Kadim Sahaf ile Röportaj

Üsküdar Bağlarbaşı’nda yer alan Kadim Sahaf’ın sahibi Ömer Çakır ile Üsküdarlıların okuma alışkanlıkları üzerine konuştuk. Çakır, sahaf açma aşamasından bahsederken ”20 yıldır Üsküdar’da yaşıyorum ayrıca Üsküdar’ın insan profilinin kitaplar ile alakadar olduğunu düşünüyorum.” diyor.

Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

İsmim Ömer Çakır Sosyoloji bölümünü bitirdim şu anda da Yüksek lisans yapıyorum. Üsküdar Bağlarbaşı’nda Kadim Sahhaf’ı eşim Kübra Çakır ile birlikte işletiyoruz. 2017 yılında online olarak sosyal medya üzerinden Kadim Sahhaf’ı açtık. Ocak ayında ise bir mekan açma kararı aldık. 3 yıldır Sahhaflık yapmaktayım. Üsküdar’da açmamızın en önemli sebebi, uzun zamandır burada yaşıyor ve buradaki okuma potansiyelini biliyor olmamız.

Üsküdarlılar en çok ne tür kitapları tercih ediyorlar?

Genel olarak konuşmak oldukça iddialı olur benim için, fakat müşteri kitleme bakacak olursak eğer öğrencilerin daha çok roman, akademik kitaplar ve tarih kitaplara ilgisi var. Buraya gelen kişilere karşılık olarak nitelikli kitaplar bulmaya özen gösteriyorum çünkü müşterilerimin böyle bir talebi var.

Kitabı bilmek için kitaba emek vermek gerekir.

Ben Üsküdarlıların kitap okuma alışkanlığının olduğunu ve belli bir kaliteye sahip olduklarını düşünüyorum. Edebiyat anlamında okuyucular risk almıyorlar örneğin; Ahmet Hamdi Tanpınar Türk klasiklerini tercih ediyorlar. Sosyoloji bölümü okuduğum için kitaplar ile haşır neşir olmak zorunda kalıyordum, fakat her eğitim görmüş insan kitabı tanıyıp bilemez. Kitabı satarak öğrenirsin, kitabı paylaştığın zaman aldığın talebe göre anlarsın değerini. Kitaplar ile meşgul olmak lazım. Yazarlarına ve içeriğine dair bir bilgi sahibi olmak gerekiyor. Kitabı bilmek için ise kitaba emek vermek gerekir.

Kitabı kıymetli yapan şey nedir?

Kitabı kıymetli yapan şey, kitabın içeriği, yazarı veya hikayesidir. Bunlar kitabı kıymetli yapabiliyor. Benim için kitabı kıymetli yapan şey yazarı ve içeriğidir.

Sizi şaşırtan keşifler oluyor mu?

Bir Sahhaf’ın kitaba hakimiyeti çok yüksek olmalı. Öbür türlü baktığımızda bir eskiciden farkınız kalmıyor. Kitabı bilmenin verdiği avantajlar da var. Mümkünse Türkçe, İngilizce, Osmanlıca, Arapça gibi diller keşfedilmeli. Kitabı bilmek Sahhaf için de iyi bir şey, belki kitabın kıymetini bulabilecek şekilde satabilir.

Değerli dediğim bir kitap elime ulaşmıştı, fakat bir arkadaşa o kitabı satmıştım. Kitabın adı Walt Whitman’nın Leaves of Grass 1900 Amerika baskısı, ve Türkçeye çevrilmemiş hali elime geçmişti. Şimdilerde ise değerli olarak gördüğüm İsmet Özel’in Bir Yusuf Masalı var elimde.

Bir kahveden daha fazlası: Tebessüm Kahvesi

Üsküdar Altunizade’de 2016 yılında 21 Mart Down Sendromlular Günü’nde açılan Tebessüm Kahvesi down sendromlu bireylerin toplumsal yaşama katılmasını amaçlıyor. Projede onların gündelik sosyal yaşama ayak uydurmalarına ve toplumda da sorumluluk bilincinin gelişmesine katkı sağlanması bekleniyor. Tebessüm Kahvesi’nin hikayesini ve down sendromlu bireylerin eğitim süreçlerini Tebessüm Kahvesi Proje Koordinatörü Şermin Çoban anlattı.

Biz, downlu arkadaşlarımızın hayatın içinde var olduklarını herkesin görmesini istedik ’’


– Projenin ortaya çıkış hikayesinden bahseder misiniz?


Tebessüm kahvesi, Üsküdar Belediyesi sosyal işler biriminin bir sosyal sorumluluk projesi,  hedef olarak biz, downlu arkadaşlarımızın hayatın içinde var olduklarını herkesin görmesini istedik.Onlara bir fırsat verelim istedik ,fırsat verildiğinde neler yapabildiklerini gösterelim istedik.Burada bizim, on tane arkadaşımız var sabah beş arkadaşımız sabah grubunda beş  arkadaşımız ise öğleden sonra olmak üzere vardiyalı olarak altı saat çalışıyorlar.Tebessüm kahvesi okul gibi düşünülmüş bir proje burada ki on arkadaşımızı eğitip hizmet sektöründe nasıl davranmaları gerektiğini öğretip farklı işletmelerde onların istihdamlarını sağlayacağız ki yeni arkadaşlarımıza yer açılsın istiyoruz.

Projenin ilk faaliyete geçtiği zamanlarda insanların gösterdiği tutumla şimdi sergilenen tutumlar arasında bir değişiklik var mı ?


Buraya çok bilinçli bir profil geliyor ama ilk başlarda buraya gelen misafirlerimiz sanki bebek sever gibi daha insancıl duygularla yaklaşıyorlardı. Arkadaşlarımıza ” canım cicim”, ”hadi gelin oynayalım” şeklinde bir hitap tarzları vardı ama bizim amacımız down sendromlu arkadaşlarımızın toplumun içinde bir birey olarak var olmaları, müşteri profilimizden beklentimiz bana nasıl davranıyorsanız burada ki Cem arkadaşımıza da Emrah arkadaşımıza da aynı şekilde davranılması.. Burada hitap şekillerimizde öyle zaten iş yerinde Cem Bey, Emre Bey gibi hitap şekilleri kullanıyoruz.

Projenin girişim aşamasında karşılaştığınız olumsuzluklardan biraz bahseder misiniz?


Tebessüm kahvesi Üsküdar Belediyesi’nin bir projesi dediğim gibi Belediye Başkanımız Hilmi Türkmen projeyi her anlamda çok sahiplendi. Siz de görmüşsünüzdür zaten çok nezih çok güzel bir yer Üsküdar’ın en değerli yerlerinden Burhan Felek köşkünün bahçesinde bir mekan. Hiçbir zorlukla karşılaşmadık, hep kolaylıklarla karşılaştık.


– Kafede kaç çalışanınız var?

Kafede şu an profesyonel olarak garson olan üç arkadaşımız var. Mutfakta iki personelimiz var Down sendromlu arkadaşlarımız ise on kişiler ve sadece servis kısmında varlar.Garson arkadaşlarımız onlara nasıl servis yapacaklarını nasıl davranmaları gerektiğini nasıl dükkan açılır, nasıl kapatılır gibi öğretileri öğretiyorlar.

Burası bir okul, sıfırdan geliyorlar buraya ve burada eğitim alıyorlar’’


– İşe başlamadan önce herhangi bir eğitimden geçiyorlar mı ?

Başta da değindiğim gibi burası bir okul,sıfırdan geliyorlar buraya ve burada eğitim alıyorlar. On arkadaşımız var. Hepsi farklı, birinin yapabildiğini diğeri yapamıyor o yüzden hep en bildiklerinden başladık. Bu özel eğitimde özgüvenlerini kaybetmemeleri açısından bu önemli bir şey. Mıntıka yapıyordur, mıntıka yaparak başlar. Daha sonra mendilleri doldurmayı yağdanlıkları doldurmayı öğrenir. Bu şekilde servise girme aşamasına kadar getirdik birçok arkadaşımızı.

– İnsanlar burada olmayı sizce neden tercih ediyorlar ?

Burası çok pozitif bir yer. Manen insanlar burada çok mutlu ve huzur doluyorlar. Bu da projenin amaçlarından biriydi zaten. Yine yeniliyorum ama müşteri profilimizin de bu arkadaşlarımıza fırsat verildiğinde neler yapabildiğini görmesini istedik. Geçmişte, ‘‘yapabilirler mi?’’ düşüncesi vardı insanlarda. Bu arkadaşlarımıza fırsat tanınmıyor. Oysaki benden hiçbir farkları yok. Onlar da bir birey ama tabii ki de özeller duygusal iniş çıkışları fazla biliyoruz ama yaptıkları işi çok güzel sahipleniyorlar.

– Benzer bir girişimde bulunmak isteyenlere öneriniz var mı ?

Bu, insanı çok iyileştiren bir şey mesela kendimden örnek vereyim; İyi niyetiniz inanılmaz gelişiyor. Çünkü karşınızda hep iyi insanlar var hiç kötülük gütmüyorlar. Dünya’ya gelmiş melekler, biz burada on tane melekle çalışıyoruz. Herkesin elini taşın altına sokması lazım belki zor bir iş olduğu düşünülüyordur ama asla değil nasıl baktığınıza bağlı. Onlar paralarını kazanıyorlar, çok mutlular, değer görüyorlar. Bu bir gerçek siz maddi olarak tatmin olduğunuzda çevrenizdeki insanları da tatmin ettiğinizde pek çok şey sizin için kolaylaşabiliyor fırsat verilsin böyle arkadaşlarımıza onlar çünkü her şeyi en iyi şekilde yapıyorlar.

– Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ?

Sadece Downlu değil tüm engel gruplarındaki arkadaşlarımıza fırsat verilmeli çünkü fırsat verildiğinde doğru ellerde, doğru kimliklerle buluştuklarında gerçekten güzel işler yapıyorlar.




Kültür Envanteri Atlası Üsküdar’daki 400 kültür varlığını haritada tanımladı

Bilirsek koruruz” söylemiyle hareket eden Kültür Envanteri Atlası, Üsküdar’daki 400 kültür varlığını, isim, konum ve mahalleleriyle haritada tanımladı. Platformun kurucularından Caner Cangül’le hem proje hakkında konuştuk hem de Üsküdar özelinde değerlendirmelerini aldık. Cangül’e göre Üsküdar, kültür varlıklarını inceleyen kitapları bakımından oldukça zengin olaması itibariyle diğer ilçelere göre çok daha şanslı.

Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Ben Caner Cangül, Endüstri Mühendisiyim. Yedi yıldır Ukrayna, Kiev’de yaşıyorum. Öncesinde İstanbul ve Ankara’da yaşadım.

Caner Cangül

Bilmeyenler için bize Kültür Envanteri Atlası’nı anlatır mısınız?

Türkiye ve yakın coğrafyada, Türkiye dışındaysa Osmanlı, Selçuklu ve Karahanlı gibi Türk dünyasını ilgilendiren kültür varlıklarının harita üzerinde işaretlenmesi ve hakkındaki bilgilerin paylaşılmasını amaçlıyoruz.

