İnsan Hikayeleri: Üsküdar’da yorgancı olmak – Saffet Uzun

gazete üsküdar yorgancı

Üsküdar Bağlarbaşı’nda uzun yıllardır yorgancılık yapan Saffet Uzun ile mesleğini ve yorgancılığa bakış açısını konuştuk. Yaptığı işten yorgan türlerine kadar birçok konuyu anlattı.

Bağlarbaşı’nda yorgancı dükkanı olan Saffet Uzun, mesleğinin geçmişte ve şu an nasıl olduğunu anlatırken insanların yorgancılığa bakış açısını, kimlerin alışveriş yaptıklarını ve kaybolmakta olan mesleklerine dair pek çok konuyu anlattı.

“Sanatımız teknolojik çağa yenik düştü”

Mesleğinin aile gelenekleri nedeniyle devam ettiren Saffet Uzun, bu alışkanlığın yeni nesilde artık kalmadığını da söylüyor. Çırak-kalfa ilişkisinin giderek azaldığını ve en önemlisi yorgancılığın giderek değer yitirdiğini ifade eden Uzun, durumu şöyle özetliyor: “Sanatımız teknolojik çağa yenik düştü.”

Neden Üsküdar?

Üsküdar İstanbul’un tarihinde en eski yerlerden biri olma özelliğini taşırken birçok meslek grubu geçmişten geliyor. Saffet Uzun’a “Neden Üsküdar’ı tercih ettiniz?” sorusunu yönelttiğimizde: “Üsküdar zaten ikamet ettiğimiz ilçe, burası benim eski bir akrabamındı fakat yaşlanıp bırakacağını söyleyince ben devraldım. Ben 12 yıldır buradayım ama burası eski bir dükkan.” şeklinde cevaplıyor.

“Kafadan yapılan bir şey değil”

Saffet Uzun, yorgan yapım teknikleri hakkında bilgi verirken öncelikle pamuk ve kumaşın bilinmesi gerektiğini ifade ediyor. Pamuk ve kumaşın dikilmesiyle oluşan yorganın bilinmeden yapılacak bir iş olmadığını “Kafadan yapılan bir şey değil.” şeklinde ifade ediyor. Eski zamanlarda çok sık kullanılan yün, elyaf ve benzer türlere göre çok daha sağlıklı olarak nitelendiriyor. Eskiden insanların ağrılarını kesmesi için yün kullandığını belirten Uzun, pamuk ve yünün sararıyor olmasını şu şekilde açıklıyor: “Yün ve pamuk sağlıklı bir araçtır ve zamanla sararır çünkü naylon ya da elyaf gibi değildir, sizin terinizi çektiği için zamanla rengi değişir.”

Bu konu hakkında insanların bir algısı olduğunu söyleyen Saffet Uzun, yorganların geçmişteki gibi kalın ve ağır olmadığını da belirtiyor. Kaliteli yorganların 250-300 ₺ olduğunu ve 20-30 sene kullanıldığını ifade eden yorgancı Saffet Uzun, aslında bunun dayanıklık süresine göre pahalı olmadığını ifade ediyor.

“Bir elin parmağını geçmeyecek kadar yorgancı kaldı”

Yorgancıların değersizleştiğini belirtirken sözlerini şu şekilde devam ettiriyor: “Yorgancı deyip geçmemek lazım tabi. Kala kala bir elin parmağını geçmeyecek kadar kaldık şurada. Müşterilerimizin sahip çıkmasını bekliyoruz. Bir yorgan yaptırdığı zaman sadece ürüne değil esnafa da sahip çıkmış oluyorlar aslında. Bu teknolojik çağın altında eziliyoruz ama yapacak bir şey yok.”

Üsküdar Üniversitesinde yeni eğitim yılı başladı. Peki süreç nasıl ilerleyecek?

gazete üsküdar

Mart ayından beri kapalı olan üniversiteler bazı kararlar doğrultusunda eğitime başladı. Çoğu üniversite hibrit eğitim uygulayacağını bildirirken bazı üniversiteler ise süreci tamamen online devam ettireceğini bildirdi. Üsküdar Üniversitesi Gazetecelik bölümü başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan ve Üsküdar Üniversitesi öğrencilerine süreçle ilgili sorular sorduk.

