MEHMET DİLBAZ: “Üsküdar uzun senelerdir dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda”

RÖPORTAJ: SAMET ALTINTAŞ

Mehmet Dilbaz, Kaybolan Tarihin Peşinde adını verdiği sosyal medya hesaplarıyla sadece binlerce kişiye ulaşmadı, birçoğuna da farkındalık aşıladı. Aynı isimle kitabıyla İstanbul’un günümüze ulaşmamış otuz eseri anlatıyor. Dilbaz, meydan genişletme uğruna yapılan hatalar da şöyle dikkat çekiyor: “Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafi edilmesi için Mimar Sinan’a ihtiyacımız var; ama ne yazık ki günümüzde bundan 500 sene önce yaşamış Mimar Sinan ayarında bir tane bile mimarımız yok!”

Kaybolan Tarihin Peşinde adını verdiğiniz sosyal medya hesaplarınızla geniş kitlelere ulaştınız ve kültür tarihine bir farkındalık getirdiniz. Bu, nasıl oldu?

Kaybolan Tarihin Peşinde, bundan yedi sene önce başlattığım bir hareketti. Tarihî değerlerimize sahip çıkma, yok olan eserlerin yeni nesillere tanıtılması ve harap durumda olanların onarılması konusunda bir farkındalık yaratmayı hedeflemiştim ve çok şükür ki belli bir noktaya kadar geldi. Günümüzde 100 bini aşan takipçi sayıları ve milyonları geçen sosyal medya etkileşimleriyle ‘ecdat yadigârları’nı koruma adına güçlü bir etki alanına ulaştık. Özellikler gençlerin ilgisi muazzam, Kaybolan Tarihin Peşindehareketi sayesinde İstanbul’da yaşayanlar, etraflarına daha fazla bakar oldular. Bunun anlamı şu manada çok büyük, artık etraflarında gördükleri zarar görmüş tarihî eserler daha fazla dikkat çekiyor. Herkes kendi çevresinde bulunan kültür mirasına daha fazla sahip çıkıyor. Bu anlamda mutluyum.

Sosyal medya anlatılarınızı iki kapak arasına aldınız, iyi de yaptınız. Üsküdar’la alakalı bölüm de epey dikkat çekiyor. Sahi, Üsküdar’ın tramvaylarını ne oldu?

Kaybolan Tarihin Peşinde kitabımda İstanbul’da yok olan 30 tarihî eseri ve kültürel mirası yazdım. Bunlar arasında yaşadığım Üsküdar’dan da örnekler yer aldı. Üsküdar’ın kaybolan tramvayları küçüklüğümden beri hep ilgimi çekmişti. Üsküdar-Kısıklı hattı açıldığında Fıstıkağacı, Bağlarbaşı, Altunizade ve Kısıklı güzergahında yaşayanlar için güzel bir ulaşım desteği olmasının yanında Çamlıca mesirelerine giden İstanbul halkı için de harika bir etkinlikti.

Etrafı açık yazlık vagonlarla yapılan seyahatler Üsküdarlılar ve farklı muhitlerden gelenler için güzel hatıralar biriktirilmesine neden oldu. Tramvayların benzinli araçlara kurban edilmesi kararı İstanbul kenti ulaşımına indirilen en büyük darbelerden birisi oldu ve bu “Üsküdar hoşluğu” da ne yazık ki mazinin hatıralarına gömüldü. 

Yol=Medeniyettir algısı kadim şehirlerin dokusunu ortadan kaldıran bir zorbalığa dönüştü mü?

Kesinlikle dönüştü. Bu şehrin kadim kültürünü yok eden temel sorun 1950’lerde başlayan yol=medeniyet algısı oldu. Dünyada, pek çok kadim şehir var ve bunların bazıları bu yanılgıya düşmediler, bu sayede de tarihsel dokularını korudular. Toledo ve Venedik bu konuda harika iki örnektir. İstanbul öncelikle Prost planıyla başlayan süreçte şehre büyük meydanlar ve geniş bulvarlar açılmalı şeklindeki hatalı kararlar 1940’lı yıllarda uygulanmaya başladı; ama asıl darbeyi vuran Menderes yıkımları oldu. Özellikle Vatan ve Millet Caddelerinin açılması, Barbaros Bulvarı, Kennedy Caddesi istimlakleriyle toplamda 7 bin 600 civarında tarihî yapı yok edildi ve İstanbul’un kadim kent yapısının büyük bir kısmı ortadan kaldırıldı.

Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafisi için ihtiyaç duyacağımız bir Mimar Sinan yok!

Üsküdar, son yıllarda felaketlerini yaşıyor aslında. Meydan projesini, Şemsi Paşa’ya çakılan kazıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üsküdar uzun senelerdir dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda. Özellikle Marmaray ve Çekmeköy metrosu inşaatlarının yarattığı kirlilik kadim Üsküdar’ın güzelliğine büyük zarar verdi. Marmaray istasyonu açıldı ve bize gereksiz havalandırma yapılarını armağan bıraktı! Bu yapılar, güzelim Üsküdar meydanının işlevsiz kıldı. Sahil yürüme yollarını genişletme çalışmaları için çakılan kazıklar özellikler Şemsi Paşa Cami’nin deniz altındaki kanallarına zarar verdi. Bazı hataların geri dönüşü imkânsız olması gerçeğini ne yazık ki kaçırıyoruz. Meydan genişletme uğruna yapılacak ve Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafi edilmesi için Mimar Sinan’a ihtiyacımız var ama ne yazık ki günümüzde bundan 500 sene önce yaşamış Mimar Sinan ayarında bir tane bile mimarımız yok!

Üsküdar, ilk ne zaman bozulmaya başladı?

Üsküdar’ın ilk bozulma süreci Cumhuriyet dönemine tesadüf ediyor. Yol genişletme çabalarıyla başlayan tarihî eser ve kabristan yıkımlarıyla başlayan süreç bizi günümüzde süpermarkete dönüşen Mimar Sinan hamamlarına kadar getirdi maalesef. 

Siz de Üsküdar’da yaşıyorsunuz. Şehirde sizi üzen taraf nedir?

Bir Üsküdar yaşayanı olarak beni üzen en büyük konu bu kadim kentin mazisini tarihî fotoğraflar yüzünden çok iyi biliyor olmamdır. Çünkü her geçtiğim Üsküdar köşesinin bundan 100 sene önceki hâlini biliyorum ve günümüzde Bağcılar görüntülü Üsküdar silueti beni gerçekten çok üzüyor, derinden yaralıyor.

Üsküdar’da en sevdiğiniz yer neresidir, neden?

Üsküdar olanca hırpalanmışlığına rağmen benim için hâlâ çok güzel. Mazi Üsküdar’ında en beğendiğim yer eğer yok edilmeseydi çifte kayalar olurdu. Günümüze kadar erişmiş en güzel güzel Üsküdar köşesi hangisi derseniz Atik Valide Külliyesi ile Kaptanpaşa Camii arasında kararsız kalırım. Sizce hangisi?

SİNAN YILMAZ: “Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi”

Altın Şehir/Üsküdar Kitabı’nın yazarı Sinan Yılmaz’la şehrin geçmişini, bugününü ve kendini konuştuk. Üsküdar’ın hâlâ ihtişamlı olduğunu belirten Yılmaz, “Ben bu şehre 1993 yılında geldim ve o günlerin Üsküdar’ını ne çok özlediğimi anlatamam. Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi.” diyerek sözlerine devam etti.

Altın Şehir/Üsküdar Kitabı’nız şimdiden İbrahim Hakkı Konyalı’nın Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihive Mehmet Mermi Haskan’ın Yüzyıllar Boyunca Üsküdar eserleriyle aynı hizada. Sizi böyle bir çalışma kaleme almaya sevk eden düşünce neydi?

Çok teşekkür ederim. Hakikaten çok güzel bir iltifat bu. Ancak (öyle sanıyorum ki bu hususta söz söyleme imkanına en çok sahip olanlardan biri sayılabilirim) böyle bir şey mümkün değil. Ömrüm oldukça bunu hep içtenlikle ifade edeceğim, hem İbrahim Hakkı Konyalı, hem de Mehmet Nermi Haskan Üsküdar için yapılması gerekeni en güzel şekilde yaparak, çok büyük bir boşluğu doldurarak aramızdan ayrılmışlar. Kendilerinden sonra Üsküdar ile ilgili çalışanların, çalışacak olanların yapmaları gereken en doğru şey, onların eserlerinden hakkıyla istifade etmek olacaktır. Sanırım Altın Şehirkitabını değerli kılan şeylerin başında bu geliyor. Ben, onların rehberliğinde çıktım yola, yolculuğu da onların rehberliğinde tamamladım. Onların çok değerli kitapları henüz yokken yayınlanmış olan Üsküdar kitaplarına bakın, ne söylemek istediğimi daha iyi anlarsınız. Asla küçümsemiyor ve hepsini değerli buluyorum, Üsküdar için atılmış her iyi niyetli adımı çok kıymetli görüyorum, ancak bunlar hep hatalar ve pek çok eksiklerle dolu kitaplardır. Çünkü o kitapların yazarları İbrahim Hakkı Konyalı ve Mehmet Nermi Haskan’ın rehberliğinden mahrumdular. Benim şansım bu rehberlere sahip oluşumdur.Her ikisi de son uykusuna Karacaahmet’te çekilmişler, nur olsun kabirleri…Ben İstanbul’daki ilk yıllarımda Anadolu yakasında yaşadım. Sonra uzun süre karşıda ikamet edip 2010 yılında Üsküdar’a taşındım. Geri döndüğüm anda hissettiğim şey hep bu beldeye karşı bir borcumun olduğuydu. Bu kitap, bir borcu ödeyişin öyküsüdür, diyebilirim.

