biyolojik çeşitliliği omurgalılar başlığında incelersek 4 tür kurbağa ve sürüngen (Değişken Desenli Gece Kurbağası, İstanbul Kertenkelesi, Yılan Kertenkele ve Tosbağa) ile 4 tür memeli (Kirpi, Yarasa türleri, Sincap, Sıçan ve Ev faresi) ile varlığın bildiğimiz ama henüz teşhis etmediğimiz yarasa türleri olduğunu görüyoruz.  Alanda bir çalışma yapılırsa bu sayılar artabilir. 

Koru’da 130 kuş türü var

* Omurgalılardan kuşlarda, 2014 yılında 120 tür olduğu kaydı düşülmüş. Statülerini de inceleyerek,  eBird kayıtlarından yapılan detaylı bir çalışma ve dahil edilemyen gözlemlerle birlikte 130 tür olduğu bugün itibariyle saptandı. Yani bugünden itibaren Koru’da 130 kuş türü var diyebiliriz. Statü, o kuş türünün alanda hangi amaçla bulunduğunu belirtir ve bir kuşun birden fazla statüsü olabilir. Bu 130 kuş türünün statüleri ise şöyle: 75 kuş türü geçit kuşu statüsünde ve özellikle ilkbahar ve sonbahar göçlerinde gördüğümüz türler bunlar. Yerli kuş statüsündeki 24 kuş türü burada bütün yıl boyunca görülebiliyor. Kış göçmeni 12 kuş türü, yaz göçmeni 12 kuş türü, geçit kuşu ve kış göçmeni olan 5 kuş türü, yerli kuş ve kış göçmeni 1 kuş türü, kış göçmeni ve geçit kuşu 1 kuş türü var. 

Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin kırmızı listesinde olan kuş türlerine baktığımızda Validebağ Korusu’nda bulunan 3 kuş türünün, Ala doğan, Çayır incirkuşu ve Kızıl ardıç kuşunun tehdide yakın (NT)  statüde olduğunu görüyoruz. Üveyik türü hassas  (VU) statüde olup Koru’daki diğer tüm kuş türleri düşük risk (LC) statüsünde. 

* Omurgasızlardan kelebeklerdeyse 29 tür tespit edilmiş. Fotoğrafçı ve kelebek gözlemcisi dostumuz Filiz Oskay’ın seminer sırasında verdiği bilgiye göre, geçen sene Yunanistan’dan gelen bir türün de eklenmesiyle Koru’daki kelebek türü 30 olmuş

* Habitat, bir popülasyonun içinde bulunduğu, barındığı, geliştiği, üreyip çoğaldığı, varlığını ve neslini devam ettirdiği ortamdır. Bir hayvanın habitattan yani yaşam ortamından 4 temel beklentisi vardır: Besin, alan, su ve örtü. Bir başka ifadeyle bir hayvanın o ortamda kalabilmesi için bu dört tane unsurun mutlaka o alanda bulunması gerekir. Bu unsurlardan alan küçüldükçe oradaki tür sayısı katlanarak azalıyor. Örneğin alanı ikiye böldüğünüzde tür sayısı dörtte birine kadar düşebiliyor. Ağaç türü çeşitliliği önemli, yani farklı ağaç türü olması kuş türü çeşitlerini pozitif yönde etkiliyor ve kuş türü sayısını artırıyor. Ağaç yaşı da birbirinden farklıysa bir çeşitlilik oluşuyor. Bu da aslında kuş türü sayısını artırıyor. Kapalılık yani ağaçların sıklığı önemli ve çok sık olursa tür sayısı azalabiliyor. Tabakalılık ve toplamda bakıldığında karışım oranı önemli. Validebağ Korusu’nun farklı bölgelerine baktığımız zaman yaban hayatı için ideal yapılar görüyoruz. 

Örneğin Validebağ Korusu’ndaki bu alan kuşlar açısından ideal bir alan. Burada alan için baskın bir ağaç, onun altında örtü görevi de gören, çalı ve otsu bitkilerle tabakalı bir yapı var. Burada böcekler için çeşitlilik artıyor, böcekler varsa kuşlar orada oluyor,  ötücü kuşlar varsa yırtıcı kuşlar geliyor. Dolayısıyla bu sürekli katlanarak artıyor. 

Genel algı alanı korumak, sadece ağaçlandırmaktan ibaret ama buradaki kuşlar da, bitkiler de, çalılar da, otsu vejetasyon da çok önemli, çok değerli. Yani her birinin uyum içerisinde olması gerekir. 

Ne yapılmalı?

* Alanı olduğu gibi doğal yapısıyla ama şu anki yapısıyla değil, korumak gerekiyor. Bunun için planlama yapılması, koruma zonları oluşturulması gerekir. Koruma zonları ilgili disiplinler tarafından oluşturulmalıdır. Burası hassas bir ekosistem. Örneğin yaban hayatı zonu oluşturulurken, kelebeklerin ve kuşların üreme alanları gibi sınırları gözeten yaban hayatı uzmanı gözüyle yapılması gerekir. 

* Planlamanın her adımda önemi var. Örneğin otları biçmek gerekirse bu da bir plan dahilinde yapılmalı, tüm alanı bir seferde biçmek yerine şeritler halinde zamana yayarak hayvanların kaçmasına olanak sağlayarak yapmak gerekir.  

* Aydınlatmadan kaçınmak gerekir. Işığa gelenleri yiyen fırsatçı türler var ve bu yaban hayvanlarının besin alışkanlıklarını değiştiriyor. Aydınlatma, tünemesinden beslenmesine kadar kuşları çok olumsuz şekilde etkileyebiliyor. İnsanlar tabii faydalanacak bu alandan ama gece kullanımı artarsa oradaki yaban hayatı bundan çok olumsuz etkilenir.   

* Koru, birçok canlıya ev sahipliği yapıyor, döngüyü oluşturuyor. Doğada her şeyin bir yaşam süresi var ama kendiliğinden yine yaşam bulan bir döngü var.  Kurumuş, yani ölü birağaç doğadan silinene kadar 300 tane farklı canlıya ev sahipliği yapıyor. Bu çok değerli, yok olana kadar bir döngü içerisinde. Bizim de bu döngünün sağlanması için uğraşmamız lazım. Kesinlikle kimyasal ilaçlama yapmamalı,  biyolojik yöntemleri, biyoteknik yöntemleri, örneğin feromonları kullanarak doğal döngüyü korumalıyız.

Validebağ Savunması’nın düzenlediği çevrimiçi seminerler dizisinin beşincisi 23 Ocak 2021’de Dr. Akgün İlhan tarafından “Kentsel Su Yönetiminde Yeşil Alanlar: Validebağ Korusu Örneği” başlığıyla gerçekleştirildi.