Prof. Dr. Süleyman İrvan, Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Gazetecilik Bölümü başkanı. Ağırlıklı olarak gazetecilik alanında eğitim veren İrvan, gazeteci etiği, gazetecilik ve haberciliğin her türüyle ilgileniyor.

Yeni eğitim yılında çoğu üniversitesi hibrit eğitim kararı aldı. Uygulamalı olan derslerin okuldan yapılacak olmasını riskli buluyor musunuz?

Üniversiteler farklı kararlar aldı. Bazıları online eğitime geçti bazıları da bizim gibi karma olarak devam etti. Hem karma hem de dijital eğitim veriyoruz. Açıkçası bu tartışılacak bir konu. Geleceği öngöremediğimiz için mevcut konuma göre konuşuyoruz. Hayat bir şeklide devam ediyor. İnsanlar işlerine gidiyorlar. Hayatın bir şekilde aksamadan sürmesi gerekiyor. Üniversitelerin de ona göre bir orta yol bulmaları gerekiyordu. Biz bütün öğrencileri aynı anda sınıfa sokmuyoruz. Belli kriterler çerçevesinde okula alıyoruz. Her sınıf için belirlenmiş kapasiteler var. Kaldı ki üniversite sadece ders değil, bunun içinde sosyalleşme de var bir araya gelip sohbet etme de var. Sokağa çıktığımız her an risk var. Bu süreci belli kurallar çerçevesinde yürütmeye çalışacağız. İleride vakalar artarsa farklı tedbirler alınması gerekebilir. Öğrenciye okula hiç gelme demek de bana doğru gelmiyor. Dolayısıyla böyle bir orta yol bulduk.

Bazı eğitimciler bu durumu bir neslin kaybolması olarak değerlendiriyor. Siz de mi öyle düşünüyorsunuz yoksa üniversitelerde uzaktan eğitim etkili oluyor mu?

Nereden baktığınıza bağlı olarak değişir. Şu anda belki de yüz yılda bir yaşanacak bir olay yaşanıyor. Her şeyin artıları ve eksileri var. Birazcık artılarından da bakmak lazım. İnsan koşullara çabuk uyum sağlayabilen bir canlı. Biz hocalar olarak ne yapacağımızı bilemiyorduk. Aslında bizim için de bir tazeleme oldu. Teknoloji kullanıyormuşuz gibi geliyordu ama aslında kullanmıyormuşuz. Şimdi her şeyi bilmen gerekiyor. Biz bu pandemiyi otuz sene önce yaşamış olsaydık yani internet öncesi dönemde yaşamış olsaydık muhtemelen okulları kapatmış olacaktık çünkü öğrenci fiziksel olarak okula gelemiyor internet de yok. Aslında biz her koşulda ders yapabilecek durumdayız. Tek sahip olmanız gereken internet ve cep telefonu ya da bilgisayarınız olacak. Yaşam boyu öğrenmeyi şu anda aslında biz deneyimliyoruz. Öğrenci bir yandan çalışıyor diğer yandan dersi takip ediyor.

Önümüzdeki yıllarda üniversitelerde “eski eğitim düzeninin” değişerek şu anki(hibrit) hali alması ihtimaller dahilinde mi?

YÖK bu sene şöyle bir karar aldı: Mevcut eğitimlerinizi %30 olacak şekilde online hazırlayın dedi daha sonra bu oranı %40’a kadar çıkardı. YÖK uzun vadeli öngörüyor. Normal koşulara geçtiğimizde gene bu eski düzene dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğitimi sadece ders olarak düşünmemek lazım. Üniversite tam bir sosyalleşme alanı. Öğrenciler yeni ve farklı kültürlerden arkadaşlar edinecek, hocalar ile sohbet edecek. Ders araları çok kıymetli o aralarda arkadaşları ile bir arada olacak. İnsanların en fazla anlattığı şeyler üniversite yıllarıdır. Normal koşullara geçildiğinde üniversite binada olmalı. Öğrenci bunu tatmalı bir arada hüzünlenmeli bir arada eğlenmeli.