1108 sayfada okuyucunun önüne bir Üsküdar haritası seriyorsunuz. Üsküdar’a nasıl bakmalıyız?

“Onda bütün bir tarihimiz birikti, edebiyatımız, sanatımız, musikimiz.” demiştik kitabımızda. Öyleyse Üsküdar’a bir emanet nazarıyla bakmalıyız. Mimar Sinan’dan, Kayserili Mehmed Ağa’dan, Ahmed Yüksel Özemre’den, yakın zaman önce kaybettiğimiz Memduh Cumhur üstadımızdan ve daha nice güzel insandan devraldığımız bir emanet gibi. Ama belki de daha mühimi, çocuklarımıza, henüz gözlerini bu dünyaya açmamış olan evlatlarımıza bulduğumuz gibi bırakmamız gereken bir emanet. Bu bir şuur meselesidir. Dünün Üsküdar’ı ile bugünün Üsküdar’ı arasındaki korkunç farklar, bu şuurun ne kadar uzağında olduğumuzu bizlere gösteriyor. Maalesef böyle. Maalesef… Ben bu şehre 1993 yılında geldim ve o günlerin Üsküdar’ını ne çok özlediğimi anlatamam. Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi.

Huzur romanına selam durarak; “Nuran ile Mümtaz Üsküdar’ın ta kendisidir.” diyorsunuz. Bu ruhî kıyafetin kendi köşesinde sessizce durduğu yer Salacak olsa gerek. Şehrin ‘en güzel penceresi’nden İstanbul’a bakmak nasıl bir ayrıcalık?

Minik bir itirazımı kabul edin lütfen. Bahsettiğiniz köşe en çok Yeni Valide Camii’nin avlusudur kanımca, özellikle de avlu içinde, Gülnûş Emetullah Sultan’ın türbesinin tam önüdür. Orada hiç yalnız olduğumu hissetmem ben. Mümtaz ve Nuran da hep benimle gibidir. Ben sessizce dualar ederken, onlar sanki aralarında sohbete devam etmektedir. Böyle hissederim hep. Salacak, malumunuz, çok değişti. Hüseyin Cahit Derman’ın, Nazlı Ecevit’in, Hikmet Onat’ın, Hasan Vecih Bereketoğlu’nun, Cevat Erkul’un tablolarında karşımıza çıkan ve bizleri sarsın, sarmalasın isteyeceğimiz Salacak ile günümüzdeki Salacak arasında inanılmaz farklar var. Sâmiha Ayverdi’nin Salacak’ın sabah saatleri ile ilgili söylediklerini hatırlıyorum, meçhul âlemlerden inen şeffaf bir örtüden bahseder, sanırım böyle sabahları olan o Salacak da çok uzağımızda kaldı. Sonra, Refik Halid’in ‘İki Semte Uzaktan Bakış’ yazısını hatırlıyorum. Cihangir ile Salacak’ı karşılaştırır, Salacak’ın İstanbul ve Marmara dekoruna daha çok yaraştığını gerekçeleriyle beraber ifade eder. O gerekçelere bakın, bugün artık yok o gerekçeler. O yüzden olsa gerek Salacak için ‘En Güzel Pencere’ başlığını tercih ettim kitapta. Kendisini değil manzarasını öne çıkarmak istedim. Elbette manzara da o eski manzara değil. Ama her şeye rağmen hâlâ çok güzel, hâlâ ihtişamlı. Biliyorum, hissi bir mülahaza ama, manzaradaki sıkıntılar Üsküdar’dan bağımsız sıkıntılar en azından. 