İlhan sunumda yeşil alanların önemine, yeşil alanlarla su yönetimine, Koru’nun özelliklerine ve kentsel su döngüsüne değinerek, Koru’nun millet bahçesine çevrilmesinin etkilerini aktardı. Yeşil alanların önemini ise 12 maddeyle özetledi.

1-Ağaçlar, CO2 içerisindeki karbonu tutarak odun dokularında selüloz olarak depolar ve ortaya çıkan oksijeni atmosfere bırakır, 

2-Ağaçların gölgeleme etkileri serinleme ihtiyacını %30 oranında azaltarak enerji tüketimini düşürür, 

3- Kentsel ısı adası etkilerini azaltır,

4-Suyu ve toprağı tutma işlevleri dolayısıyla taşkın, sel ve heyelan gibi doğal afetlerin yıkıcı etkilerini azaltır, 

5-Yeşil alanların çokluğu kentin su zenginliğini artırır,

6-Yeşil alanlar biyoçeşitliliği kuvvetlendirir,

7-Havayı temizler ve oksijen miktarını artırır, tozu veya havadaki kirli materyalleri tutar. Ağaçlar mevcut yaprak ağırlığının 5-10 katına kadar miktarda tozu tutabilir, 

8- Hava sirkülâsyonu sağlar, hava akımını ve nemini düzenler, hava sıcaklığının yükselmesini önler, havayı serinletir, rüzgâr hızını azaltır, 

9-Yeşil alanlardan suyun arıtılması, atık yönetimi, tozlaşma, biyolojik parçalanma ya da zararlı türlerin kontrolünde de faydalanılır, 

10-Bitkiler toprağın üst kısmını kaplayarak hem su kaybını azaltır hem de su tutmayı kolaylaştırarak yer altı sularını besler. Bitki örtüsüyle beslenen toprağın kalitesi ve verimliliği artar,

11-Sınır, engel ve perde oluşturarak istenmeyen görüntüleri ortadan kaldırır. Kentlerin daha estetik hale gelmesini sağlayarak insan psikolojisine olumlu katkı sağlar, 

12- İnsanların spor vb. faaliyetleri yapmasına mekan sağlar. 

 İklim değişikliğiyle uyumda ve emisyon azaltımında yeşil alanların artırılması, çeşitlenmesi ve kalitelerinin yükseltilmesi şarttır. Yeşil alanların 12 maddede belirtilen önemli katkılarını sağlayabilmek için kalitesinin önemini Dünya’dan örnekler vererek açıklayan İlhan, Londra şehrinin 16 km genişliğinde ve 190 km uzunluğunda, bazı kısımlarında tarımda yapılan bir yeşil alan kuşağına sahip olduğunu, New York’ta eski demiryolunun iklime uygun, hiç sulama istemeyen bitkilerle kaplandığını, Wuhan şehrinde “sünger şehir” uygulaması için sazlıkların olduğu doğal su yapılarının olduğu gibi korunduğunu belirtti.

İlhan Konuşmasına şöyle devam etti: “Bir kente yağan yağmurun o kentte kalması lazım. Bu yağmur döngüsünü sağlamak için yağmurun yeşil alanlarda toprak tarafından emilip, yer altı suyunun beslenmesi önemlidir.

Su geçirmeyen beton zeminlerle hem yeraltı su kaynakları beslenmiyor hem yoğun yağışta su baskınları oluyor.”

354 dönümlük bir alana sahip ve 1. derece tarihi ve doğal sit alanı olan Validebağ Korusu’nun önemli bir biyoçeşitliliğe sahip, karbon yutağı,  oksijen kaynağı,  kuşlar ve diğer canlılar için besin kaynağı ve halk sağlığı için önemli bir alan olduğunu belirten İlhan, Koru’nun su varlığına dair şu bilgileri aktardı:  

Havza niteliğindeki Validebağ Korusu, bir vadi üzerinde yer alıyor. Küçük Çamlıca tepesinin eteklerine yakın konumda.  Koşuyolu Deresi, Çamlıca Tepesi eteklerinden doğarak korunun doğusu boyunca uzanıyor. 1920’lerde tonoz içine alınarak yeraltından akıtılmış ve Koşuyolu Parkı altından devam ederek Dinlenç deresine dönüşüyor ve şimdi üzerinden Dinlenç Caddesi geçiyor. 1989’a kadar suyu akan dere, Kadıköy’de Üsküdar sınırına yakın bir noktadan denize dökülüyor. Etrafındaki yapılaşmanın havzayı beton ve asfaltla mühürlemesi ve su çekimleri nedeniyle beslenemeyen dere kurumuş, şimdi 2 – 3 el kalınlığında akıyor. 2014’te iyice artan koku dolayısıyla numune alınıp tahlil yapılmış ve suyun 4. derece kirli su olduğu rapor edilmiş. Abdülaziz Av Köşk’ünün girişinde su terazisi, su kulesi ve su deposu var.  Av Köşkü’nün ve Adile Sultan Kasrı’nın suyu ise eskiden Çamlıca’da bir pınardan gelmekteyken çevre yolları ve yapıların inşasında suyolları da tahrip edilmiştir. 

Koru’nun millet bahçesine çevrilmesi,

  • Korunun biyoçeşitliliği ve zenginliğinin yok edilmesi,
  • Korunun yapılaşmaya iyice açılıp betonlaşması,
  • Korunun etrafında yaşayanların haklarının ihlal edilmesi,
  • İstanbul’un tek tük kalmış doğal su toplama havzalarından birinin daha yok edilmesi,
  • İstanbul’un seller, kuraklık ve sıcak dalgaları gibi aşırı iklim olayları karşısında daha da kırılgan hale gelmesi,
  • İstanbul’un su döngüsünün daha şiddetli biçimde bozulması,
  • İstanbul’un tamamıyla bir ısı adasına dönüşmesi,
  • İstanbul’un havasının temizlenememesi

anlamına gelir, Dr.Akgün İlhan, bir beton denizinin ortasında vaha gibi kalan Koru’nun mutlaka korunması gerektiğini belirterek sunumunu tamamladı.