Öğrenciler ne düşünüyor? Pandemi onları nasıl etkiledi?

Üsküdar Üniversitesin Yeni Medya ve Gazetecilik bölümünde okuyan üç farklı sosyal şartlara sahip öğrenciye koronavirüs sürecini nasıl geçirdiklerini ve şu anki beklentilerini sorduk.

Mart ayından sonra üniversitelilerin eğitime ara vermesiyle birçok öğrenci memleketine döndü. Yeni eğitim yılında alınan kararlar doğrultusunda çoğu üniversiteli ailelerin yanında kalmayı tercih etti. Siz uygulamalı dersler için mi geldiniz yoksa bu sürece bir şekilde ayak uydurmak için mi?

İlayda Savaş: Bu eğitim yılı başladığında okula gelip gelmeme konusunda endişelerim vardı. Hem maddi açıdan hem de sağlık açısından. Sonra ailemle konuşup Antalya’da onlarla kalmamın daha mantıklı olacağına karar verdik. Çünkü vakalar bahsedilenden daha fazla ve virüs de tehlikeliydi. Uygulamalı derslerim için de hocalarıma durumu izah edip online yürütmemin sorun olup olmadığını sordum onlar da bir sorun olmayacağını söyleyince ben de ailemle kaldım.

Hatice Ural: İstanbul’da yaşadığım için ailemle kalmak gibi ya da sürece ayak uydurmayla ilgili bir tercihte bulunmam gerekmedi.

İrem Özcan: Ben zaten İstanbul’da yaşıyordum hem de okuluma yürüme mesafesindeyim o yüzden benim için bir şey değişmedi.

İlkokulların ve meslek liselerinin bir kısmı eğitime başladı. Ardından üniversite öğrencileri sosyal medyada günlerce gündemden düşmeyen başlıklar oluşturdu. Bu, eğitim endişesi yüzünden mi yoksa düzen endişesi mi?

İlayda Savaş: İlkokul ve lise düzeyinde eğitimlerin başlaması da bence korkutucu. Devlet gerekli önemi ve güveni vermiyor. İstanbul’a gelirsem KYK yurdunda veya eve çıkmam gerekiyordu tabi bunlar da hep masraf bu dönemde çok çeşitli ihtiyaçlarım ortaya çıktı o yüzden hepsine karşı biraz endişe duyuyorum.

İrem Özcan: Birçoğunun sadece aile evinden uzaklaşmak istediği için böyle yaptığını düşünüyorum. Birçoğunun da okuduğu bölümler uzaktan eğitimden verim alınacak bölümler olmadığı için böyle yaptığını düşünüyorum yani %40’ı falan eğitim içindir.

Hatice Ural: Üniversite öğrencileri eğitim endişesi taşıdıkları için süreçle ilgili sosyal medya hesaplarında sayısız başlıklar oluşturdu.

Kayıt dondurma gibi bir seçeneği düşündünüz mü?

İlayda Savaş: Bu durumu son güne kadar çok sık düşündüm. Eğitimimi düzgün koşullarda yüz yüze almak istiyordum ama bazı kaygılarım vardı. Üniversitede tam burslu okuyorum. Başta bu burs kesilir mi diye düşündüm sonrasında ÇAP başvurum olumlu sonuçlandı ve böyle bir şeye cesaret etmedim.

Hatice Ural: Hayır düşünmedim çünkü kaybedecek zamanım yok. Seneye virüsün biteceğinin garantisi yok.

İrem Özcan: Hayır, tam tersi Çift anadal yapmayı düşündüm. Psikoloji veya çocuk gelişimi istiyorum.

Üniversitelerin açılma süreci uzarsa ne yapacaksınız?

İlayda Savaş: Yapabileceğim hiçbir şey yok. Online şekilde mezun olma korkum giderek artacak. Üniversite hayatımda güzel vakit geçirip eğlenebileceğim zamanlara özlem duyacağım.