‘Üsküdar’ deyince sizin pencerenizde çiçek açan yerleri sayar mısınız?

Cevaplamakta en çok zorlandığım soru hep bu. Muhakkak bir yerler unutulacak ve zannederim ki unuttuklarım bana gönül koyacak. Atik Valide, Yeni Valide, Şemsi Paşa, Ayazma, Rum Mehmed Paşa benim için çok özel. Ahmediye, Beylerbeyi, Selimiye, Çinili, Üryânizâde’de Boğaz’ın mavisiyle olan komşuluk, Vaniköy’ün sessizliği, Altûnizâde’nin Mevlevi dervişlerini hatırlatan minaresi ve daha neler neler. Doğancılar Caddesi üzerinde İmrahor’a, ya da Gündoğumu Caddesinden Karacaahmet’e doğru yürümek, Kandilli’nin rıhtımından Edib Efendi Yalısı’nı seyretmek, Küplüce’de Asaf Halet Çelebi ile, Haldun Taner ile, Cahit Zarifoğlu ile, Rikkat Hanım ile merhabalaşıp Beylerbeyi’ne inmek, geceleri Çamlıca’dan şehrin ışıklarına dalıp gitmek ve kesinlikle ama kesinlikle bu beldenin büyükleri ve güzellerine her zaman yakın olmaya gayret etmek. Bu liste böylece uzar gider işte… 

Bilgilerinden, sevgilerinden hep istifade ettiğimiz insanların pek çoğu Şemsi Paşa’nın başına gelenlerle ilgili tek bir cümle kurmadılar.”

Boğaziçi bu şehri dünyanın incisi yapan su yoludur. Buradan tek karışlık yerin bile doldurulmasını aklım almıyor gerçekten.

Bugün sahili doldurulan, ruhuna çentikler atılan bir Üsküdar var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu konuda söylenecek çok şey var. Maalesef söylenecek çok acı şey var. Yer yer değinmiş gibi oldum galiba önceki sorularınızda. Bazı şeyleri gönül rahatlığı ile ifade de edemiyorsunuz ne yazık ki! Sahili doldurulan dediniz işte. Sahili, yani neresi? Boğaziçi. Boğaziçi nedir? Boğaziçi bu şehri dünyanın incisi yapan su yoludur. Buradan tek karışlık yerin bile doldurulmasını aklım almıyor gerçekten. Şemsi Paşa’ya yaşatılanlar ortada işte. Hemen yanına çakılan ve yapıya zarar veren o kazıkları izah etmek mümkün mü? Hep söylüyorum, böyle bir şeyin, değil yapılmasının, akıldan bir anlık geçmesinin bile izahı yoktu. Ama beni bu konuda üzen, hem de çok üzen bir başka husus daha var. Şemsi Paşa dedik, oradan devam edelim. Bu caminin (külliyenin de diyebiliriz, ki Mimar Sinan’ın inşa ettiği en küçük külliye olma özelliğini taşır) 1930’lu yıllardaki içler acısı hâlini hep anlatan, anlatıp, “bir Mimar Sinan eserinin bunları yaşamasını anlamak mümkün değil” diyen ve kendilerinden, bilgilerinden, sevgilerinden hep istifade ettiğimiz insanların pek çoğu bu süreçte Şemsi Paşa’nın başına gelenlerle ilgili tek bir cümle kurmadılar. Çok yerlerde konuştular ama Şemsi Paşa’dan bahis açmadılar. Dost meclislerinde konuştuklarını mikrofonun arkasına geçtiklerinde söylemediler. Onları dinleyen nice insan, belki kendilerinden bir itiraz sesi yükselmediği için bütün bu olan biteni olağan karşıladılar, bir yanlışlık yok demek ki diye düşündüler. Bu konuda çok inkisarlar yaşadık maalesef. 

İşte bugün Çavuşdere’de olan bitenler ortadadır. Orası Atik Valide’nin gölgesidir en çok. Tarifi mümkün olmayan acılar duyuyorum oradan her geçişte. Başka bir şey yok mu peki? Daha neler neler var. Arada notlar alıyorum. Belki bir gün bu notlar da kitaplaşır…

“Bir elmanın bir yarısı Üsküdar’sa diğer yarısı kesinlikle Bursa’dır”

Üsküdar’a en yakın şehir olarak nereyi görürsünüz, neden?