İnternet sitemizde detaylı arama imkanı sağlıyoruz. Öncelikle, anasayfadaki harita bölümünden bölge, ilçe gibi alt başlıklara gidiliyor. Türkiye, Marmara bölgesi, İstanbul, Üsküdar ve hatta mahalle bazına kadar inebiliyoruz. Uzun açıklamalardansa yapının kimin tarafından yaptırıldığı, ne olduğu, kaçıncı yüzyıla ait olduğu, ne zaman onarıldığı gibi bilgilere kolaylıkla ulaşılmasını istiyoruz. “Etrafta” bölümümüzden konum bazlı olarak bulunduğunuz yerde ve çevresinde neler olduğunu görebiliyorsunuz. Kilometreyi artırıp daha geniş kapsamlı da inceleyebilirsiniz. Örneğin Üsküdar’dan Sarıyer’e gitmek isterseniz orada bir noktayı belirleyerek ne gibi eserler olduğunu önceden görebilirsiniz. Aynı işlemi Türkiye içinde herhangi bir noktada, Balkanlar ve İran’da da yapabilirsiniz. Tamamı olmasa da İran’daki Türk eserlerini de işaretlemeye başladık. 

Proje nasıl ortaya çıktı?

Ben ve benim gibilerin ihtiyaçlarından dolayı ortaya çıktı diyebiliriz. Gideceğiniz ya da bulunduğunuz bölgede hangi tür kültür varlıkları ya da tarihi eser bulunuyor sorusunun cevabı her zaman yanıtsızdı. Son yıllarda tabelalar eklense de çoğu zaman “Bu nedir?” sorusunun cevabı yok ya da yeterli değil. Bunu özellikle İstanbul’da yaşarken çok hissediyordum. Projenin başlangıcı da o döneme, on küsür sene öncesine dayanıyor. Bir çeşme gördüğünüzde adını, kimin çeşmesi olduğunu, kitabesinde ne yazdığını bilmek güç olabiliyor. Süleymaniye Camii gibi temel yerler için böyle değil elbette ama özellikle Anadolu’da gezerken ne olduğuna dair fikrinizin olmadığı tarihi kalıntılar var. Belki sanat tarihçileri gibi eğitimli kişiler sorun yaşamayacaktır ama bu projede bizim gibi normal vatandaşı hedefliyoruz. 

Daha detaylı anlatacak olursam, çalışmamız harita konumunu temel alıyor. İlk olarak grup parametresi var, sivil yapı mı askeri yapı mı, antik yapı mı bunu ayırıyor. Daha sonra türler var; çeşme, camii, medrese, antik tiyatro, heykeller… Sürekli olarak yeni türler eklenmeye devam ediyor. Sonrasında kültür dönemleri var; Hitit, Memlük, Osmanlı, Selçuklu gibi. Bunları konum ve “Mimar Sinan Eserleri”, “Çanakkale 1915” gibi tematik haritalar takip ediyor. Mimar Sinan eserlerinin oluşturduğu gezi yolu, Üsküdar merkezde Mihrimah Sultan Külliyesi’yle başlayıp sahilden Şemsi Paşa Külliyesi’ne doğru devam ediyor. Yeniden Üsküdar içine girerek tekrar Valide-i Atik Camii’nin orada bitiyor. Böylece toplamda yaklaşık 20 Mimar Sinan eserini görmüş oluyoruz. Valide-i Atik’e ilk gittiğimde içerisindeki yapıları gördüm ama ne olduğunu bilmiyordum. Şimdiyse külliyenin imaret, medrese, tekke, darüşşifa, gibi yapılarını tanımlamak da mümkün.

Üsküdar için farklı gezi yolları da hazırlamak isteriz. Bunun için kültür elçilerinin çalışmalarını ya da Üsküdar Belediyesi’nin hazır gezi yollarını da kullanabiliriz. Haritaya işlediğimiz zaman konumunuza göre hangi yöne gideceğinizi görebiliyorsunuz. Yol boyunca karşılaşacağınız eserler hakkında bilgi de alabiliyorsunuz.

Kaç kişilik bir ekipsiniz?

Aslında başlangıçta iki kişiydik. İlk açıldığımızda yaklaşık yedi bin nokta, çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere, zaten işaretliydi. Projenin çıkış noktası da İstanbul’du.

Kültür elçileri diye tanımladığımız bir grubumuz var, bize katılmak isteyen herkesi içimize katıyoruz. Şu ana kadar ellinin üzerinde kişiye yetki verdik. Beklentimiz her katılımcının daima aktif olması değil elbette. Mümkün oldukça her türlü güncellemeyi yapabilirler. 

Siteyi aralık ayında açtık, üzerinden yaklaşık yedi ay geçti. Ayda ortalama bin tane yeni varlık tanımlaması yaptık. Bununla birlikte mevcut varlıklar üzerinde sık sık güncelleme oluyor. Fotoğraflar ekleniyor. Elbette noktaların tespit edilip doğru fotoğrafların bulunması yorucu olabiliyor. Bu yüzden kültür elçilerimizin zaman ayırabilecek kişiler olması da önemli.

Üsküdar Kültür Envanteri haritası için tıklayınız.

Biraz Üsküdar’dan konuşalım istiyoruz. Üsküdar Kültür Envanteri Atlası hakkında neler söylersiniz?

Üsküdar’da halen eksiğimiz çok fazla ama yavaş yavaş tamamlamaya devam ediyoruz. İstanbul’da ağırlıklı olarak Tarihi Yarımada’yı çalıştık. Geçmişte benim çalışmalarım da bu yönde olmuştu. Şu anda Üsküdar’da yaklaşık bin tane kültür varlığı vardır diye düşünüyorum. “Üsküdar” olarak arattığımızda 418 tane kültür varlığı işaretli gözüküyor. Ayrıca Acıbadem, Ahmediye, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mahalle bazında da görüntüleyebiliyoruz. Elbette eksiklerimiz var, özellikle mahalle kısmında. Bu noktada da kültür elçileri devreye giriyor. Örnek verecek olursak, Şehzade Seyfettin Çeşmesi, Üsküdar’da Mimar Sinan Mahallesi’nde ve Osmanlı dönemine ait. Şimdilik elimizdeki tek bilgi bu. Daha detaylı bilgiyi başka biri sağlayabilir. Aynı şekilde hatalı bir bilgiye rastlanırsa bunun düzeltmesi de yapılabilir.

Zaten en önem verdiğimiz nokta enlem boylam olarak konumun belirlenmesi çünkü konumun aksine sokak, mahalle bilgisi çok değişken. Üsküdar’da da mahalle değişikliği yaşandı. Eski bir kaynakta aradığınız mahalleyi artık bulamayabilirsiniz. O yüzden şu an güncel, Büyükşehir ya da Üsküdar Belediyesi’nin sınırlarını çizdiği mahalle isimlerini kullanıyoruz.

Emetullah Gülnuş Valide Sultan Çeşmesi
(3. Ahmet Çeşmesi)
Ali Osman Dilekoğlu/2019

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Türkiye içinde ve dışında her türlü kültür varlığını ve kaybolan eserleri işaretliyoruz. Örneğin İstanbul’da 208 tane kaybolan eser var. Üsküdar’daysa kayıtlı 5 tane gözüküyor. Bu eserleri işaretlerken genelde eski fotoğraflarını da ekliyoruz. Geçmişte ve günümüzde mevcut olanların hepsini işaretlemek istiyoruz. “Bilirsek koruruz!” diyoruz, sloganımız bu. Özellikle daha genç kuşakların çevresinde ne olduğunu öğrenmesini istiyoruz. İnsanlar isimlendiremedikleri şeyi korumuyor. Bu merak duygusunu kaşımak ve daha detaylı bilgiye ulaşmanın yolunu açmak istiyoruz. Çıkış noktamız da çabuk ulaşılıp fayda sağlamaktı. Amacımız sitede fazla ziyaretçi olmasından ziyade kişilerin ihtiyacının karşılanması. Elbette başka kanallardan, ansiklopedilerden bu bilgilere ulaşılabilir ama günümüzde telefon kullanmayan neredeyse kalmadı. Anlık bilginin kitaba ulaşamayacağımız zamanlarda da bulunmasını istiyoruz. Bir yapıyı internette araştırabilmek için önce yapının ne olduğunu bilmek gerekiyor. Bunu sağlamak istiyoruz. 

Üsküdar kültür varlıklarını inceleyen kitaplar bakımından zengin, ulaşılabilecek pek çok kaynak mevcut. Bizim isteğimiz Üsküdar’daki eksik kültür varlıklarının da nokta nokta tanımlanması. 

Kültür Elçileri sayımızı olabildiğince artırmayı, hatta mümkünse yıl sonuna kadar iki yüz kişiye ulaşmayı umuyoruz. Eksik parametre kalmadan, geçmişten günümüze dek fotoğraflarla birlikte tamamlamak istiyoruz. Uzun soluklu bir proje. Yanlış bilgiye sebebiyet vermemek adına bilgi girişi halka açık değil ama kültür elçisi olmak isteyen herkes destek olabilir. Özellikle Üsküdar’ı bilen arkadaşların bize katılmasını isteriz. Bize ulaşırlarsa Üsküdar Belediyesi’yle de ortak çalışabiliriz. 

Koronavirüs: Üsküdar esnafı kaygılı, toparlanamadık şu anda zararına çalışıyoruz

Korona virüs salgını tedbirleri kapsamında 16 Mart’ta işyerleri kapatılan sonra normalleşme adımları ile yeniden dükkanlarını açan Üsküdar esnafı, “Toparlanamadık, şu anda zararına çalışıyoruz.” diyor

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta görüldü. 16 Mart’ta kapanan kafe ve restoranlar normalleşme süreci ile 1 Haziran’da açıldı. Pandemi sürecinden en çok etkilenen sektörlerin başında yeme-içme sektörü geliyor. Vatandaşlar, kafe, restoran ve lokantaların açılmasından dolayı şüpheli ve tedirgin. Mekan sahipleriyse gerekli tedbirleri aldıklarını ve maddi olarak zorluk çektiklerini ifade ediyor. 

Peki kafe ve restoranlara salgın süresince tedirgin olmadan gidilebilir mi? Mekan sahipleri ne gibi zorluklarla karşılaştılar ve bu süreçle nasıl baş ettiler? Vatandaşlar bu mekanları güvenli buluyor mu? Psikologlar, vatandaşların yeni normale adaptasyon süreci hakkında ne düşünüyor ve ne gibi tavsiyelerde bulunuyor? Bu soruların cevaplarını uzmanlarla ve ilçe sakinlerimizle aradık. 

Ozan Çankaya – Münire: Ekonomik olarak bir hayli yorulduk

MÜNİRE, eskici, kahveci, gazozcu. Çengelköy’ün yeni ama bir o kadar da tanıdık mekanı. Bu mekanda İzmir’de harmanlanmış kahve, pikaptan çalan güzel müzikler eşliğinde kırkın üzerinde yerel gazozla buluşuyor. Münire, İstanbul karşı yakadan, şehir dışından gelen müdavimlerini anne evi sıcaklığıyla karşılıyor.