Validebağ Savunmasının bu ilk çevrimiçi seminer dizisinde farklı uzmanlık alanlarındaki değerli bilim insanlarının yaptığı sunumlarda öne çıkan ve ortaklaşılan başlıklar şöyle özetlenebilir:

  1. İklim krizi,  şehrin ve bölgenin aktif yeşil alan ihtiyacı ve İstanbul’un su sorunu düşünüldüğünde Validebağ Korusu’ndaki ekosistem korunmalıdır. Millet bahçesi projesi alanda yapılaşma,  yapılaşma da bu ekosistemin yok olması demektir. Koru, millet bahçesi olmamalıdır.
  2. Koru’nun bu haliyle bırakılması onu korumak için yeterli değildir.
  3. Koru’nun korunması için, otsu bitkiler uzmanı, dendroloji uzmanı, yaban hayat uzmanı gibi farklı disiplinlerden uzmanlar bir araya gelerek ekosistemin tüm dengelerini gözeten bir rapor hazırlamalıdır. Amenajman ya da silvikültür planları yerine sade, kısa, anlaşılabilir, temel ilkeleri tanımlanmış bir rapor ile rehabilitasyon planlanlaması yapılmalıdır.  Mutlak koruma zonları, geçiş zonları ve insanların daha fazla kullanabileceği zonlar oluşturulmalıdır. 

Ömür Uzunali: Sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir

Üsküdar Belediyesi Veteriner İşleri Müdürü Ömür Uzunali ile Minik Dostlar Kliniği’ni, Hekimbaşı’ndaki hayvan barınağını ve Üsküdarlı hayvanseverlerin merak ettiği konuları konuştuk.

Minik Dostlar Kliniği Üsküdar’da yaşayan çoğu hayvanseverin en az bir kez sokaktaki minik dostunu götürdüğü bir klinik. Üsküdar’da yaşayan sahipsiz sokak hayvanlarının daha iyi şartlarda tedavi olmalarını sağlamak amacıyla kurulan Minik Dostlar Kliniği 5 yıldır hizmet veriyor. Aylık ortalama 3500 minik dostumuza bakılan ve 350 cerrahi operasyon yapılan klinik haftaiçi ‪08:30 – 23:00‬ saatleri arasında, Cumartesileri 10:00 – 22:00‬ saatleri arasında açık. Pazar günü ise kapalı.

Kliniğin kuruluş öyküsünü biraz da Ömür Bey’den dinleyelim:

6 yıl öncesinde Selimiye’de bu odanın yarısı kadar bir yerimiz vardı. Hayvanseverlerle, gönüllülerle konuşarak oranın yetmeyeceğinin ve imkanların arttırılması gerektiğinin farkına vardık. Durumu belediye başkanımız Hilmi Türkmen’e ilettik. 2016 yılının Kasım ayında Minik Dostlar Kliniği’ni kurduk.

Eskiden kliniğimiz geceleri açık değildi. Şu anda 09.00-23.00 saatleri arasında çalışıyoruz. Anadolu Yakası’nda 23.00’a kadar açık tek yer biziz. Bu süreyi 24 saate çıkarmak için planlamalar yapıyoruz.

Minik Dostlar Kliniği’ni geceleri açmamızın en büyük sebebi şu: Hayvanı acil durumda alıyorsunuz (yaralı, kazalı) ama onu barınağa götürüyorsunuz. Akşam gelirse sabaha kadar hayvanın dayanması zor. İlk müdahalesini, iç kanamada iğnesini yapamazsanız hayvan yaşamaz. Bu sebeple gece aciller için kliniğimiz açık.

İlk zamanlarda burada 2 klinik, 1 ameliyathane vardı. Klinik çok ilgi gördü ve gelen gidenin arkası kesilmedi. Yoğunluk arttı ve burası yetmemeye başladı. Selimiye’deki yere günde yirmi hasta geliyorsa buraya seksen hasta geliyordu. Şu anda günde 150-200 hasta geliyor.

2019’da Minik Dostlar Cerrahi Merkezimizi açtık. Ayda 350 cerrahi operasyon yapıyoruz. İki tam donanımlı ameliyathanemiz, yoğun bakım ünitelerimiz var. Diş çekimi, idrar ve kan tahlili, röntgen tetkikleri de yapıyoruz.”

“Sadece kedi ve köpek değil tüm yabani hayvanlara bakıyoruz.”

Belediye olarak sadece kedi ve köpeklere bakmadıklarını ve klinikte her canlıya yer olduğunu söyleyen Ömür Uzunali “Orman Bakanlığı aracılığıyla tüm yabani hayvanlar kliniğe gelir. Şimdiye kadar martı, ebabil kuşu, şahin, doğan, leylek, su kuşları, sülün, iguana, at, kurbağa gibi yabani hayvanların tedavisini yaptık. Örneğin mayıs ayında bir kurbağanın dilini ameliyatla tedavi ettik. Temmuz ayında Altunizade Mahallesi’nde bahçe içinden bir eve girme teşebbüsünde bulunan bir iguananın sağlık kontrollerini yaparak kliniğimizde misafir ettik. Eylül’de ise yaralanmış bir tayın tedavisini yaptık.” diyor.

Sahipli hayvan bakılmıyor, tarım kanununa göre sahipli hayvan bakmak yasak.

İnternette ve sosyal medyada gördüğümüz yorumlar arasında dikkatimizi çeken bir durum sahipli hayvanların tedavilerinin yapılmamasıydı. Bu şikayeti sorduğumuzda 2012 yılında hazırlanan Tarım Kanunu’na göre sahipli hayvan bakmanın yasak olduğunu ve belediyeye valilikten bu konuda 3 kere sahipli hayvan bakılmaması konulu yazı geldiğini öğreniyoruz.

Tedaviler ücretsiz yapılıyor.

”Yaralı, hasta ve bakıma muhtaç sokak hayvanlarına yardımcı olan klinikte tüm tedaviler ücretsiz yapılıyor. Üsküdar halkı, kliniğe https://minikdostlar.uskudar.bel.tr/ adresinden başvuru yaparak veya 444 0 875 numaralı telefonu arayarak randevu alabilir.”

Ekipler sahada iş başında.

”Üsküdar Belediyesinin veterinerlik hizmetleri sadece klinik ve barınakla sınırlı değil. Saha ekipleri minik canların yerinde tedavilerini yapıp sağlıklarına kavuşmaları için çalışıyorlar. Vatandaşlar sahada yaralı bir hayvanımız var diye Üsküdar Belediyesini aradıkları zaman ekipler konuma gidiyor. Araçların içerisinde veterinerler var. Hastanın durumuna göre ya alıyorlar ya da yerinde tedaviyi yapıyorlar. Eğer hastalığı ağırsa barınağa getirip devamlı tedavilerini yapıyorlar. İyileştikten sonra ise alındığı yere bırakıyorlar. Günde ortalama seksene yakın talep bu şekilde geliyor.”

Üsküdar Belediyesinin Hekimbaşı’nda bir barınağı var. Bu barınak zaman zaman kötü söylemlerle anılıyor. Bu konuda neler söylersiniz?