Benim için kesinlikle Bursa. Bunu çok söyledim, bir kez de burada ifade edeyim. Bir elmanın bir yarısı Üsküdar’sa diğer yarısı kesinlikle Bursa’dır. Böyle söylememin pek çok nedeni var. Ama en başta Üsküdar’ın ruhudiyebileceğimiz Celvetîlik. Üsküdar en başta Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri demektir ve O, Bursa’dan Üsküdar’a ulaşmış selamların en güzelidir. Üftâde Hazretleri’nden gelmiştir bu selam. Sonra nicesiyle Bursa’ya geri dönmüştür, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri başta olmak üzere. Bursa ile Üsküdar arasında yapılan her yolculuk, benim için, bu selamı getirip götürmektir her şeyden önce… Hadi bu fasılda İşkodra’yı da analım. Arnavutluk’taki bu şehri hiç görmedim. Ama Üsküdar ile aynı kökten geliyor ismi. Her ikisi de bir zamanlar Skutaridiye anılmaktaydı.

1877’de Payitaht’a gelen İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in bir vapur yolculuğu sırasında arkadaşına sorduğu şu sorusunu biz de size yöneltelim: “İstanbul mu daha güzel, Üsküdar mı?”

Bir zor soru da bu. İçinde Süleymaniye, Kadırga, Aksaray, Balat, Kocamustafapaşa, Zeyrek, Samatya gibi semtleri olan bir Fatih, sonra Eyüp, hayatımın bir döneminin geçtiği Beyoğlu ve Beşiktaş. Elbette daha nicesi ile İstanbul, kabul etmek gerekir ki şehirlerin padişahıdır. Ama benim için Üsküdar’ın yeri her zaman başka olacaktır. İçinde bulunduğum tekne, Üsküdar’a Mihrimah Sultan’ın gölgesine doğru yaklaşırken hep aynı hissi yaşarım ben. “Eve Dönen Adam” olduğumu. Şimdi Üsküdar’da ikamet ediyorum ama karşı yakada otururken de yaşadığım his hep buydu. Bilirsiniz, Edmondo de Amicis, arkadaşına bu soruyu sorarken kendi cevabı İstanbul’dur, arkadaşı ise Üsküdar demektedir. Fakat Edmondo de Amicis de vapur yolculuğunun sonlarına doğru arkadaşı Yunk gibi düşünmeye başladığını hissettirecek, bizlere harika bir Üsküdar tasviri hediye edecektir. 

Deneyimli gazeteci Rahmi Emeç: Demokrasi yerelde hayata geçer

Editörü, muhabiri, fotoğrafçısı, yazarı, sayfa tasarımcısı, kameramanı…
Ulusal medya kuruluşları hem okur bakımından hem de basım emekçileri bakımından cazip bir alan olmaktan çıkıyor.

Sansür, yönetim biçimi, çalışma koşullarıyla çalışanların nefes almakta zorlandığı ulusal medya kuruluşları “güvenilirlik” bakımından da okuyucuların tepkisini çekiyor.

Hal böyle olunca, Türkiye’de, okura hizmet edebilmek, hem de habercilik mesleğini “olması gerektiği” gibi yapabilmek için yerel gazetecilik cazip bir alan haline geliyor.

Yerel yönetimlerden kent haklarına ya da yerel yönetimlerden “mahalle sakinlerine” kadar bir köprü olmak isteyen Gazete Üsküdar geçtiğimiz günlerde yayın hayatına başladı.

Gazete kurulurken, “Yerel gazetecilik nasıl olmalıdır?” sorusunu çok kez tartıştık. Bu soruya yanıt ararken, çocukluğumun geçtiği Eskişehir’de çıkan yerel gazeteler bir anda aklımda canlandı.

İstikbal ve İki Eylül ve diğer gazeteler… Yerel basın Eskişehir’in en popüler yayın araçları… Öyle ki hala her eve mutlaka basılı bir yerel gazete giriyor…

Hatta “çarşı”da yeni sayısı her gün duvara asılan İstikbal gazetesini okumak için sıraya giren vatandaşlar bile hala var…

Tüm bunlardan yola çıkarak bugün sizi, Eskişehir’de gazeteci olmak isteyen her gencin mutlaka kapısını çaldığı, çoğu politik gelişmede kentin nabzını tutmak için aranan “yılların eskitemediği” Gazeteci Rahmi Emeç’le tanıştıracağım…

1984 yılında Eskişehir’de çıkan İstikbal gazetesinde “sanat sayfası” yapmakla gazeteciliğe başlayan Rahmi Emeç, Milliyet ve Hürriyet’in Eskişehir ofislerinde, Gerçek dergisi, Emek ve Evrensel gazetelerine gönüllü olarak çalışmış.