Münire’nin sahibi Ozan Çankaya üç aylık ara sürecinde çocuklarıyla daha yakından vakit geçirdiğini, evde olma halinin ona iyi geldiğini söylüyor. Fakat ekonomik olarak bir hayli yorulduğunu ve normalleşme süreciyle birlikte mekanın açılmasının kaygılarını devam ettirdiğini belirtiyor.

“Allahtan eşim evden çalışmaya başladı, onun maaşıyla evi geçindirdik. Pandemi döneminde iki bankadan kredi almaya başladık. Tüm giderlerimi aldığım kredilerle karşılıyorum ve belli bir miktar zarara girmiş durumdayım. Vergilerimi, kiramı, elektriğimi ödediğim zaman elime bir şey geçmiyor,” diyor.

Münire’nin sahibi Ozan Çankaya

“Kısa Çalışma Ödeneği yeterli olmadı”

Ozan Bey’e devletten yeterli desteği gördünüz mü, diye soruyorum. Devletin yeterli destek vermediğini söylerek durumu şöyle açıklıyor: “ Çalışan bir personelim var, onu işten çıkarmadım. Devlet, ‘Kısa Çalışma Ödeneği’ni 15 Nisan’da Resmi Gazete’de yayınladı. O yüzden devletten bir ay yarım, bir ay tam olmak üzere toplamda 1500 lira yardım aldık. Haziran ayında dükkanımızı açmamızla birlikte ödeneği almaya devam etmedik.”

Koronavirüs’ün Çengelköy’e etkisi ağır oldu

Çengelköy’ün her mevsimde çok ziyaret edilen, rağbet gören bir semt olduğunu ve kendisi dahil olmak üzere birçok esnafın olumsuz etkilendiğini söyleyen Çankaya, “Çengelköy gece-gündüz yaşayan bir semttir. Pandemi olmasaydı ben şu anda çok para kazanıyordum. Bahar aylarında bahçemi değerlendiremedim. Şu anda her gün Instagram üzerinden tanıtıma çıkıyorum. Yaklaşık üç bin takipçim var. Fakat şu anda üçte bir performansla çalışıyoruz. Şunu belirtmeliyim, üçte bir dediğiniz zaman, ki bu tarz işlerde aslında bu oran kar olarak alınır, üçte iki ise giderlere harcanır. Şu anda zarara çalışıyoruz. Ama yapacak bir şey yok. Bu bizim ekmek paramız. Her gün işyerine bu sefer çok müşteri olacak umuduyla geliyoruz. Bir ümit bekliyoruz,” diyerek durumu gözler önüne seriyor.

“Elimizden gelen önlemi aldık”

Çankaya, aldığı önlemleri şöyle sıralıyor: “Her gelen müşterinin masasına küçük bir dezenfektan bırakıyoruz. Maskesiz müşteri kesinlikle almıyoruz. Şüphelendiğimiz kişilerin ateşini ölçüyoruz. Üç günde bir cihazla dezenfektan yapıyoruz. Bu normalde ayda bir yapılması gereken bir ilaç fakat risk almak istemiyoruz. Müşterinin isteğine göre karton çatal, bıçak, bardak kullanıyoruz. Maskesiz personel çalıştırmıyoruz.”

“Gerekli tedbirleri alan vatandaşlar dışarıda yeme içmeden çekinmesinler”

Ozan Bey bir işletme sahibi olarak vatandaşlara “Gerekli tedbirleri alan herkes istediği zaman istediği yere gidebilir. Otobüse, metroya binebiliyorlarsa gelip arkadaşlarıyla burada oturabilirler. Bunun hiçbir zararı yok. Tedbirli olarak mekanlara güvensinler,” diyerek onları mesafeli yaklaşımla rahatlıkla oturabileceklerini söylüyor ve negatif düşüncelerini kırmaya çağırıyor.

Safa Morgül – Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi: Gafil avlandık

Tarih boyunca çınar ağaçlarının altları sohbet ortamlarının simgesi haline gelmiştir. Tarihi ÇINARALTI Çay Bahçesi bu geleneği sürdüren, her gün yurdumuzun farklı yerlerinden binlerce misafir ağırlayan meşhur bir çay bahçesi. Aynı zamanda bir aile işletmesi. Dededen toruna kalan bu tarihi mekan yeni neslin de uğrak noktası haline gelmiş.

Mekanın yeni nesil sahibi Safa Morgül “17 Mart’tan 1 Haziran’a kadar kapalıydık. Gafil avlandık. İşsiz kaldık. Dükkanımızın kapalı oluşunun sıkıntısını çok yaşadık. Bir anda dükkanının kapanması ölüm gibi bir şey. Dükkan kapalı, gelirin yok, ailenle görüşemiyorsun. Bu bizi psikolojik olarak da zorladı. Biz yine de bir biçimde kendi hayatımızı sürmeye devam ederiz fakat seksen kişi çalıştırıyoruz. Onlar için neler yapabiliriz diye düşündük. Kısa çalışma ödeneği bize çok yardımcı oldu. Burada zaten emekliler dışında kimseyi asgari ücret ile çalıştırmıyoruz. Emeklilere ayrı bir maaş ödüyoruz. Dolayısıyla tüm personelin maaşlarının %60’ını devlet bize ödedi,” diyerek biraz da olsa hafiflediğini anlatıyor. 

Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi’nin sahibi Safa Morgül

“İş hayatında bir dayanışma oldu”

Esnaf arasında dayanışmasının olduğunu söyleyen Morgül “Mart ayının yarısında kapandık. Esnafa, tedarikçilere olan borçlarımız kaldı. Genelde kurumsal yerlere çalışıyoruz. Büyüklüklerini gösterdiler. Kimse beş kuruş almadı. Biz de aynı şekilde kiracılarımızdan para istemedik. Bu dönem bir şekilde atlatıldı,”dedi.

“Masaların %50’si kaldırıldı!”

“Bakanlığın koyduğu kuralları işletmemize uygulayarak masalarımızın %50’sini kaldırdık. İşlerimiz de ona göre. Durmaktansa çalışıyoruz. Yüksek miktarda maddi kaybımız var. Etrafımızdan bulup personel maaşlarını ödedik. Toparlanamadık. Zaten toparlanmak da kolay değil. Belli bir seviyenin üstündeki mekanlar kendi kendine masraf üretiyor. Bununla baş etmek kolay değil.”

 “Temizlik alışkanlıkları değişti”

Eskiden temizliğe çok detaylı dikkat edemediklerini söyleyen Morgül bunu şöyle açıklıyor. “Bu dükkan eskiden 24 saat açıktı. Sürekli sirkülasyon olduğu için sadece yüzeysel temizlik yapıyorduk. Şu anda hizmet saatlerimiz daha düzenli ve kısa olduğu için detaylı temizliğe vaktimiz oluyor.”

“Her mekan bizim kadar tedbirli değil…”

“Biz gelen misafirlerimizin ateşini ölçüyoruz. Maskeniz var mı diye soruyoruz. Maskesi yoksa hemen temin ediyoruz. Şu ana kadar 38 derecenin üstünde ateşle kimse gelmedi. Gelse de içeri alınmaz zaten. Her müşteri gittikten sonra masaları Borel ile siliyoruz. Biz zaten 2000’li yıllardan beri endüstriyel bulaşık makineleri kullanıyoruz. Kaliteli deterjan kullanmaya özen gösteriyoruz. Günde maddi olarak zararımız oluyor ama yeter ki bir sorun olmasın. Bazı mekanlar sadece bardakları çalkalıyor. Bu tarz mekanları da biliyoruz ama biz öyle değiliz,” diyerek titiz ve disiplinli tutumunu ortaya koyuyor.

“Çalışanlarımızın sağlığına önem veriyoruz”

Çalışanların sağlığına önem verdiklerini ve onları sürekli teftiş ettiklerini söylüyor: “Maalesef elemanlar siperlikleri çok zor taktılar. Biz sadece müşterinin değil sizin de sağlığınız için gerekli diyerek ikna ettik. Elemanları sürekli teftiş ediyoruz. Örneğin, birinin eşinde korona şüphesi çıktı. Kendisi ise negatif ama biz yine de 14 gün gelme dedik. İşe başlarken de tekrardan test yapmasını istedik,” diyor.

Vatandaşlar yeme içme mekanlarına mesafeli

Lokanta ve kafelerin açılmasına vatandaşlar mesafeli bir tutum sergiliyor. Birçok ilçe sakinimiz durumdan tedirgin ve artık lokanta ve kafelerin güvenli olmadığını düşünüyor. İşte Üsküdar sakinlerimizin gözlemleri ve görüşleri:

Atilla Katlar: Yeme-içme mekanlarına genel olarak hiç güvenmiyorum. Günlük hayatta bu tür yerlere gitmeyi tercih eden biri değilim. Eşim ve kızımın isteği üzerine arada gidiyorum. Korona sonrası bu mekanlara karşı güvenim sıfırlandı diyebilirim. Bunun nedeni ise gittiğim mekanlarda yaptığım izlenimler. Koronavirüs döneminde gittiğim mekanlarda şu gözlemlerde bulundum:

*Lokantada kullanılan çatal, kaşık, bardak, tabakların temizliğinden emin olamıyorum. Esnafın yarısı bulaşığı elle yıkıyor. Bu mikrop elle durulanınca yok olup gidiyor mu?

*Pizza, börek, tost gibi yiyeceklerin sunumunda kullanılan tahta servis tabakları yıkanmıyor. İnsanlar ağzını silip peçetesini bunun üzerine atıyor. Bir süre sonra gelen müşteriye aynı tabaktan servis veriliyor.

*Kurumsal mekanlar dışında çoğu lokantada, kafede, restoranda ateş ölçülmüyor. Şunu da belirtmek istiyorum ki uzmanlar ateş olmayan vakalar olabilir diyor. Ağzın kapalı yemek yiyebiliyor musun? 

*Yan yana masalarda insanlar yemek yiyor. Bulaşma riski oldukça yüksek. 

*Çengelköyde bazı çay bahçelerinde verilen bardaklar elle yıkanıp servise veriliyor ve denetimi yapılmıyor.

*Masalarda servis örtüsü yok. Talep edilmediği takdirde masalar silinmiyor. Benden önceki kişi koronalı ise oraya bulaş olma ihtimalini göz ardı etmemek gerek.

*Çoğu mekanda tuvaletlerde havalandırma yok. İnsanlar aynı havayı teneffüs ediyor.

*Maske takmayan garsonlar gördüm. Sadece ağzını kapatıp burnunu kapatmayan garsonlar da var. Güven vermiyor. 

Sağlık Bakanlığı tarafından restoran sahip ve çalışanlarına yönelik test uygulanıp bir belge verilmiyor. Şu güne kadar bir yeme-içme mekanında koronalı çalışan yoktur ibaresi görmedim. Bu uygulamanın yürürlüğe girmesini istiyorum.