Minik Dostlar Kliniği için ayaktan tedavi merkezi diyebiliriz. Hekimbaşı yatan hasta bölümümüz. İlçe sınırları içerisinde rehabilite edilmesi gereken, aşısız, hasta, tedavi edilmesi gereken tüm başıboş hayvanlar saha ekiplerimiz tarafından alınıp, Hekimbaşı Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’mizde gerekli tedavileri ve bakımları yapıldıktan sonra 5199 sayılı kanun gereği alındıkları yerlere bırakılıyor. Barınağımızda tıpkı kliniğimizde olduğu gibi ördek, tavşan, kirpi, sincap, gelincik gibi hayvanlar da var. Hayvanları barınakta hapsetmek gibi bir durumumuz yok. Sadece hastaları, yaşlıları ve dışarıda yaşamayacak olanları barınakta tutuyoruz. Pandemi koşullarında barınağımızda 1 veteriner hekim, 2 veteriner teknikeri ve 4 hizmet işçisi ile sokak hayvanlarına tedavi ve bakım hizmetleri sokağa çıkma yasağı süresince devam ediyor.”

Barınakla ilgili söylenen köpeklere kötü davranıyorlar, barınma koşulları iyi değil iddilarını Ömür Uzunali kesin ve karşı bir dille savunarak hayvanların tüm ihtiyaçlarının yerine getirildiğini belirtiyor. Konuya belediyecilik mantığıyla bakmadıklarını, canlıya hizmet manasında baktıklarını ifade ediyor. Ara ara diğer barınakları ziyaret ettiklerini ve sıkıntılı şartlarda olan barınakları gördüğünü aktarıyor. Özellikle Anadolu’nun bu açıdan çok zayıf olduğunu, bu sorunların ise imkansızlıklardan ortaya çıkan bir durum olduğunu belirtiyor.

“Barınakları seçimlerden önce yenileyeceğiz.”

Ömür Bey barınaklarla ilgili: “Başkanımız bunun arkasında durmasa bunlar olmaz. Başkanımızın hayali var. Hastane açalım diyoruz, hallederiz diyor. Barınakları yenileyeceğiz diyoruz, tamam diyor. Barınakları seçimlerden önce yenileyeceğiz.” diyor.

“Şu anlık Üsküdar’a hitap ediyoruz ama ileride tüm Anadolu Yakasının bakımlarını üstlenebiliriz.”

“Şu an için sadece Üsküdar’a hitap edebiliyoruz. Sancaktepe’den Beykoz’a, Kadıköy’den Çekmeköy’e birçok vatandaşımızın talebi var. Fakat çoğunu alamıyoruz. Sadece acil durumda olanlara müdahale ediyoruz. Çünkü yetişmiyor. Bunlar Üsküdar Belediyesinin kendi öz imkanları ile olan işler. Büyükşehir değiliz sonuçta. İlerleyen dönemde tüm Anadolu yakasının tedavi ve bakımlarını üstlenebiliriz diye düşünüyoruz. Bunun için bir çalışma yapıyoruz.”

“Hedefimiz Üsküdar’da iki klinik daha açmak.”

Bir önceki konuya değinip peki Üsküdar için burası yeterli mi diye soruyoruz. “Burası yeterli mi? Değil. Koskoca Üsküdar’a bir klinik yeterli değil. Bunu insan bazında değerlendirirsek Üsküdar’da onlarca hastane var, her mahallede birer ikişer sağlık ocağı var. Her bir mahallede bir hayvan kliniği olabilir. Hedefimiz Üsküdar’da iki klinik daha açmak.”

“Rehabilite amaçlı ve saldırı durumunda köpek alıyoruz.”

5199 sayılı kanuna uygun olarak rehabilite amaçlı ve saldırı (ısırma) durumunda köpek alıyoruz. Sadece tedavi ve bakım amaçlı sokak hayvanı alınmaktadır.”

“Hayat varlığı gösteren her bir canlıya insana verilen önem verilirse tüm sorunlar düzelir.”

Son zamanlarda hayvanlara şiddet sık sık duyduğumuz bir konu haline geldi. Peki Üsküdar Belediyesine ihbarlar geliyor mu?

Geliyor fakat bizim bölgemizde tacizsel suçlar görülmüyor. Daha basit şiddet suçları işleniyor. Üsküdar bölgesinde yaşanan en büyük sıkıntılardan bir tanesi hayvansever gönüllü insanlarla hayvanlara bakışı negatif insanların arasındaki mücadelelerdir. Sokaklarda, sitelerde bu tür mücadeleler yaşanır. Özellikle hayvan besleme konusunda sıkıntılar yaşanıyor. Bunlara hem emniyetteki arkadaşlarımızla hem bizim belediyemizin veteriner işleri ekibiyle müdahale ediyoruz. Uzlaşmacı bir taraf olmaya çalışıyoruz çünkü çatışmanın bir faydası yok. Biz gittikten sonra kişiler kimse görmeden, kamera olmadan o canlıya zarar verebilirler. Bu yaşanılan bir durum. Bunun olmaması için arayı buluşturmak suretiyle çareler üretmeye çalışıyoruz. Ama zorda kalırsak, ki bir keresinde Küçükçamlıca’da öyle yaptık, canlıların yaşama beslenme hakkını engellemek nedeniyle 1914 lira kesip yolumuza devam ediyoruz. Devamı halinde hukuki süreç başlıyor. Ama hayvanlarla ilgili tam kapsamlı bir ceza var mı, bu şiddetin karşılığı var mı? Yok!

“Sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir.”

Besleme temiz, tertipli, sağlıklı olması önemli. Makarna atmak, sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir. Beslemenin bir sistemi var. Koyacağınız mamanın bir miktarı var. Mamayı koyacağınız yerler var. Çöp atmıyoruz biz. Evimizdeki bulguru götürüp oraya atmıyoruz. Kemikleri topladık buraya attık diye bir kavram yok. Bu pisliktir. Buna ceza keseriz. Beslemenin de usülleri var. Bu usüllere uygun olduğu sürece sorun yok. Bunun için gönüllü ağımız var. Şu anda onlarca mama kabını parklara vs koyduk. Park görevlileri bunları temizleyecek ama mesela Üsküdar Meydanı’na bakın. Tembihliyorsun mama koyuyorsun, getiriyorlar atıyorlar makarnayı, ekmeği. Bir diğer sıkıntı da çekçekçiler. Çalıyorlar. Hem temizlik, hem çalıntı sıkıntısı yaşıyoruz. Bunu çözecek olan gönüllüler. Her bölgenin bir gönüllüsü var. Temizliği, beslemeyi yapıyorlar. Profesyonel gönüllü olmak önemli. Temizlik zor bir süreç. Elimizden geleni yapıyoruz. Bize ihbarlar geldikçe Temizlik İşleri Müdürlüğü ile beraber hareket ederek tazyikli su ile temizliyoruz.”