İstikbal gazetesini okumak için uzun kuyruklar oluşuyor…

Yerel basında çalışan gazetecilerin görevinin, “O yörede yaşayan insanları, onların yaşamlarını konu edinen yazılı- görsel malzemeler kullanarak onların seslerini duyurmaktır” sözleriyle tanımlıyor Emeç.

Emeç’e göre bu alanda çalışırken aynı zamanda, “Kentteki sermaye yapısı, sınıfsal şekillenmeler, örgütlülük durumu ve kentli olma bilincinin yeterince gelişip gelişmediği ve rant meselesinin nasıl seyir aldığı gibi konular” da önem kazanıyor.

Eskişehir’de yerel basının öneminin tarihsel olarak gelişimini de anlatıyor Emeç;
Eskişehir ilk ‘sosyalist gazete’nin yayınlandığı bir ildir. Böyle baktığımızda, köklü bir geçmişinin varlığından söz edebiliriz ve yaygın (ulusal) basının yanı sıra kendisine kent insanında yer bulmuş olmasının bu köklü geçmişten kaynaklandığı inancındayım.”

“SPOR DAHİL, HEMEN HER ALANDA HABER YAPTIM”

Çalışma yaşamına nasıl başladınız? Kaç senedir basın sektöründesiniz?

1984 yılının sonlarında, Eskişehir’de günlük olarak çıkan ve yayın hayatını sürdürmekte olan İstikbal Gazetesi’nde başladım. Bir grup arkadaşımla birlikte sanat sayfası hazırlıyorduk, sayfayı da ben yönetiyordum. Bu çalışmamızın maddi bir karşılığı yoktu. 1985’in şubat ayıydı yanılmıyorsam, sigortam yapıldı. Spor dahil, hemen her alanda haber yaptım. Sonraki yıllarda yerel gazetelerde, Sakarya, İki Eylül, Sonhaber gibi gazetelerde çalıştım. O dönemin ajansları Milliyet Haber Ajansı ve Hürriyet Haber Ajansı Eskişehir ofislerinde çalıştım. Gerçek dergisi, Emek ve Evrensel gazetelerine gönüllü muhabirlik yaptım.

“ESKİŞEHİR İLK “SOSYALİST GAZETE”NİN YAYINLANDIĞI BİR İLDİR

Eskişehir’de yerel basın ulusal basına göre oldukça popüler, bunun nedeni nedir?

Eskişehir’de 30 Ağustos 1920 tarihinde İslami referansları da olan ve kendisini sosyalist olarak tanımlayan “Seyyare’i Yeni Dünya” adıyla bir gazete yayın hayatına başlamıştır. Gazetenin yayıncısı Arif Oruç’tur. Gazetenin başlığındaki “Yeni Dünya”, üç yıl önce devrimle kurulan Sovyetler Birliği’ni simgeliyordu ve aynı zamanda Mustafa Suphi önderliğindeki Türkiye Komünist Partisi’nin yayın organı olan “Yeni Dünya”dan esinlenmişti. “Seyyare” adı ise, Çerkes Ethem’in liderliğindeki Kuvva-i Seyyare’den gelmekteydi. Çerkes Ethem, gazetenin yayını için ciddi destek vermiş ve yönetimi Arif Oruç’a teslim etmişti. Gazete başlığının altında, Dünya’nın Fukara-i Kasibesi Birleşiniz! (“Bütün Dünya Proleterleri, Birleşiniz!) sloganı vardır. Yani, Bolşevik görünümlüdür. Diğer yandan gazetenin bir de İslami yönü vardı ki, “Bolşevik Müslüman” denilen Yeşil Ordu çizgisindedir. Şunu söylemeye çalışıyorum: Eskişehir ilk “sosyalist gazete”nin yayınlandığı bir ildir. Böyle baktığımızda, köklü bir geçmişinin varlığından söz edebiliriz ve yaygın (ulusal) basının yansıra kendisine kent insanında yer bulmuş olmasının bu köklü geçmişten kaynaklandığı inancındayım.

Rahmi Emeç

“DEMOKRASİ YERELDE HAYATA GEÇER”

Son zamanlarda, hem mesleğe yeni başlayanlar için hem de medyada yeni mecra arayanlar için “yerel medya”da çalışmak oldukça tercih edilir bir hale geldi, bunun nedeni nedir?