Zeynep Bölükbaşı: Pandemi dönemi başlangıcında dışarıda yeme içmeyi kestim. Normalleşme süresine girildiğinde bildiğim yerlere sadece çay içmek ve teftiş etmek için gittim. Masalar ilk günler uygundu ama on gün sonra eski tas eski hamam. Eğer işletme vatandaşa örnek olmazsa bu problemi nasıl aşarız? Ekonomik olarak problem yaşayan kuruluşlar maalesef kurallara uymuyor. Devlet mekan girişlerinde dezenfektan olmalı diye kural koymuş. Ne zaman gitsem yeni bitti deniyor. Yani dezenfektan yok. Bundan anladığım kadarıyla halka ve kendimize saygımız yok. Bunları gördükten sonra tekrar aynı yere gitmek yanlış olur. Ben ikaz ederim mutlaka. Yaşça olgun olduğumdan dolayı dinliyorlar ve uyguluyorlar genelde. Bir de masaları silerlerken çok rahatsız oluyorum. Yan masayı sildiği bez masa masa dolaşıyor, ben hijyenden ne anladım o zaman. Kurallar yönetmeliğinde sandalye arası 60 cm mesafe olması gerekli denilmiş, aile gelmiş masaya ölçerek mi oturacak? Kim itiraz edecek? Küçük bir kafe düşünün zaten en fazla 3-4 masası var. Mesafe kuralı ile bu sayı 1’e iniyor. Şimdi bu işletme kurala uyacak mı? Tabi ki hayır. Kısacası kendi kendinden sorumlusun. Hava almak için tedbir sende olmalı. Benim anladığım bu… Bu arada tam kurallı işletmeleri de kutlarım, şahit olduklarım var.

Dila Günhan: Açıkçası bu süreçte ortak kullanılan hiçbir yeri güvenli bulmuyorum. Her ne kadar kafe vb. yerlere girişte ateş ölçülse ve dezenfektanlar her masada bulunsa da bu önlemlerin virüsün yayılmasını engellemeyeceği aşikar. Örnek vermek gerekirse ben çalıştığım kafeye gitmek için en az üç farklı vasıtaya binmek zorundayım, trafiğin en yoğun olduğu zamanlarda toplu taşıma araçlarına binmek zorunda kalıyoruz. Haliyle o kalabalıkta hiç kimse sosyal mesafeye dikkat edemiyor maalesef. Bu şekilde kalabalık ortamlara girdikten sonra ateş ölçülmesi veya elleri dezenfekte etmenin bir anlamı kalmıyor bence. Sırf ekonomi daha kötü duruma gitmesin diye ve devletin vatandaşlarına karantinada yeterli desteği verememesi yüzünden bu kadar erken normalleşmeye gidilmesinin yanlış bir karar olduğunu düşünüyorum.

Zehra Ekinci : Zorunlu bir durum yoksa kafeye veya benzeri yerlere gitmeyi tercih etmiyorum çünkü bu gibi yerlerin mutfak çalışanları da insan ve yiyecekleri hazırlarken veya çalışırken maske ve eldiven takıp takmadıklarını göremiyoruz.

Klinik Psikolog Bahar Erdoğan

“Pandemi sonrası adaptasyon süreci kolay olmayacak”

Klinik Psikolog Bahar Erdoğan, salgın sonrasında adaptasyon sürecinin kolay olmayacağını söyledi.

Erdoğan “Küresel pandemi salgını sonrasında toplumsal davranışlar, sosyal hayat ve adaptasyon süreci elbette kolay olmayacaktır. Bu salgın, insanlığı hiç alışık olmadığı zorunlu sosyal izolasyon sürecine sokarak, hayatımızın kendi insiyatifimizin dışına çıkmasına neden oldu. Böylesi potansiyel değişimlere paralel olarak, bu sürecin ortaya çıkarmış olduğu durum yaşamın her alanında sosyal ilişkilerin yeniden düzenlenmesini gerektirdi. Bu durumda sosyal hayatımızı gerekli tedbirlilerle kontrollü bir şekilde yönetmemizi gerektiren bir sürece dönüştürdü,” ifadelerini kullandı.

Dikkat etmemiz gereken en önemli iki faktör hijyen ve izolasyon


Erdoğan, “Pandemi sürecinde dikkat etmemiz gereken en önemli faktör hijyen ve izolasyon,” diyerek tedbir almanın önemini vurguladı. “Salgın nedeniyle kapanan ve kontrollü normalleşme süreciyle tekrar aktif hale gelen restoran ve kafelere gerekmedikçe gitmemek, mesafeyi korumak ve gerekli hijyen tedbirlerini hassasiyetle alan mekanları tercih etmek daha güvenli bir sosyallik olacaktır. Sosyalleşmek için kapalı mekanlar yerine açık alanlar ve az sayıda insanların olduğu yerleri tercih ederek virüse karşı önlem almış ve psikolojik sağlamlığımızı arttırmış oluruz,” dedi.

Üsküdar ve olası deprem senaryoları

Yıllardır dillendirilen ve beklenen büyük İstanbul depremi, bölgenin jeolojik yapısına ve deprem riskine göre depreme karşı önlem almamız konusunda bizi uyarıyor. Biz de Üsküdar’ı olası bir İstanbul depreminde nelerin beklediğini Jeolog/akademisyen Prof. Dr. Okan Tüysüz ile konuştuk.

Tüysüz; İstanbul Avrupa yakasına oranla daha sağlam olarak addedilen Anadolu yakasında yer alan ilçemiz Üsküdar’ın jeolojik olarak sağlam bir bölgede konumlandığını söylüyor ve ekliyor: “Üsküdar İstanbulun güneyinde yer alması nedeniyle Marmara Denizi içerisinde bulunan ve olası büyük İstanbul depreminin kaynağı olan Kuzey Anadolu Fayı’na en yakın ilçelerden biri.”

“İlçe sınırları içerisinde yumuşak zeminler son derece sınırlı.”


Jeolojik yapı olarak Üsküdar büyük ölçüde “İstanbul Paleozoyik İstifi” adı ile bilinen kayalar üzerinde oturuyor. İlçe sınırları içerisinde yumuşak zeminler son derece sınırlı. Bu nedenle bir deprem durumunda önemli bir heyelan ya da zemin sıvılaşması beklenmemekte. İlçe içerisinde aktif bir fay yok. İlçede sadece Istavroz Deresi, Bekar Deresi ve ilçenin Beykoz ile sınırını oluşturan Küçüksu deresi vadileri boyunda sınırlı alanda alüvyonlar bulunuyor.”

Jeolojik yapının önemi kadar aktif faylara yakınlığın da deprem riski hususunda büyük önem arz ettiğine değinen Tüysüz, Üsküdar’ın Kuzey Anadolu fayına ne kadar yakın olduğunu şekiller ile gösteriyor: “Bilindiği gibi kaya ortamları deprem dalgalarını özümsemekte ve hızını yavaşlatmakta, buna karşılık alüvyon gibi gevşek ve gözeneklerinde su olan zeminler deprem dalgalarını büyütmekte ve yüzeydeki sarsıntısının artmasına neden olmakta. Tüm bu olumlu durumlara rağmen Üsküdar İstanbulun güneyinde yer alması nedeniyle Marmara Denizi içerisinde bulunan ve olası büyük İstanbul depreminin kaynağı olan Kuzey Anadolu Fayı’na en yakın ilçelerden biri. İlçenin Kuzey Anadolu Fayı’na olan uzaklığı 17 ile 27 km civarında değişmekte. 

Solda-Üsküdar İlçesi kaya ve yumuşak zemin haritası: Kahverengi alanlar kaya, sarı alanlar ise yumuşak zemin (alüvyon) üzerinde oturmaktadır. Sağda- Marmara Denizi içerisinde Kuzey Anadolu Fayı’nın Üsküdara en yakın parçası olan Adalar segmenti.”

7.5 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşmesi durumunda Üsküdar için senaryo: 95 can kaybı, 42 ağır yaralı”

Büyük İstanbul depreminin neredeyse kaçınılmaz olduğunu belirten Tüysüz, depremin şiddetinin ve zamanlamasının tam olarak kestirilemediğini fakat hazırlık senaryolarının en kötü ihtimal olarak kabul edilen 7,5 şiddetinde bir depreme göre oluşturulduğunu belirtiyor ve Üsküdar için ortaya çıkan sonuçları bizimle paylaşıyor: “İstanbulda büyük bir deprem olasılığı olduğu bilim camiasında yıllardır bilinir, ancak bu olasılık 17 Ağustos 1999 depreminden sonra kamuoyunda da yakından takip edilmektedir. Bazı farklı görüşler olsa da Marmara Denizi içerisinde 7den büyük bir deprem olma olasılığı oldukça fazladır. Her ne kadar zamanı konusunda güvenilir bir yaklaşımda bulunmak mümkün değilse de bu olasılığın gerçekleşmesi durumunda nerelerin ne şiddetle sarsılacağı ve bu sarsıntı durumunda ne tür hasarların meydana geleceği konusunda oldukça çok araştırma ve rapor bulunmaktadır. En kötüye hazır olmak gerektiğinden İstanbul ve Marmara çevresini etkilemesi olası depremin büyüklüğü M=7.5 olarak kabul edilmekte ve hazırlık senaryoları buna göre yapılmaktadır. Bunlardan en son senaryo Haziran 2020 de İBB Deprem ve Zemin Araştırma Birimi (DEZİM) tarafından ilçe bazında yayınlanmıştır. Her ne kadar senaryo depremi büyüklükleri aynı olsa da bu rapor kayıplar açısından 2002 de Japon International Cooperation Agency (JICA) tarafından hazırlanan çalışmaya göre çok daha iyimser bir senaryo içermektedir.

İBBnin bu raporuna göre (https://depremzemin.ibb.istanbul/calismalarimiz/tamamlanmis-calismalar/istanbul-ili-olasi-deprem-kayip-tahminlerinin-guncellenmesi-projesi/) İstanbul için en kötü senaryo olarak bilinen 7.5 büyüklüğünde bir deprem olması durumunda en çok sarsılması beklenen yerler ilçenin güney yarısında yer alır. Aşağıdaki harita böyle bir depremde beklenir en yüksek yer ivmesi dağılımını göstermektedir (ivme ne kadar büyük ise depremin yaratacağı sarsıntı da o kadar büyük olacaktır, ivmenin yer çekimi ile eşit olması durumunda ise (~1 g) taş üstünde taş kalmaz, nesneler havada uçar.” 

Bina ve altyapı durumu

İlçenin kentleşme karakterine bakıldığında, Üsküdar’da yapıların büyük oranda 1-4 kat aralığında yer aldığı görülmektedir. Bunda ilçenin çok eski yerleşim yerlerinden olması rol oynamaktadır. Yapı yaşları baz alındığında ise yapıların %85’inin 2000 ve öncesi yıllarda inşa edildiği tespit edilmiştir. Deprem kaynaklı riskin azaltılmasına yönelik eylemlerde, önceliğin bu yapı grupları olması gerektiği düşünülmektedir.