Tüm belediyeler kısırlaştırma konusunda seferberlik vermeli.

Küpesiz köpekleri yönetmeliğe uyarak kısırlaştırıyoruz. Kedilerle ilgili vatandaşlar randevu alıyor. Günde yaklaşık 15 burada ve 5 barınakta kısırlaştırma yapıyoruz. Ama kısırlaştırma sorunu büyük. Özellikle de köpekler için. Tüm belediyeler bu konuda seferberlik ilan etmeli. Hep öteleniyor bu sorun. 1 yıl ağırlık verilse sorun kalmaz, 5 yıl içinde biter. “

İçinde bulunduğumuz pandemi süreci küresel olarak birçok faaliyeti engelledi. Pandemi sürecinde ne gibi önlemler aldınız?

Yirmişer kişilik gruplara ilk yardım, müdahaleyle ilgili gönüllülerle eğitim verecektik. Pandemi birçok sosyal etkinliği yavaşlattı. Bir klinik daha açacaktık. Ya Bahçelievler’de ya da Cumhuriyet’te. Hepsi kaldı. Bütün yoğunluğumuzu buraya verdik.

Pandemi maddi, manevi zorluyor. Büyük ihtimalle süreç içerisinde 3 tane yer açacağız. 2 klinik, 1 hastane. İnşa etmeyi hedeflediğimiz bu yerler açıldıktan sonra hizmetlerimiz daha fazla vatandaşımıza ulaşacak.”

Üsküdarlı hayvanseverler ne düşünüyor?

Serap Girgin Baykal:

Serap hanım Üsküdarlı Patiler Platformu Üsküdarlı canlar için faaliyet gösteriyor. Platformun kurucularından olan Baykal emekli ekonomi gazetecisi ve öğretim görevlisi. Serap Hanım çocukluğundan beri hayvanları çok sevdiğini ve onlar için emek harcadığını söylüyor. Kendisi aynı zamanda Bizim Pisigiller, Üsküdar Minik Dostları Koruma ve ÇAPİP’in (Çandarlılı Patiler Platformu) kurucusu.

“Üsküdar Minik Dostlar Kliniği ile yıllardır dayanışma içindeyiz. Üsküdar Veteriner İşleri Müdürü Ömür Uzunali’nin desteği ve her aradığımızda ulaşılabilir olmasından çok memnunuz. Tüm kısırlaştırmaları da orada yapıyoruz. Bu konuda bence Üsküdar Belediyesi tüm Türkiye için bir model. 2019 yılında yine Üsküdar Belediyesi tarafından bu kez sadece Üsküdar için gönüllüler eğitimi yapıldı. Üsküdar Belediyesinden tam yetkili koruma gönüllüleri kimliği aldık. Bu seminerdeki gönüllülerle Üsküdar Minik Dostları Koruma Grubu’nu kurduk. Bu grubumuz da bugün faaliyet gösteriyor. Pisilerin sahiplendirilmesi için büyük uğraş içerisindeyiz. Onlar için ömürlük sıcak yuva arıyoruz. Evlerinde sessiz canlara yer vermek isteyenler benimle irtibata geçebilirler. 24 saat iletişimdeyim.”

Şiddete dur demek gerekiyor.

Hayvanlara şiddet uygulanması Serap Hanım’ın en hassas olduğu konu. “Sokak hayvanlarına gittikçe artan şiddet var. Bu konuda yasalar yeniden gözden geçirilmeli ve çok ağır cezalar verilmeli. Bu konuda anaokullarından başlayarak eğitim verilmeli. Sadece çocuklar, gençler değil onların anne ve babaları da bu konuda eğitilmeli.” diyerek bu konudaki taleplerini dile getiriyor.

Avukat Deniz Altuğ:

“Burası özel klinik gibi aklınıza gelebilecek her şey var. Tedaviler on numara. Tedavi için sırayla alıyorlar. Bugüne kadar burada 150 kısırlaştırma yaptırdım. Kırık, göz, fıtık ameliyatları yaptırdım. Hiçbir sorun olmadı. Hepsi son derece sağlıklılar. Ömür Bey çok ilgili biri, sorunları hemen çözüyor. Telefon numarası da var bizde, arayın ben yardımcı olayım diyor.”

Deniz Hanım’ın belediyeden bazı talepleri de var: “Kısırlaştırmada daha aktif olunabilir. Mesela kısırlaştırma için kliniğe biz götürüyoruz. Belediye sokak hayvanlarını toplayıp kısırlaştıracak bir ekip kurarsa sokaktaki kedi sayısı azalabilir. “diyor.

Deniz Hanım Üsküdar’da oturuyor. Hayvanları çok seviyor, sokaktaki canları düzenli olarak besliyor. Oturduğu sokakta belirli yerlere mama ve su kapları koymuş. Bu kaplara bazı vatandaşların tekme attığını söylüyor. Bir anısını anlatarak, fikirlerini şöyle dile getiriyor:

“Mama ve su kaplarına tekmeler atılıyor. Belli ki hayvanlar bir kesim halk tarafından sevilmiyor. Burada yemek koymazsam o zaman nerde yiyecek bu hayvanlar? Bir gün kalktım, kapıma toprağıyla beraber kedi dışkısı koymuşlar. Sanki ben diyorum oraya yap diye. Sokak kedisi bu.”

Hayvanlar can değil mal olarak görülüyor.

“Bir avukat olarak şunları diyebilirim ki hayvanlar hisleri olan canlılar statüsünde değil, eşya statüsünde görülüyor. Hayvanlar hisleri olan canlılar olarak tanımlandığı zaman nasıl insan öldürmenin daha farklı yaptırımları oluyorsa hayvanlar için de böyle olacaktır. Mesela hayvanlara araba çarptığında çöpe atılıyor. İnsanı çarptığında polis geliyor, kim öldürdü bakıyor araştırıyor. Tabi ki aynı ihtimamı gösteremezler anlıyorum ama hayvanı taciz eden, tecavüz eden, öldüren, eziyet eden kişilere hem hapis cezası hem de para cezası verilmesi lazım. Bazıları hapis yatarım çıkarım diyor. Bu nedenle hapisten ziyade yüklü para cezaları caydırıcı olabilir. Şu anda gündemde olan hayvan hakları yasasının hayata geçirilmesini istiyorum.”