Yaygın (ulusal) basının iktidar olanın sözcüsü olduğu, muhalif gazete tv, radyo, internet haber sitelerinin baskı altında tutulduğu (kapatma, yargılama, ağır para cezaları, resmi ilan kıskacı gibi…) gazete, tv vs. sahipliğinin de bunun yaşaması için gerekli altyapıyı hazırladığı bir ortamdayız. Kısmen de olsa “özgür ve bağımsız basının” varlığını yerelde arama çabası olabilir mi? Demokrasilerde çok sesliliği tesis etmek, düşünce açıklama özgürlüğünün varlığı ile mümkündür. Yönetenlerin de halk tarafından denetlenmesi esastır ve basın da bu “denetlemede” önemli rol oynar, oynamalıdır. Demokrasi yerelde hayata geçer. Yerel yönetimleri demokrasinin temeli olarak da görmek boşuna değildir. Demokrasi bilincinin aşağıdan yukarıya doğru şekillendiğini düşünürsek, yerel basının önemini de anlamış oluruz. Kuşkusuz ki; kentin ekonomik olanakları, rant durumu, bölgenin sermaye yapısı, sınıfsal şekillenmeler yerel basının hangi yönde geliştiğini- gelişeceğini belirleyen şeylerdir. Merkez medya, yaygın medya veya sizin tanımladığınız gibi ulusal medyada oluşan ve yukarıda belirttiğim “tıkanma” bu tercihte rol sahibi olabilir.

Yerel medyada ve kent hakları ilişkisi sizce nasıl olmalıdır?
Yerel basını tanımlarken, onun sınırlı bir yörede yayın yapan ve o yörede yaşayan insanları, onların yaşamlarını konu edinen yazılı- görsel malzemeler kullanarak onların seslerini duyurandır demek doğru olacaktır. Kentteki sermaye yapısı, sınıfsal şekillenmeler, örgütlülük durumu ve kentli olma bilincinin yeterince gelişip gelişmediği ve rant meselesinin nasıl seyir aldığı gibi konular önemlidir. Kent insanı, o kentteki olumlu veya olumsuz gelişmeleri birinci derecede duyar, hisseder. Örneğin, yakın geçmişte Eskişehir’de termik santral konusunun gündeme geldiğini ve kent insanının verdiği tepkiyi hatırlayalım. Yaygın basında beklenen veya istenen ilgiyi görmese de, yerel basında konu çok daha fazla tartışma konusu olmuş ve genel olarak kent insanının sesini duyurabildiği bir mecra haline dönüşmüştür. Elbette bu her ilde aynı şekilde olur demek değildir. Bazen yerel basın, kendisine alan bulduğu yerde, rantın bir aracı haline de dönüşebilir.

Yerelde çalışmak isteyen gazetecilere önerileriniz nelerdir?

Kamunun çıkarına haber yapmak, emekten yana olmak, düşünce özgürlüğünü savunmak…

Özlem TEMENA

Bir dizi platosu olarak Üsküdar

Üsküdar, İstanbul’un en güzide ve gözde ilçelerinden biri. Üsküdar, daima merak edilen, insanların gezmek, görmek, tanımak istediği, farklı düşünce ve dünya görüşlerine sahip insanları biraraya getiren bir yer aynı zamanda. Bu merakı besleyen, Üsküdar’ın geçmişini bugüne taşıyan; sokaklarını, tarihi yapılarını, eski evlerini ve nice güzelliklerini görme arzusu yaratan sebeplerden biri de televizyon dizileri… Üsküdar ve semtleri, çok uzun yıllardır televizyon ekranlarına diziler aracılığı ile yansımıştır ve yansımaya devam etmektedir. Üsküdar’ı mekân edinen diziler arasında hemen hepimizin aklına ilk gelecek olanlar Ekmek Teknesi, Perihan Abla, Kurtlar Vadisi, Deli Yürek, Yaprak Dökümü, Kuzey Güney, Süper Baba gibi ses getiren, bir zamanların en çok izlenen yapımları.

Süper Baba

90’lı yılların efsane televizyon dizisi Süper Baba anlattığı sıcak aile hikâyesi ve gündelik hayata yakın gerçekliği ile çok sevilmişti. Dizi, başrolündeki Şevket Altuğ’un canlandırdığı Fiko karakteri, çocukları ve sevdiği kadın arasında geçen olay örgüsü ve zengin yan karakterleri ile dikkatleri üstüne çeken bir yapım olmuştu. Hem öyküsünün sahiciliği hem de başarılı oyunculukları ile dönemin efsane yapımlarından biri olan dizinin ve müziklerinin etkisi bugün dahi sürüyor. Çekim yeri Üsküdar olan dizide hikâye yoğun olarak Çengelköy’de geçiyordu. Çengelköy’ün samimi mahalle havası dizinin karakterine işlemişti.