Kentlerde depremler; sadece can kaybına ya da bina, köprü vb. üstyapıda hasarlara neden olmazlar. Olası büyük depremler kentlerde kritik öneme sahip doğal gaz, içme suyu ve atık su şebekeleri gibi altyapıda da hasar oluşturma potansiyeline sahiptirler. 

İstanbul İGDAŞ doğal gaz şebekesi, İSKİ içme suyu ve atık su şebekelerinde senaryo depremi sonucu beklenen hasarların tahmini, bu şebekelerin, coğrafi ölçekte noktasal (dağıtım istasyonları) veya yayılan/uzayan (boru hatları) unsurları için başlıca iki grupta yapılmıştır. 

İGDAŞ boru hatlarında, Üsküdar ilçesinde 6 noktada onarım ihtiyacının oluşabileceği tahmin edilmektedir. Bu rakam, doğalgaz boru hatlarında meydana gelecek tekil sızıntı veya kırılma vakalarının sayısından ziyade hücre başına hesaplanan onarım ihtiyacı sayılarının toplamını ifade etmektedir. 3.980 civarında orta ve daha üst seviyedeki hasarlı binalarda bulunan doğal gaz servis kutusunu devre dışı kalması olasılık dahilindedir. İSKİ içme suyu şebekesinde senaryo depreminde 6 noktada, atık su şebekesinde ise 15 noktada onarım ihtiyacının oluşabileceği hesaplanmıştır. Bu değerler, içme suyu veya atık su boru hatlarında meydana gelecek tekil sızıntı veya kırılma vakalarının sayısından ziyade hücre başına hesaplanan onarım ihtiyacı sayılarının toplamını ifade etmektedir.

“Üsküdar’da yaşayanlar görece şanslı

“Aynı raporda M=7.5 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşmesi durumunda Üsküdar için tahmin edilen senaryo ise şöyle: 146 çok ağır hasarlı, 493 ağır hasarlı, 3341 orta hasarlı, 9610 hafif hasarlı bina; 95 can kaybı, 42 ağır yaralı, 365 hastanede tedaviye muhtaç, 849 hafif yaralı; 15.087 hane için geçici barınma ihtiyacı. Bu tahminler 2002 tarihli JICA raporunda ise 1301 ağır hasarlı bina, 3477 Ağır-Orta hasarlı bina, 10361 Hafif-Orta hasarlı bina, 1803 Ölü, 3516 ağır yaralı olarak verilmişti.” 

Prof. Dr. Okan Tüysüz yorumlarına bakılırsa büyük İstanbul depreminin kaçınılmaz olduğunu, Üsküdar’da yaşayanların görece şanslı olduğunu fakat bu muhtemel deprem için hazırlıklı olmamız gerektiğini görüyoruz. Bu hususta olası bir deprem senaryosunda Üsküdar bölgesindeki toplanma alanlarını, tahliye planlarını ve çadır alanlarını göz önünde bulundurmamız gerekiyor.

Üsküdar toplanma alanları

İBB tarafından hazırlanan Üsküdar Olası Deprem Kayıp Tahminleri Kitapçığı’na göre olası bir 7,5 şiddetinde depremde ortaya birçok sebepten dolayı barınma ihtiyacı çıkacaktır: “Deprem nedeni ile meydana gelen bina hasarlarının önemli bir etkisi de binaların barındırma özelliğini kaybetmesidir. Acil barınma ihtiyacının belirlenerek, bunun karşılanması için gerekli ön planlama ve çalışmaların yapılması, özellikle yoğun yapılaşmaya maruz metropol alanlarda beklenen depremler için kritik önemdedir. Deprem sonrası insanların, hasarlı olmasa da binalara girmeyip bir süre dışarda olmayı tercih etmeleri de genel resmi ağırlaştıran bir durumdur. Üsküdar’da Mw=7.5 senaryo depremi sonrasında yaklaşık 15.087 hanelik acil barınma ihtiyacının ortaya çıkacağı tahmin edilebilir. Hane başına 3 kişilik nüfus kabulüyle, yaklaşık 45.261 kişinin acil barınma ihtiyacı olacağı beklenmektedir. Bu tahminlerde de depremin oluş şekline göre, hasarlarda gördüğümüze benzer belirsizlikler bulunmakta olup, deprem sonrası gerçekleşen acil barınma ihtiyacı içindeki nüfus verilen değerin altında ya da üstünde gerçekleşebilir.” Bu gibi miktarlar göz önüne alındığında Üsküdar’daki toplanma/barınma alanlarının ne durumda olduğunu değerlendirmemiz gerekiyor. Bu doğrultuda 2019 yılı sonlarında Üsküdar Belediyesi tarafından belirtildiği üzere tam 203 adet toplanma/çadır alanı mevcut. Toplanma alanlarının detaylı listesi aşağıdaki gibi: 

Olası tsunami riski ve tahliye planı

Marmara Denizi’nde sismik aktiviteye bağlı oluşabilecek bir tsunaminin Üsküdar İlçe sahillerindeki etkisinin genel olarak sınırlı kalacağı ancak deniz altı heyelan etkisine bağlı bir tsunamide farklı miktarda da olsa tüm sahil şeridinin etkilenebileceği hesaplanmıştır. Bununla birlikte ilçede tsunamiden etkileneceği hesaplanan alanların arazi kullanım türüne bakıldığında yalılar bölgesi ve sahil yolu kullanımı olmak üzere iki özellik ön plana çıkmaktadır.

Üsküdar Meydanı dahil olmak üzere Hacıbaba Parkı’ndan başlayarak Harem Otogarı’na kadar olan bölgeyi birbirine bağlayan tüm kıyı şeridi Harem Sahil Yolu Caddesi’nden oluşmaktadır. Bu bölgede, Salacak Balıkçı Barınağı ile Harem Otogar arası, Kız Kulesi önündeki burun, Üsküdar Evlendirme Dairesi önünden başlayarak Hacıbaba Parkı’na kadar olan alan ve özellikle Üsküdar Meydanı’nın tsunami etkisine maruz kalacağı hesaplanmıştır. Bununla birlikte karadaki su basma alanlarının sınırlı olacağı düşünüldüğünde riskin azaltılması için alınabilecek etkin ve öncelikli önlemlerden biri tehlike öncesinde kıyı şeridinin hızlıca tahliyesi olacaktır.

Üsküdar İlçesi sahilinin kuzey kesimini Küçüksu Deresi’nden başlayarak Hacıbaba Parkı’na kadar bu bölge oluşturmaktadır. Bu bölgeyi güney sahilinden ayıran önemli bir özellik tüm kıyı şeridinin devam eden yalılar, köşk ve saraylardan oluşuyor olmasıdır. Dolayısıyla bu bölgede gerçekleştirilecek tüm uygulamalarda özgün koşullara uygun yapısal önlemler geliştirilebileceği gibi, işletme sahipleri ve sorumlu kurum/kuruluşlar ile birlikte acil durumlarda alanı kullanan kişilerin güvenli bölgeye yönlendirilmeleri konusunda gerekli planlamaların yapılması sağlanmalıdır. Yine bu bölgede yer alan parklarda da uygulanabilecek en uygun ve pratik önlem tahliye çalışması olacaktır. Tüm parklar için güvenli bölge sınırı ve tahliye alanı parklara erişimin sağlandığı sahil yolu caddesi ve bu caddeye dik açılan tüm yollardır.

Her iki bölgede de başarılı bir tahliye için öncelikle bölgeyi kullanan kişilerin farkındalık düzeylerini arttırıcı bilgilendirmelerin yapılması, daha sonra ise belirli aralıklar ile bölgede tatbikatların düzenlenmesi gerekecektir. Farkındalık düzeyinin arttırılması için etkili yöntemlerden birisi uyarıcı, yönlendirici ve bilgilendirici amaçlar ile hazırlanmış tabelaların bölgede uygun alanlara yerleştirilmesidir. Sahil yolu üzerine ve park alanlarına uygun aralıklar ile bu tabela ve işaretçiler konulmalıdır. Bilgilendirici ve farkındalık sağlaması amaçlanan tabelalarda, olası tsunami riski hakkında bilgiler verilirken hangi durumlarda harekete geçileceği ve bölgenin hangi yollar kullanılarak hızlıca terk edilmesi gerektiği aktarılmalıdır. Oluşabilecek panik ortamı düşünülerek en yakın tahliye koridoruna doğru yönlendirici tabelalar yerleştirilmeli, tahliye koridorları üzerine güvenli bölgeye erişildiğini gösteren işaretler konulmalıdır.

***İstanbul Üsküdar İlçesi Tsunami Risk Analizi ve Eylem Planı Kitapçığı’ndan alıntılanmıştır.


MEHMET DİLBAZ: “Üsküdar uzun senelerdir dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda”

RÖPORTAJ: SAMET ALTINTAŞ

Mehmet Dilbaz, Kaybolan Tarihin Peşinde adını verdiği sosyal medya hesaplarıyla sadece binlerce kişiye ulaşmadı, birçoğuna da farkındalık aşıladı. Aynı isimle kitabıyla İstanbul’un günümüze ulaşmamış otuz eseri anlatıyor. Dilbaz, meydan genişletme uğruna yapılan hatalar da şöyle dikkat çekiyor: “Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafi edilmesi için Mimar Sinan’a ihtiyacımız var; ama ne yazık ki günümüzde bundan 500 sene önce yaşamış Mimar Sinan ayarında bir tane bile mimarımız yok!”

Kaybolan Tarihin Peşinde adını verdiğiniz sosyal medya hesaplarınızla geniş kitlelere ulaştınız ve kültür tarihine bir farkındalık getirdiniz. Bu, nasıl oldu?

Kaybolan Tarihin Peşinde, bundan yedi sene önce başlattığım bir hareketti. Tarihî değerlerimize sahip çıkma, yok olan eserlerin yeni nesillere tanıtılması ve harap durumda olanların onarılması konusunda bir farkındalık yaratmayı hedeflemiştim ve çok şükür ki belli bir noktaya kadar geldi. Günümüzde 100 bini aşan takipçi sayıları ve milyonları geçen sosyal medya etkileşimleriyle ‘ecdat yadigârları’nı koruma adına güçlü bir etki alanına ulaştık. Özellikler gençlerin ilgisi muazzam, Kaybolan Tarihin Peşindehareketi sayesinde İstanbul’da yaşayanlar, etraflarına daha fazla bakar oldular. Bunun anlamı şu manada çok büyük, artık etraflarında gördükleri zarar görmüş tarihî eserler daha fazla dikkat çekiyor. Herkes kendi çevresinde bulunan kültür mirasına daha fazla sahip çıkıyor. Bu anlamda mutluyum.

Sosyal medya anlatılarınızı iki kapak arasına aldınız, iyi de yaptınız. Üsküdar’la alakalı bölüm de epey dikkat çekiyor. Sahi, Üsküdar’ın tramvaylarını ne oldu?