Koronavirüs kısıtlamarında Üsküdar’daki kafelerin durumu

Koronavirüs’ün giderek artmasıyla ülke çapında önlemler genişletildi. Hafta sonu yasağı ve hafta içi devam eden saat kısıtlamaları elbette esnafı da etkiledi. Kimi çareyi dükkanını tamamen kapatmakta bulurken kimi de gel- al ve paket servis hizmetiyle mesaiye devam ediyor. 

“Yeni normal” yeme-içme mekanlarında geçirilen uzun saatleri geride bırakmamıza neden olsa da kısıtlamanın izin verdiği vakitlerde yapılan yürüyüşler hem esnafa hem de vatandaşa nefes aldırıyor. Üsküdar’daki işletmelere kısıtlamalardan nasıl etkilendiklerini sorduk.

Kitaplı Kahve – Bağlarbaşı

2012’de Altunizade’de açılan Kitaplı Kahve 2018’den bu yana Bağlarbaşı’ndaki yeni konumunda hizmet veriyor. Kalabalık gruplar veya ders çalışmak isteyen öğrenciler için de ideal mekanlardan biri. Kafenin sorumlusu Mustafa Ali Akyol’la konuştuk. 

“Mart’tan beri her şey çok değişti. Paket servis önceden hazırlık yapılması gereken bir alan. Paket servise uygun yiyecek içecek üretmek, bunları uygun şekilde paketlemek, kuryeyle taşınmasını sağlamak çok da kolay değil. Bizim gibi kahve ve diğer sıcak içeceklerin satışına odaklanmış kafeler için daha önceden tecrübesiz olduğumuz alanlar. Sonuç olarak ekonomik anlamda herkes gibi çok kötü etkilendik.”

Paket servisin göründüğü kadar kolay olmadığı aşikar. Bununla birlikte ekonomik sorunlar ne yazık ki yalnızca işletmeleri etkilemekle kalmıyor. Bağlı olarak çalıştıkları iş kolları da aynı durumdan muzdarip. 

“İnsanlar aylardır maddi anlamda sıkıntı yaşıyor. Sadece işletmeciler ve çalışanlar değil aynı zamanda tedarik zincirinde çalışan insanlar da zor durumda. Bu daha fazla sürdürülebilir bir durum değil. Kontrollü bir şekilde dahi olsa mekanların yeniden hizmet vermeye başlaması şart.”

Jest Cafe – Ahmediye

Erdoğan Yılmaz 1987’de hizmet vermeye başlayan Jest Cafe’nin sahibi. Kafe o yıl Üsküdar’da açılan ikinci kafe olma özelliğine de sahip.

Koronavirüs öncesi dönemde de paket servis sağlayan Jest Cafe kısıtlamalardan sonra personel sayısında değişikliğe gitme yolunu izlemiş.

“Kısıtlamalardan dış siparişin artması dışında çok etkilenmedik diyebilirim. İçeriye müşteri alamıyoruz artık, tamamen kapatmak zorunda kaldık. Yine de ortalamayı tutturuyoruz bir şekilde. Kurye sayımızı artırdık, garson sayımızı azalttık. Mücadele veriyoruz.”

Yadsınamayacak gerçeklerden bir diğeriyse kuryelere duyulan ihtiyacın artmış olması.

“Paket servis yeni bir iş potansiyeli oluşturdu. Motorlu kuryelerin önemi çok arttı. Herkes evinde ya da iş yerinde yemek yediği için bu süreçte paket servisin daha hijyenik bir seçenek olduğunu düşünüyoruz.”

Müşteri memnuniyeti ve geri dönüşler hakkında, “Yorumlar ve puanlamaların daha önemli olduğu bir döneme giriş yaptık. Bizler de bu duruma dikkat ederek müşterilerimize layık hizmet verip bu krizde ayakta durmaya çalışıyoruz.” diyen Erdoğan Bey son olarak aldıkları önlemleri de ekliyor. 

“İçeriye müşteri alamamak işlerimizi tabi ki etkiliyor fakat kısıtlamalara riayet ederek müşterilerimizin sağlığını ön planda tutuyoruz. Kolonya ve dezenfektan artık ayrılmaz bir parçamız oldu. Elemanlarımız bütün gün maskeyle çalışıyor, kurye elemanlarımız da öyle. Paket serviste kuryelerimiz sosyal mesafeye çok dikkat ediyor. Bunlar dışında işçilerimizin sağlık durumlarına karşı da çok duyarlıyız.”

Kısıtlamalar gevşetilecek mi, yoksa yenileri mi eklenecek? Kafe ve restoranlar açılacak mı? Bu soruların yanıtı şimdilik belirsiz. Salgınla ilgili veriler de pek iç açıcı değil. Üsküdar esnafıysa herkes gibi umut ışığını dört gözle bekliyor. 

Neruda Coffee – Kuzguncuk

Gel-al hizmet vermeye devam eden işletmelerden biri de Üsküdar’ın gözde semtlerinden biri olan Kuzguncuk’taki Neruda Coffee. Kafenin sosyal medya sorumlusu Dilan Hanım ile konuştuk: “Biz Neruda Kafe olarak enerjimizi işimize katıyoruz. Kimi zaman arkadaşlarımızı, yakın çevremizi ağırlıyoruz, kimi zaman da yeni müdavimler kazanıyoruz. Kimma çekirdeği kullanıyoruz ve yalnızca bu özel kahvenin lezzeti için uzak mesafelerden gelen misafirlerimiz var.”

Daha çok genç kitleye hitap eden Neruda, 28 Kasım 2017’den bu yana hizmet vermekte ancak koronavirüsün hayatımıza getirdiği kısıtlamalar elbette onları da etkiledi. Covid-19 sonrası en büyük değişiklikse kuşkusuz çalışma şartlarına yansıdı. 

“Kafecilik sosyal bir iş, sadece severek yapılabilecek bir meslek. Misafirlerimiz bir süre sonra arkadaşımız oluyor. O yüzden çalışanlar olarak bir an önce eskisi gibi işimize ve arkadaşlarımıza kavuşmak istiyoruz.Tabi ki işin ekonomik boyutu da var. Neruda çalışanları aslında beş kişilik bir ekipken ikinci kısıtlamaların ardından tek bir arkadaşımızla devam etmeye çalışıyoruz.”