Ekmek Teknesi

2002’de Atv’de yayınlanmaya başlayan dizi, dönemin en çok izlenen yapımlarından biriydi. Fırıncı Nusret Usta ve ailesi etrafında şekillenen yapım, mahalle sakinlerinin öyküleriyle çeşitlenen senaryosuyla samimi bir aile dizisiydi. Yapımcılar, diziye set olarak Kuzguncuk’u seçmişti. Ekmek Teknesi ismi, halen Kuzguncuk’ta bir mekânda yaşıyor.

Perihan Abla

Üsküdar’da çekilen dizilerden bir diğeri başrollerini Perran Kutman, Şevket Altuğ ve Cihat Tamer’in oynadığı, Türk televizyonculuğunun efsane yapımlarından Perihan Abla idi. Bir mahalle komedisi olan Perihan Abla, Perihan ve Şakir’in aşkını, mahallede geçen ilginç olaylar eşliğinde sıcak ve samimi bir dille anlatıyordu. Kuzguncuk’ta çekilen dizi, o kadar çok sevilmişti ki Perihan Abla’nın oturduğu evin bulunduğu sokağa diziden ilhamla Perihan Abla Sokağı adı verildi. 1986-88 yılları arasında çekilen dizi, hâlâ unutulmadı ve Perihan Abla Sokağı hâlâ ziyaret edilen, fotoğrafı çekilen bir Üsküdar mekânı haline haline geldi.

Deli Yürek

Bir dönemin ses getiren yapımlarından Deli Yürek de Üsküdar’da çekilen dizilerden biriydi. Başrollerini Kenan İmirzalıoğlu ve Zeynep Tokuş’un paylaştığı yapımın çekim mekânları Üsküdar’dan seçilmişti. Miroğlu karakterinin oturduğu evin yerinde bugün bir apartman yükselse de karakterin adı halkın talebi üzerine Atik Valide Mahallesi’nde bir sokağa  verildi ve dizi o çevrede hâlâ yaşıyor.

Kuzey Güney

Başrollerinde Kıvanç Tatlıtuğ ve Buğra Gülsoy’un yer aldığı, iki kardeşin iktidar çatışmasını konu edinen Kuzey Güney dizisi de Üsküdar’ı mekân olarak seçen dizilerden.

Hikâyenin merkezinde yer alan Tekinoğlu ailesinin evi ve fırını Üsküdar, Doğancılar’da bulunuyor. Daha sonra senaryo gereği fırının ikinci şubesi açılınca çekimler Kışla Caddesi’ne taşınıyor. Harem civarı da yine diziye mekân olarak seçilen yerlerden.

Kurtlar Vadisi

Bir dönemin büyük yapımlarından olan, yayınlandığı saatlerde sokakların boşaldığı dizi olarak ünlenen Kurtlar Vadisi, Üsküdar’ı mekân edinen dizilerden.

Dizide konsey toplantılarının yapıldığı boğaz manzaralı salon, Üsküdar’daki Sözbir Otel’de çekiliyordu. Dizi karakterlerinden Mehmet Karahanlı ve konsey üyelerinin sık sık bir araya geldiği otel Üsküdar’ın merkezinden Kuzguncuk’a doğru ilerlerken sağ tarafta kalır. Dizinin kahve sahneleri, Emmi’nin ve Seyfo Dayı’nın mekânı olan Üsküdar sahilindeki Korcan Aile Çay Bahçesi’nde kayda alınıyordu.

Yaprak Dökümü

Reşat Nuri Güntekin’in aynı isimli romanından uyarlanan Yaprak Dökümü, yayınlandığı dönemde başarılı bir performans göstererek en çok izlenen diziler arasında yer aldı. Yaprak Dökümü denince ilk akla gelen ve diziyle adeta bütünleşen köşk İstanbul Beylerbeyi’nde bulunuyor. Köşk dışında Üsküdar’ın farklı semt ve mahallerini de dizide görmek mümkündü.

Bunların dışında Yedi Numara, İşler Güçler, Aynalı Tahir, Eşkiya Dünyaya Hükümdar olmaz da Üsküdar’da çekimleri yapılmış ve  Üsküdar’ı mekan edinmiş diğer yapımlar.