Kaybolan Tarihin Peşinde kitabımda İstanbul’da yok olan 30 tarihî eseri ve kültürel mirası yazdım. Bunlar arasında yaşadığım Üsküdar’dan da örnekler yer aldı. Üsküdar’ın kaybolan tramvayları küçüklüğümden beri hep ilgimi çekmişti. Üsküdar-Kısıklı hattı açıldığında Fıstıkağacı, Bağlarbaşı, Altunizade ve Kısıklı güzergahında yaşayanlar için güzel bir ulaşım desteği olmasının yanında Çamlıca mesirelerine giden İstanbul halkı için de harika bir etkinlikti.

Etrafı açık yazlık vagonlarla yapılan seyahatler Üsküdarlılar ve farklı muhitlerden gelenler için güzel hatıralar biriktirilmesine neden oldu. Tramvayların benzinli araçlara kurban edilmesi kararı İstanbul kenti ulaşımına indirilen en büyük darbelerden birisi oldu ve bu “Üsküdar hoşluğu” da ne yazık ki mazinin hatıralarına gömüldü. 

Yol=Medeniyettir algısı kadim şehirlerin dokusunu ortadan kaldıran bir zorbalığa dönüştü mü?

Kesinlikle dönüştü. Bu şehrin kadim kültürünü yok eden temel sorun 1950’lerde başlayan yol=medeniyet algısı oldu. Dünyada, pek çok kadim şehir var ve bunların bazıları bu yanılgıya düşmediler, bu sayede de tarihsel dokularını korudular. Toledo ve Venedik bu konuda harika iki örnektir. İstanbul öncelikle Prost planıyla başlayan süreçte şehre büyük meydanlar ve geniş bulvarlar açılmalı şeklindeki hatalı kararlar 1940’lı yıllarda uygulanmaya başladı; ama asıl darbeyi vuran Menderes yıkımları oldu. Özellikle Vatan ve Millet Caddelerinin açılması, Barbaros Bulvarı, Kennedy Caddesi istimlakleriyle toplamda 7 bin 600 civarında tarihî yapı yok edildi ve İstanbul’un kadim kent yapısının büyük bir kısmı ortadan kaldırıldı.

Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafisi için ihtiyaç duyacağımız bir Mimar Sinan yok!

Üsküdar, son yıllarda felaketlerini yaşıyor aslında. Meydan projesini, Şemsi Paşa’ya çakılan kazıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üsküdar uzun senelerdir dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda. Özellikle Marmaray ve Çekmeköy metrosu inşaatlarının yarattığı kirlilik kadim Üsküdar’ın güzelliğine büyük zarar verdi. Marmaray istasyonu açıldı ve bize gereksiz havalandırma yapılarını armağan bıraktı! Bu yapılar, güzelim Üsküdar meydanının işlevsiz kıldı. Sahil yürüme yollarını genişletme çalışmaları için çakılan kazıklar özellikler Şemsi Paşa Cami’nin deniz altındaki kanallarına zarar verdi. Bazı hataların geri dönüşü imkânsız olması gerçeğini ne yazık ki kaçırıyoruz. Meydan genişletme uğruna yapılacak ve Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafi edilmesi için Mimar Sinan’a ihtiyacımız var ama ne yazık ki günümüzde bundan 500 sene önce yaşamış Mimar Sinan ayarında bir tane bile mimarımız yok!

Üsküdar, ilk ne zaman bozulmaya başladı?

Üsküdar’ın ilk bozulma süreci Cumhuriyet dönemine tesadüf ediyor. Yol genişletme çabalarıyla başlayan tarihî eser ve kabristan yıkımlarıyla başlayan süreç bizi günümüzde süpermarkete dönüşen Mimar Sinan hamamlarına kadar getirdi maalesef. 

Siz de Üsküdar’da yaşıyorsunuz. Şehirde sizi üzen taraf nedir?

Bir Üsküdar yaşayanı olarak beni üzen en büyük konu bu kadim kentin mazisini tarihî fotoğraflar yüzünden çok iyi biliyor olmamdır. Çünkü her geçtiğim Üsküdar köşesinin bundan 100 sene önceki hâlini biliyorum ve günümüzde Bağcılar görüntülü Üsküdar silueti beni gerçekten çok üzüyor, derinden yaralıyor.

Üsküdar’da en sevdiğiniz yer neresidir, neden?

Üsküdar olanca hırpalanmışlığına rağmen benim için hâlâ çok güzel. Mazi Üsküdar’ında en beğendiğim yer eğer yok edilmeseydi çifte kayalar olurdu. Günümüze kadar erişmiş en güzel güzel Üsküdar köşesi hangisi derseniz Atik Valide Külliyesi ile Kaptanpaşa Camii arasında kararsız kalırım. Sizce hangisi?

SİNAN YILMAZ: “Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi”

Altın Şehir/Üsküdar Kitabı’nın yazarı Sinan Yılmaz’la şehrin geçmişini, bugününü ve kendini konuştuk. Üsküdar’ın hâlâ ihtişamlı olduğunu belirten Yılmaz, “Ben bu şehre 1993 yılında geldim ve o günlerin Üsküdar’ını ne çok özlediğimi anlatamam. Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi.” diyerek sözlerine devam etti.

Altın Şehir/Üsküdar Kitabı’nız şimdiden İbrahim Hakkı Konyalı’nın Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihive Mehmet Mermi Haskan’ın Yüzyıllar Boyunca Üsküdar eserleriyle aynı hizada. Sizi böyle bir çalışma kaleme almaya sevk eden düşünce neydi?

Çok teşekkür ederim. Hakikaten çok güzel bir iltifat bu. Ancak (öyle sanıyorum ki bu hususta söz söyleme imkanına en çok sahip olanlardan biri sayılabilirim) böyle bir şey mümkün değil. Ömrüm oldukça bunu hep içtenlikle ifade edeceğim, hem İbrahim Hakkı Konyalı, hem de Mehmet Nermi Haskan Üsküdar için yapılması gerekeni en güzel şekilde yaparak, çok büyük bir boşluğu doldurarak aramızdan ayrılmışlar. Kendilerinden sonra Üsküdar ile ilgili çalışanların, çalışacak olanların yapmaları gereken en doğru şey, onların eserlerinden hakkıyla istifade etmek olacaktır. Sanırım Altın Şehirkitabını değerli kılan şeylerin başında bu geliyor. Ben, onların rehberliğinde çıktım yola, yolculuğu da onların rehberliğinde tamamladım. Onların çok değerli kitapları henüz yokken yayınlanmış olan Üsküdar kitaplarına bakın, ne söylemek istediğimi daha iyi anlarsınız. Asla küçümsemiyor ve hepsini değerli buluyorum, Üsküdar için atılmış her iyi niyetli adımı çok kıymetli görüyorum, ancak bunlar hep hatalar ve pek çok eksiklerle dolu kitaplardır. Çünkü o kitapların yazarları İbrahim Hakkı Konyalı ve Mehmet Nermi Haskan’ın rehberliğinden mahrumdular. Benim şansım bu rehberlere sahip oluşumdur.Her ikisi de son uykusuna Karacaahmet’te çekilmişler, nur olsun kabirleri…Ben İstanbul’daki ilk yıllarımda Anadolu yakasında yaşadım. Sonra uzun süre karşıda ikamet edip 2010 yılında Üsküdar’a taşındım. Geri döndüğüm anda hissettiğim şey hep bu beldeye karşı bir borcumun olduğuydu. Bu kitap, bir borcu ödeyişin öyküsüdür, diyebilirim.

1108 sayfada okuyucunun önüne bir Üsküdar haritası seriyorsunuz. Üsküdar’a nasıl bakmalıyız?

“Onda bütün bir tarihimiz birikti, edebiyatımız, sanatımız, musikimiz.” demiştik kitabımızda. Öyleyse Üsküdar’a bir emanet nazarıyla bakmalıyız. Mimar Sinan’dan, Kayserili Mehmed Ağa’dan, Ahmed Yüksel Özemre’den, yakın zaman önce kaybettiğimiz Memduh Cumhur üstadımızdan ve daha nice güzel insandan devraldığımız bir emanet gibi. Ama belki de daha mühimi, çocuklarımıza, henüz gözlerini bu dünyaya açmamış olan evlatlarımıza bulduğumuz gibi bırakmamız gereken bir emanet. Bu bir şuur meselesidir. Dünün Üsküdar’ı ile bugünün Üsküdar’ı arasındaki korkunç farklar, bu şuurun ne kadar uzağında olduğumuzu bizlere gösteriyor. Maalesef böyle. Maalesef… Ben bu şehre 1993 yılında geldim ve o günlerin Üsküdar’ını ne çok özlediğimi anlatamam. Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi.

Huzur romanına selam durarak; “Nuran ile Mümtaz Üsküdar’ın ta kendisidir.” diyorsunuz. Bu ruhî kıyafetin kendi köşesinde sessizce durduğu yer Salacak olsa gerek. Şehrin ‘en güzel penceresi’nden İstanbul’a bakmak nasıl bir ayrıcalık?

Minik bir itirazımı kabul edin lütfen. Bahsettiğiniz köşe en çok Yeni Valide Camii’nin avlusudur kanımca, özellikle de avlu içinde, Gülnûş Emetullah Sultan’ın türbesinin tam önüdür. Orada hiç yalnız olduğumu hissetmem ben. Mümtaz ve Nuran da hep benimle gibidir. Ben sessizce dualar ederken, onlar sanki aralarında sohbete devam etmektedir. Böyle hissederim hep. Salacak, malumunuz, çok değişti. Hüseyin Cahit Derman’ın, Nazlı Ecevit’in, Hikmet Onat’ın, Hasan Vecih Bereketoğlu’nun, Cevat Erkul’un tablolarında karşımıza çıkan ve bizleri sarsın, sarmalasın isteyeceğimiz Salacak ile günümüzdeki Salacak arasında inanılmaz farklar var. Sâmiha Ayverdi’nin Salacak’ın sabah saatleri ile ilgili söylediklerini hatırlıyorum, meçhul âlemlerden inen şeffaf bir örtüden bahseder, sanırım böyle sabahları olan o Salacak da çok uzağımızda kaldı. Sonra, Refik Halid’in ‘İki Semte Uzaktan Bakış’ yazısını hatırlıyorum. Cihangir ile Salacak’ı karşılaştırır, Salacak’ın İstanbul ve Marmara dekoruna daha çok yaraştığını gerekçeleriyle beraber ifade eder. O gerekçelere bakın, bugün artık yok o gerekçeler. O yüzden olsa gerek Salacak için ‘En Güzel Pencere’ başlığını tercih ettim kitapta. Kendisini değil manzarasını öne çıkarmak istedim. Elbette manzara da o eski manzara değil. Ama her şeye rağmen hâlâ çok güzel, hâlâ ihtişamlı. Biliyorum, hissi bir mülahaza ama, manzaradaki sıkıntılar Üsküdar’dan bağımsız sıkıntılar en azından. 