Üsküdar’daki Tarihi Mimar Sinan Çarşısı’nın geleceği belirsiz

gazete üsküdar mimar sinan

Tarihi Üsküdar Mimar Sinan Çarşısı 1583 yılında Nurbanu Valide Sultan tarafından yaptırılmasından sonra birçok kez farklı amaçlar için kullanılmış ve 1962 yılında sahibi Mehmet Bey tarafından çarşıya dönüştürülmüş. Mimar Sinan Çarşısı Üsküdar Meydanı düzenlemesi kapsamında 2017 yılında kamulaştırıldı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verildi. Kamulaştırma kararının üzerine çarşı esnafı hukuki sürece başvurdu. Sürecin sonuçlanmaması üzerine 3 Eylül’de Mimar Sinan Çarşısı zabıta ekipleri ve vakıf yetkililerinin Çarşı’ya gelmesi ile boşaltıldı.

Mimar Sinan Çarşısı’nın tarihi altyapısı

Günümüzde Üsküdar Mimar Sinan Çarşısı olarak bilinen Mimar Sinan Hamamı, Sultan III. Murat’ın annesi Nurbanu Valide Sultan tarafından Atik Valide Külliyesi’ne gelir sağlamak için 1583 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmış. Hamam; Yeşil Direkli Hamam, Büyük Hamam ve Valide-i Atik Hamamı olarak da biliniyor. Yeşil Direkli Hamam olarak adlandırılmasının sebebi, önceden hamamın camekan kısmında ya da dış kapısının yanında bulunan yeşil direkler. Aynı zamanda Mimar Sinan Hamamı klasik Türk hamam ve mimarisinin izlerini taşıyor. 18.yy’da vakıf kullanımından çıkarak şahıs malı olduğu bilinen Hamam Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle kapatılmış. Tarihi hamam bu dönemden sonra tütün deposu, marangozhane gibi değişik amaçlar için kullanılmış ve oldukça zarar görmüş.

Hamam’ın satın alınması ve çarşı olarak kullanılmaya başlanması

1932 yılında Mehmet Bozkurt Bey Mimar Sinan Hamamı’nı satın alıp ilavelerini kaldırmış ve üç adet dükkan yaptırmış. 1958 yılında imar hareketleri kapsamında Mavi Köşe olarak bilinen bu dükkanlar ve camekan kısmı yıkılmış ve günümüze ulaşamamış. Hamam, 1962 yılında sahibi Mehmet Bey tarafından restore edilerek yine değişikliğe uğramış ve çarşı olarak kullanıma açılmış. Yeni adı ile Mimar Sinan Çarşısı Üsküdar’ın tarihi çarşılarından biri olarak sayılmaktadır.

Mimar Sinan Çarşısı’nın kamulaştırılması

2016 yılında kentsel dönüşüm kapsamında yenileme çalışmalarının başlaması planlanan Mimar Sinan Çarşısı’nın kamulaştırılmasına karar verildi. Çarşı esnafının kamulaştırma kararına olumsuz yaklaşması üzerine dükkan sahipleri mahkemeye başvurdu ve kamulaştırma kararı tartışılmaya başlandı. 2017 yılında Üsküdar Meydanı yenileme çalışmaları kapsamında Mimar Sinan Çarşısı kesin olarak kamulaştırıldı. Çarşı’nın kamulaştırılmasının ardından esnaf ‘acele kamulaştırma’ gerekçesi ile yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi talebinde bulundu. 2018 yılında ise esnafa Danıştay kararı beklenmeksizin tahliye tebligatları gönderilmeye başlandı.

Mimar Sinan Çarşısı kamulaştırılmasında esnafın Çarşı’yı tahliye edilmesi istendi fakat yürütme bir süre sonra durduruldu. 2019 yılında Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen Üsküdar Mimar Sinan Meydanı, Çarşısı ve Otopark düzenlemelerinin yıl içerisinde son bulacağını belirtmişti.

Mimar Sinan Çarşısı’nın tahliyesi ve esnafın durumu

Pandemi döneminde yeniden gündeme gelen konu ile tahliye işlemlerinin yapılması kararlaştırıldı. Twitter üzerinden yayınlanan haberlere göre Karantina döneminde dükkanları üç buçuk ay kapalı kalan esnaf, 1 Haziran’da yeniden dükkanlarının açılması ile kira ödemeleri ile karşı karşıya kaldı. 3 Eylül günü zabıta ekipleri ve vakıf yetkililerinin Çarşı’ya gelmesiyle beraber Çarşı boşaltıldı. Çeşitli kurumlara başvurduklarını belirten esnaf, cevap alamadıklarını ve dükkanları boşaltmak için istedikleri sürenin sağlanmadığını belirtti.

Bu süreç nasıl devam edecek? Bundan sonra ne olacak?

AK Parti Eski Üsküdar İlçe Başkanı Halit Hızır, Çarşı’nın kamulaştırıldığı dönemde bundan sonraki süreçte müze galeri olarak hizmet etmeye devam edeceğine dair açıklamalarda bulunmuştu. Üsküdar’da bulunan esnafın projeler hayata geçene kadar yerinden edilmeyeceğini belirten Hızır esnafın endişelenmemesi gerektiğini dile getirmişti.

Gazete Üsküdar olarak Vakıflar Genel Müdürlüğüne Mimar Sinan Çarşısı’nın durumu ile ilgili bilgi almak için yaptığımız başvuru olumsuz sonuçlandı. VGM önümüzdeki dönemde Çarşı’nın durumuna ilişkin bilgi veremeyeceklerini belirtti.

Onur Cingil: ‘Çarşı esnafı maddi ve manevi olarak çok yıprandı’

gazete üsküdar

Tarihi Mimar Sinan Çarşısı’nın kamulaştırılarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verilmesinin ardından birçok insan mağduriyet yaşadı. Çarşı’da uzun yıllardır çalışan esnaf, bu kamulaşmanın ardından dükkanlarını terk etmek zorunda kaldılar. Hukuki süreçte avukatlıklarını yapan Onur Cingil ve gözü yaşlı esnaf Gazete Üsküdar’a yaşadıklarını anlattı.

Mimar Sinan Çarşısı’nın kamulaştırılma süreciyle ilgili Gazete Üsküdar’a konuşan Avukat Onur Cingil, sürecin vakıf-mülk ilişkisinden çıktığını şöyle aktardı: “Mimar Sinan Çarşısı vakıflara ait bir mülkken özel bir şahsa devredilmiştir ve bugün mağdur olan tüm çarşı esnafı da o tarihlerden bu yana en az 30-40 yıldır kiracılık ilişkisini sürdürmüştür. Daha sonra son yıllarda ihtilaf konusu olduğu şekliyle Vakıflar buradaki özel şahsa devri iptal etmek istediği davayı açmış ve bu dava çarşı esnafının mülk sahibi aile tarafından kaybedilmiştir.”

Avukat Onur Cingil hukuki süreçte gönüllü olarak esnafın yanında olduğunu belirtirken mahkeme döneminde kiracıların mekanları terk etmesi için fahiş derece kiraların arttığını da belirtti. Bu zor sürecin esnafı maddi ve manevi açıdan mağdur ederek ilerlediğini belirten Cingil, tahliyeyi önlemek için açılan davada alınan yürütmenin durdurulmasını, kararının son kertede siyasi baskıyla kaldırıldığını ve esnafların işletmelerini göz yaşlarıyla terk ettiğini anlattı. Mahkemenin şu anki süreci hakkında idare mahkemesinde tahliyenin hukuksuz olduğuna ilişkin davanın hala devam ettiğini ve kesinleşen bir şey olmadığını belirten Cingil, Mimar Sinan Çarşısı’nın durumunu şöyle değerlendirdi: “Vakıflar burada bir müzeden bahsediyor. Üsküdar Belediye Başkanı 2019 adaylık sürecinde burada kütüphane ve kültür merkezinden bahsetti. Vakıflara ait Vakıf Katılım Bankası’nın burada bir şubesi olacağı elimize geçen projelerde mevcut. Bu anlatılanların hepsinin yapılması mümkün değil. Bunların yanında projelerde Kalyon İnşaatın adı geçiyor. Ne olacağı belli değil fakat süreci takipteyiz. Etrafı sarılmış durumda çarşının içeride ne yapılıyor bilinmiyor. Kamuoyuna açıklanan bir şey halen yok. Halkı dikkate alan bir birim de yok.”

Emre Gülener: ‘Biz çarşıya gözümüz gibi baktık senelerce’

30 yıldır esnaflık yapan Emre Gülener, bu mesleği babasından devraldığını ve 50 yıla yakın bir süredir ailecek çarşı esnaflığı yaptıklarını belirtti. Çarşı’dan tahliye edilmeleriyle başlayan süreci anlatan Emre Gülener, geçen süreçte başka bir dükkan açıp açmadıklarına ilişkin şu ifadeleri kullandı: “Benim başka bir yerim vardı yine orada işime devam etmeye çalışıyorum. Fakat bu süreçte kamulaştırmanın yapılmasından sonra bizlere işgal parası yazdılar ve hepimizin şu an çok fazla borcu var. Bizlere herhangi bir yardımda bulunulmadı. Orada olduğun gibi olamaz hiçbir yer. Binaya yapılan tadilatları esnaflar da karşıladı, bizim çarşıda çok emeğimiz var. Biz çarşıya gözümüz gibi baktık senelerce. Hiçbir yer 50 yıllık dükkanımız gibi olamaz.

‘Mağduriyetin boyutlarını sizlere anlatamam orada bir geçmiş var, hem maddi hem manevi olarak çok yıprandık’

Mahkeme sürecine ilgin konuşan esnaf Gülener, VGM’den bilgi alamayınca CİMER’e başvurduklarını, CİMER’in ise tekrar VGM’ye yönlendirdiğini belirtti. Çok kısa sürede boşaltma talimatı verilmesinin ardından bütün esnafın mağdur olduğunu belirten Gülener “ Mağduriyetin boyutlarını sizlere anlatamam orada bir geçmiş var, hem maddi hem manevi olarak çok yıprandık. Ben kiracı olduğumdan Çarşı’nın Vakıf Katılım Bankasına 25 yıllığına restorasyon karşılığı verildiği bilgisi iletildi fakat ne olacağını tam olarak bilmiyoruz.” şeklinde konuştu.

Neşe Yalçın: ‘Eşyalarımı almadan çıkmak zorunda kaldım’

40 yıldır Mimar Sinan Çarşısı’nda esnaflık yapan Neşe Yalçın, Şafak Modaevi’nin işletmeciliğini yapıyordu. Burada varlıkları Çarşı’ya ve Üsküdar’a değer katarak devam ettiren esnaf Yalçın, buranın kamulaştırılıp VGM’ye verilmesinin ardından büyük mağduriyet yaşadığını belirtti. Buraya yerleştikleri dönemde Çarşı’ya yatırım yaptıklarını ifade ederken kamulaşma sürecinin ardından borçlu çıktıklarını belirtti. Tahliye sürecini sabahın altısında yapmak zorunda kaldıklarını belirten Yalçın durumu şöyle özetledi: “Eşyalarımı alamadan çarşıdan çıkmak zorunda kaldım. Çok üzgünüm. Devletime saygılıyım devletime saygımdan ses çıkaramadım. Çok üzgünüm ve mağdurum.

‘Ben emekliyim, ödemelerimi şu an yapamıyorum. Bize maddi bir yardımda bulunulmadı’

Yeni bir dükkan açma süreci hakkında konuşan esnaf, kamulaşma sürecinin ardından maddi durumlarının çok kötü olduğunu belirtti. Maddi hiçbir yardımda bulunulmadığını belirtirken CİMER’e yazı yazdıklarını fakat seslerini duyuramadıklarını da belirtti.

Mahkeme sürecine ilişkin konuşan Yalçın, 65 yaş üzerinde olduğunu ve aylardır çalışamadığını belirtti. Bu durumun esnaf adına zaman tanılarak yapılsa dahi iyi olacağını söylerken süreç hakkında bilgi alamadığını belirtti.

Meryem Özden ve Ali Özden: “Günlük kazanan insanlardık biz, birikimimiz yoktu”

2000’den beri Çarşı’da çalışan Meryem ve Ali Özden esnaflığa önce kuyumculukla başladılar. 7 sene kuyumculuk yaptıktan sonra kafe işletmeciliği yapmaya başladılar. Çarşı’nın kamulaştırılmasının ardından herhangi bir yerde çalışmayan Özden çifti, bu durumun öncesinde de pandemi nedeniyle kapalı olduklarını belirtti. Tahliye sürecini anlatan Özden çifti şu ifadeleri kullandı: “Oradan apar topar çıkarılınca yer bulamadık, biz dükkanımız için hâlâ yer arıyoruz. Günlük kazanan insanlardık biz, birikimimiz yoktu. Şu an Çarşı’nın en mağdur insanlarından biriyiz sanırım. Kiralar çok pahalı o yüzden hala yeniden dükkanımı açamadım. Şu an maddi olarak tüketmiş bulunmaktayız. Bizlerle maddi-manevi ilgilenilmedi. Biz sizi buradan çıkarıyoruz, mağdur olmayın denilmedi. Bize dükkanımızı yeniden açmak için bir yer gösterilmedi.”

Mahkeme sürecine ilişkin, oradan çıkarıldıktan sonra mahkeme sürecinin bir şey ifade etmediğini belirten çift, geriye alınacak bir şey olmadığını belirtti.