‘Üsküdar’ deyince sizin pencerenizde çiçek açan yerleri sayar mısınız?

Cevaplamakta en çok zorlandığım soru hep bu. Muhakkak bir yerler unutulacak ve zannederim ki unuttuklarım bana gönül koyacak. Atik Valide, Yeni Valide, Şemsi Paşa, Ayazma, Rum Mehmed Paşa benim için çok özel. Ahmediye, Beylerbeyi, Selimiye, Çinili, Üryânizâde’de Boğaz’ın mavisiyle olan komşuluk, Vaniköy’ün sessizliği, Altûnizâde’nin Mevlevi dervişlerini hatırlatan minaresi ve daha neler neler. Doğancılar Caddesi üzerinde İmrahor’a, ya da Gündoğumu Caddesinden Karacaahmet’e doğru yürümek, Kandilli’nin rıhtımından Edib Efendi Yalısı’nı seyretmek, Küplüce’de Asaf Halet Çelebi ile, Haldun Taner ile, Cahit Zarifoğlu ile, Rikkat Hanım ile merhabalaşıp Beylerbeyi’ne inmek, geceleri Çamlıca’dan şehrin ışıklarına dalıp gitmek ve kesinlikle ama kesinlikle bu beldenin büyükleri ve güzellerine her zaman yakın olmaya gayret etmek. Bu liste böylece uzar gider işte… 

Bilgilerinden, sevgilerinden hep istifade ettiğimiz insanların pek çoğu Şemsi Paşa’nın başına gelenlerle ilgili tek bir cümle kurmadılar.”

Boğaziçi bu şehri dünyanın incisi yapan su yoludur. Buradan tek karışlık yerin bile doldurulmasını aklım almıyor gerçekten.

Bugün sahili doldurulan, ruhuna çentikler atılan bir Üsküdar var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu konuda söylenecek çok şey var. Maalesef söylenecek çok acı şey var. Yer yer değinmiş gibi oldum galiba önceki sorularınızda. Bazı şeyleri gönül rahatlığı ile ifade de edemiyorsunuz ne yazık ki! Sahili doldurulan dediniz işte. Sahili, yani neresi? Boğaziçi. Boğaziçi nedir? Boğaziçi bu şehri dünyanın incisi yapan su yoludur. Buradan tek karışlık yerin bile doldurulmasını aklım almıyor gerçekten. Şemsi Paşa’ya yaşatılanlar ortada işte. Hemen yanına çakılan ve yapıya zarar veren o kazıkları izah etmek mümkün mü? Hep söylüyorum, böyle bir şeyin, değil yapılmasının, akıldan bir anlık geçmesinin bile izahı yoktu. Ama beni bu konuda üzen, hem de çok üzen bir başka husus daha var. Şemsi Paşa dedik, oradan devam edelim. Bu caminin (külliyenin de diyebiliriz, ki Mimar Sinan’ın inşa ettiği en küçük külliye olma özelliğini taşır) 1930’lu yıllardaki içler acısı hâlini hep anlatan, anlatıp, “bir Mimar Sinan eserinin bunları yaşamasını anlamak mümkün değil” diyen ve kendilerinden, bilgilerinden, sevgilerinden hep istifade ettiğimiz insanların pek çoğu bu süreçte Şemsi Paşa’nın başına gelenlerle ilgili tek bir cümle kurmadılar. Çok yerlerde konuştular ama Şemsi Paşa’dan bahis açmadılar. Dost meclislerinde konuştuklarını mikrofonun arkasına geçtiklerinde söylemediler. Onları dinleyen nice insan, belki kendilerinden bir itiraz sesi yükselmediği için bütün bu olan biteni olağan karşıladılar, bir yanlışlık yok demek ki diye düşündüler. Bu konuda çok inkisarlar yaşadık maalesef. 

İşte bugün Çavuşdere’de olan bitenler ortadadır. Orası Atik Valide’nin gölgesidir en çok. Tarifi mümkün olmayan acılar duyuyorum oradan her geçişte. Başka bir şey yok mu peki? Daha neler neler var. Arada notlar alıyorum. Belki bir gün bu notlar da kitaplaşır…

“Bir elmanın bir yarısı Üsküdar’sa diğer yarısı kesinlikle Bursa’dır”

Üsküdar’a en yakın şehir olarak nereyi görürsünüz, neden?

Benim için kesinlikle Bursa. Bunu çok söyledim, bir kez de burada ifade edeyim. Bir elmanın bir yarısı Üsküdar’sa diğer yarısı kesinlikle Bursa’dır. Böyle söylememin pek çok nedeni var. Ama en başta Üsküdar’ın ruhudiyebileceğimiz Celvetîlik. Üsküdar en başta Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri demektir ve O, Bursa’dan Üsküdar’a ulaşmış selamların en güzelidir. Üftâde Hazretleri’nden gelmiştir bu selam. Sonra nicesiyle Bursa’ya geri dönmüştür, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri başta olmak üzere. Bursa ile Üsküdar arasında yapılan her yolculuk, benim için, bu selamı getirip götürmektir her şeyden önce… Hadi bu fasılda İşkodra’yı da analım. Arnavutluk’taki bu şehri hiç görmedim. Ama Üsküdar ile aynı kökten geliyor ismi. Her ikisi de bir zamanlar Skutaridiye anılmaktaydı.

1877’de Payitaht’a gelen İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in bir vapur yolculuğu sırasında arkadaşına sorduğu şu sorusunu biz de size yöneltelim: “İstanbul mu daha güzel, Üsküdar mı?”

Bir zor soru da bu. İçinde Süleymaniye, Kadırga, Aksaray, Balat, Kocamustafapaşa, Zeyrek, Samatya gibi semtleri olan bir Fatih, sonra Eyüp, hayatımın bir döneminin geçtiği Beyoğlu ve Beşiktaş. Elbette daha nicesi ile İstanbul, kabul etmek gerekir ki şehirlerin padişahıdır. Ama benim için Üsküdar’ın yeri her zaman başka olacaktır. İçinde bulunduğum tekne, Üsküdar’a Mihrimah Sultan’ın gölgesine doğru yaklaşırken hep aynı hissi yaşarım ben. “Eve Dönen Adam” olduğumu. Şimdi Üsküdar’da ikamet ediyorum ama karşı yakada otururken de yaşadığım his hep buydu. Bilirsiniz, Edmondo de Amicis, arkadaşına bu soruyu sorarken kendi cevabı İstanbul’dur, arkadaşı ise Üsküdar demektedir. Fakat Edmondo de Amicis de vapur yolculuğunun sonlarına doğru arkadaşı Yunk gibi düşünmeye başladığını hissettirecek, bizlere harika bir Üsküdar tasviri hediye edecektir. 

Deneyimli gazeteci Rahmi Emeç: Demokrasi yerelde hayata geçer

Editörü, muhabiri, fotoğrafçısı, yazarı, sayfa tasarımcısı, kameramanı…
Ulusal medya kuruluşları hem okur bakımından hem de basım emekçileri bakımından cazip bir alan olmaktan çıkıyor.

Sansür, yönetim biçimi, çalışma koşullarıyla çalışanların nefes almakta zorlandığı ulusal medya kuruluşları “güvenilirlik” bakımından da okuyucuların tepkisini çekiyor.

Hal böyle olunca, Türkiye’de, okura hizmet edebilmek, hem de habercilik mesleğini “olması gerektiği” gibi yapabilmek için yerel gazetecilik cazip bir alan haline geliyor.

Yerel yönetimlerden kent haklarına ya da yerel yönetimlerden “mahalle sakinlerine” kadar bir köprü olmak isteyen Gazete Üsküdar geçtiğimiz günlerde yayın hayatına başladı.

Gazete kurulurken, “Yerel gazetecilik nasıl olmalıdır?” sorusunu çok kez tartıştık. Bu soruya yanıt ararken, çocukluğumun geçtiği Eskişehir’de çıkan yerel gazeteler bir anda aklımda canlandı.

İstikbal ve İki Eylül ve diğer gazeteler… Yerel basın Eskişehir’in en popüler yayın araçları… Öyle ki hala her eve mutlaka basılı bir yerel gazete giriyor…

Hatta “çarşı”da yeni sayısı her gün duvara asılan İstikbal gazetesini okumak için sıraya giren vatandaşlar bile hala var…

Tüm bunlardan yola çıkarak bugün sizi, Eskişehir’de gazeteci olmak isteyen her gencin mutlaka kapısını çaldığı, çoğu politik gelişmede kentin nabzını tutmak için aranan “yılların eskitemediği” Gazeteci Rahmi Emeç’le tanıştıracağım…

1984 yılında Eskişehir’de çıkan İstikbal gazetesinde “sanat sayfası” yapmakla gazeteciliğe başlayan Rahmi Emeç, Milliyet ve Hürriyet’in Eskişehir ofislerinde, Gerçek dergisi, Emek ve Evrensel gazetelerine gönüllü olarak çalışmış.

İstikbal gazetesini okumak için uzun kuyruklar oluşuyor…

Yerel basında çalışan gazetecilerin görevinin, “O yörede yaşayan insanları, onların yaşamlarını konu edinen yazılı- görsel malzemeler kullanarak onların seslerini duyurmaktır” sözleriyle tanımlıyor Emeç.

Emeç’e göre bu alanda çalışırken aynı zamanda, “Kentteki sermaye yapısı, sınıfsal şekillenmeler, örgütlülük durumu ve kentli olma bilincinin yeterince gelişip gelişmediği ve rant meselesinin nasıl seyir aldığı gibi konular” da önem kazanıyor.

Eskişehir’de yerel basının öneminin tarihsel olarak gelişimini de anlatıyor Emeç;
Eskişehir ilk ‘sosyalist gazete’nin yayınlandığı bir ildir. Böyle baktığımızda, köklü bir geçmişinin varlığından söz edebiliriz ve yaygın (ulusal) basının yanı sıra kendisine kent insanında yer bulmuş olmasının bu köklü geçmişten kaynaklandığı inancındayım.”

“SPOR DAHİL, HEMEN HER ALANDA HABER YAPTIM”

Çalışma yaşamına nasıl başladınız? Kaç senedir basın sektöründesiniz?

1984 yılının sonlarında, Eskişehir’de günlük olarak çıkan ve yayın hayatını sürdürmekte olan İstikbal Gazetesi’nde başladım. Bir grup arkadaşımla birlikte sanat sayfası hazırlıyorduk, sayfayı da ben yönetiyordum. Bu çalışmamızın maddi bir karşılığı yoktu. 1985’in şubat ayıydı yanılmıyorsam, sigortam yapıldı. Spor dahil, hemen her alanda haber yaptım. Sonraki yıllarda yerel gazetelerde, Sakarya, İki Eylül, Sonhaber gibi gazetelerde çalıştım. O dönemin ajansları Milliyet Haber Ajansı ve Hürriyet Haber Ajansı Eskişehir ofislerinde çalıştım. Gerçek dergisi, Emek ve Evrensel gazetelerine gönüllü muhabirlik yaptım.

“ESKİŞEHİR İLK “SOSYALİST GAZETE”NİN YAYINLANDIĞI BİR İLDİR

Eskişehir’de yerel basın ulusal basına göre oldukça popüler, bunun nedeni nedir?

Eskişehir’de 30 Ağustos 1920 tarihinde İslami referansları da olan ve kendisini sosyalist olarak tanımlayan “Seyyare’i Yeni Dünya” adıyla bir gazete yayın hayatına başlamıştır. Gazetenin yayıncısı Arif Oruç’tur. Gazetenin başlığındaki “Yeni Dünya”, üç yıl önce devrimle kurulan Sovyetler Birliği’ni simgeliyordu ve aynı zamanda Mustafa Suphi önderliğindeki Türkiye Komünist Partisi’nin yayın organı olan “Yeni Dünya”dan esinlenmişti. “Seyyare” adı ise, Çerkes Ethem’in liderliğindeki Kuvva-i Seyyare’den gelmekteydi. Çerkes Ethem, gazetenin yayını için ciddi destek vermiş ve yönetimi Arif Oruç’a teslim etmişti. Gazete başlığının altında, Dünya’nın Fukara-i Kasibesi Birleşiniz! (“Bütün Dünya Proleterleri, Birleşiniz!) sloganı vardır. Yani, Bolşevik görünümlüdür. Diğer yandan gazetenin bir de İslami yönü vardı ki, “Bolşevik Müslüman” denilen Yeşil Ordu çizgisindedir. Şunu söylemeye çalışıyorum: Eskişehir ilk “sosyalist gazete”nin yayınlandığı bir ildir. Böyle baktığımızda, köklü bir geçmişinin varlığından söz edebiliriz ve yaygın (ulusal) basının yansıra kendisine kent insanında yer bulmuş olmasının bu köklü geçmişten kaynaklandığı inancındayım.

Rahmi Emeç

“DEMOKRASİ YERELDE HAYATA GEÇER”

Son zamanlarda, hem mesleğe yeni başlayanlar için hem de medyada yeni mecra arayanlar için “yerel medya”da çalışmak oldukça tercih edilir bir hale geldi, bunun nedeni nedir?

Yaygın (ulusal) basının iktidar olanın sözcüsü olduğu, muhalif gazete tv, radyo, internet haber sitelerinin baskı altında tutulduğu (kapatma, yargılama, ağır para cezaları, resmi ilan kıskacı gibi…) gazete, tv vs. sahipliğinin de bunun yaşaması için gerekli altyapıyı hazırladığı bir ortamdayız. Kısmen de olsa “özgür ve bağımsız basının” varlığını yerelde arama çabası olabilir mi? Demokrasilerde çok sesliliği tesis etmek, düşünce açıklama özgürlüğünün varlığı ile mümkündür. Yönetenlerin de halk tarafından denetlenmesi esastır ve basın da bu “denetlemede” önemli rol oynar, oynamalıdır. Demokrasi yerelde hayata geçer. Yerel yönetimleri demokrasinin temeli olarak da görmek boşuna değildir. Demokrasi bilincinin aşağıdan yukarıya doğru şekillendiğini düşünürsek, yerel basının önemini de anlamış oluruz. Kuşkusuz ki; kentin ekonomik olanakları, rant durumu, bölgenin sermaye yapısı, sınıfsal şekillenmeler yerel basının hangi yönde geliştiğini- gelişeceğini belirleyen şeylerdir. Merkez medya, yaygın medya veya sizin tanımladığınız gibi ulusal medyada oluşan ve yukarıda belirttiğim “tıkanma” bu tercihte rol sahibi olabilir.

Yerel medyada ve kent hakları ilişkisi sizce nasıl olmalıdır?
Yerel basını tanımlarken, onun sınırlı bir yörede yayın yapan ve o yörede yaşayan insanları, onların yaşamlarını konu edinen yazılı- görsel malzemeler kullanarak onların seslerini duyurandır demek doğru olacaktır. Kentteki sermaye yapısı, sınıfsal şekillenmeler, örgütlülük durumu ve kentli olma bilincinin yeterince gelişip gelişmediği ve rant meselesinin nasıl seyir aldığı gibi konular önemlidir. Kent insanı, o kentteki olumlu veya olumsuz gelişmeleri birinci derecede duyar, hisseder. Örneğin, yakın geçmişte Eskişehir’de termik santral konusunun gündeme geldiğini ve kent insanının verdiği tepkiyi hatırlayalım. Yaygın basında beklenen veya istenen ilgiyi görmese de, yerel basında konu çok daha fazla tartışma konusu olmuş ve genel olarak kent insanının sesini duyurabildiği bir mecra haline dönüşmüştür. Elbette bu her ilde aynı şekilde olur demek değildir. Bazen yerel basın, kendisine alan bulduğu yerde, rantın bir aracı haline de dönüşebilir.

Yerelde çalışmak isteyen gazetecilere önerileriniz nelerdir?

Kamunun çıkarına haber yapmak, emekten yana olmak, düşünce özgürlüğünü savunmak…

Özlem TEMENA

Bir dizi platosu olarak Üsküdar

Üsküdar, İstanbul’un en güzide ve gözde ilçelerinden biri. Üsküdar, daima merak edilen, insanların gezmek, görmek, tanımak istediği, farklı düşünce ve dünya görüşlerine sahip insanları biraraya getiren bir yer aynı zamanda. Bu merakı besleyen, Üsküdar’ın geçmişini bugüne taşıyan; sokaklarını, tarihi yapılarını, eski evlerini ve nice güzelliklerini görme arzusu yaratan sebeplerden biri de televizyon dizileri… Üsküdar ve semtleri, çok uzun yıllardır televizyon ekranlarına diziler aracılığı ile yansımıştır ve yansımaya devam etmektedir. Üsküdar’ı mekân edinen diziler arasında hemen hepimizin aklına ilk gelecek olanlar Ekmek Teknesi, Perihan Abla, Kurtlar Vadisi, Deli Yürek, Yaprak Dökümü, Kuzey Güney, Süper Baba gibi ses getiren, bir zamanların en çok izlenen yapımları.

Süper Baba

90’lı yılların efsane televizyon dizisi Süper Baba anlattığı sıcak aile hikâyesi ve gündelik hayata yakın gerçekliği ile çok sevilmişti. Dizi, başrolündeki Şevket Altuğ’un canlandırdığı Fiko karakteri, çocukları ve sevdiği kadın arasında geçen olay örgüsü ve zengin yan karakterleri ile dikkatleri üstüne çeken bir yapım olmuştu. Hem öyküsünün sahiciliği hem de başarılı oyunculukları ile dönemin efsane yapımlarından biri olan dizinin ve müziklerinin etkisi bugün dahi sürüyor. Çekim yeri Üsküdar olan dizide hikâye yoğun olarak Çengelköy’de geçiyordu. Çengelköy’ün samimi mahalle havası dizinin karakterine işlemişti.

Ekmek Teknesi

2002’de Atv’de yayınlanmaya başlayan dizi, dönemin en çok izlenen yapımlarından biriydi. Fırıncı Nusret Usta ve ailesi etrafında şekillenen yapım, mahalle sakinlerinin öyküleriyle çeşitlenen senaryosuyla samimi bir aile dizisiydi. Yapımcılar, diziye set olarak Kuzguncuk’u seçmişti. Ekmek Teknesi ismi, halen Kuzguncuk’ta bir mekânda yaşıyor.

Perihan Abla

Üsküdar’da çekilen dizilerden bir diğeri başrollerini Perran Kutman, Şevket Altuğ ve Cihat Tamer’in oynadığı, Türk televizyonculuğunun efsane yapımlarından Perihan Abla idi. Bir mahalle komedisi olan Perihan Abla, Perihan ve Şakir’in aşkını, mahallede geçen ilginç olaylar eşliğinde sıcak ve samimi bir dille anlatıyordu. Kuzguncuk’ta çekilen dizi, o kadar çok sevilmişti ki Perihan Abla’nın oturduğu evin bulunduğu sokağa diziden ilhamla Perihan Abla Sokağı adı verildi. 1986-88 yılları arasında çekilen dizi, hâlâ unutulmadı ve Perihan Abla Sokağı hâlâ ziyaret edilen, fotoğrafı çekilen bir Üsküdar mekânı haline haline geldi.

Deli Yürek

Bir dönemin ses getiren yapımlarından Deli Yürek de Üsküdar’da çekilen dizilerden biriydi. Başrollerini Kenan İmirzalıoğlu ve Zeynep Tokuş’un paylaştığı yapımın çekim mekânları Üsküdar’dan seçilmişti. Miroğlu karakterinin oturduğu evin yerinde bugün bir apartman yükselse de karakterin adı halkın talebi üzerine Atik Valide Mahallesi’nde bir sokağa  verildi ve dizi o çevrede hâlâ yaşıyor.

Kuzey Güney

Başrollerinde Kıvanç Tatlıtuğ ve Buğra Gülsoy’un yer aldığı, iki kardeşin iktidar çatışmasını konu edinen Kuzey Güney dizisi de Üsküdar’ı mekân olarak seçen dizilerden.

Hikâyenin merkezinde yer alan Tekinoğlu ailesinin evi ve fırını Üsküdar, Doğancılar’da bulunuyor. Daha sonra senaryo gereği fırının ikinci şubesi açılınca çekimler Kışla Caddesi’ne taşınıyor. Harem civarı da yine diziye mekân olarak seçilen yerlerden.

Kurtlar Vadisi

Bir dönemin büyük yapımlarından olan, yayınlandığı saatlerde sokakların boşaldığı dizi olarak ünlenen Kurtlar Vadisi, Üsküdar’ı mekân edinen dizilerden.

Dizide konsey toplantılarının yapıldığı boğaz manzaralı salon, Üsküdar’daki Sözbir Otel’de çekiliyordu. Dizi karakterlerinden Mehmet Karahanlı ve konsey üyelerinin sık sık bir araya geldiği otel Üsküdar’ın merkezinden Kuzguncuk’a doğru ilerlerken sağ tarafta kalır. Dizinin kahve sahneleri, Emmi’nin ve Seyfo Dayı’nın mekânı olan Üsküdar sahilindeki Korcan Aile Çay Bahçesi’nde kayda alınıyordu.

Yaprak Dökümü

Reşat Nuri Güntekin’in aynı isimli romanından uyarlanan Yaprak Dökümü, yayınlandığı dönemde başarılı bir performans göstererek en çok izlenen diziler arasında yer aldı. Yaprak Dökümü denince ilk akla gelen ve diziyle adeta bütünleşen köşk İstanbul Beylerbeyi’nde bulunuyor. Köşk dışında Üsküdar’ın farklı semt ve mahallerini de dizide görmek mümkündü.

Bunların dışında Yedi Numara, İşler Güçler, Aynalı Tahir, Eşkiya Dünyaya Hükümdar olmaz da Üsküdar’da çekimleri yapılmış ve  Üsküdar’ı mekan edinmiş diğer yapımlar.