İrem Özcan: Stajımı erkenden yapmayı düşünüyorum. Okulların açılması uzarsa online eğitim alırken bir yandan çalışabileceğim bir işe girmeyi düşünüyorum.

Hatice Ural: Üniversitelerin açılma süreci uzarsa beklemekten başka yapabileceğim bir şey yok. Okulumu seviyorum.

Üsküdar pazarında enflasyonun izini sürdük

gazete üsküdar

Mart ayından itibaren Türkiye’yi etkisi altına alan koronavirüsle birlikte, birçok sektör ve kurum büyük zarara uğradı. Her geçen gün değişen döviz kurları ve artan fiyatlar gıdada nasıl etki gösterdi? Üsküdar semt pazarında vatandaşa ve pazarcıya fiyatları sorduk.

“Türkiye bitik durumda”

Pazarcılara yönelttiğimiz satışlarının nasıl gittiği ve insanların alım gücüyle ilgili gözlemlerine dayalı aldığımız cevaplar, pek farklılık göstermiyor. Semt pazarında satış yapan bir pazarcı durumu şöyle ifade ediyor: “Her şey pahalı, insanlar da maalesef alışveriş yapamıyor. Türkiye, bitik durumda.” Esnaf, yükselen fiyatları ülke ekonomisine bağlarken pandemi nedeniyle de insanların eskisi kadar pazar alışveriş yapmadığını dile getiriyor. Geçimlerini “günlük” kazançlarıyla devam ettirmeye çalıştıklarını söyleyen pazarcılar, bireysel yatırım ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını, ancak günü çıkartabildiklerini ifade ediyor. Farklılık gösteren cevaplar arasında yer alan bir başka düşünce ise; pazarda patates, üzüm, limon gibi gıdaların uygun fiyatta satıldığı yönünde oluyor. Gıda yelpazesinde et, peynir ve şampuan gibi ihtiyaçların çok daha pahalı olduğunu ifade eden bir pazarcı, satış yapmak için harcadıkları vergi ve benzin tutarlarının sadece zarar olduğunu ifade ediyor.

“Pazardan 1 ₺ ile geri dönüyorum

Üsküdar semt pazarında vatandaşa yönelttiğimiz fiyat ve bütçe ilişkisinde çoğunluk zar zor geçindiğini ve tutumlu olmaya çalıştığını ifade ediyor. 150-200 ₺ ile haftalık pazar alışveriş yapan vatandaşlar, istedikleri her şeyi değil daha çok ihtiyaç temelli ilerlediklerini vurguluyor. Üsküdar pazarında mikrofon uzattığımız başka bir vatandaş ise: “Çok pahalı, geçinemiyoruz. Emekli maaşı yetmiyor, zor şartlarda yaşıyoruz. Beş liranın altında hiçbir şey yok. Domates salatalık bile pahalı, eve 1₺ ile geri dönüyorum.” şeklinde cevap veriyor. Durumun ülke gelir düzeyini açık eden başka bir boyutu ise kimi vatandaşın zorlanmadan alışveriş yapabildiği oluyor. Fiyatlarda herhangi bir yükseklik görmeyen vatandaşlardan bazıları, ekonominin iyi olduğunu vurguluyor.

Cengiz Özdemir: Üsküdar insanların zihninde artık bir Instagram cornerdır

Cengiz Özdemir, sosyal medyadaki ismiyle söylersek; Kültürİstanbul, bilhassa İstanbul’un kültürel ve mimarî geçmişi ile ilgili yaptığı paylaşımlar, kaleme aldığı yazılarla tanınıyor. Kendisiyle yaşadığı şehir Üsküdar’ı konuştuk, diyor ki: “Üsküdar, İstanbul’un herhangi bir yerine denk düşmez, biz onu muhayyilemizde bir yere denk düşürmeye çalışırız.”

Şair Ömer Erdem, “Üsküdar Asya’dır Çin’e kadar” diyerek şehrin imgesini imler bir bakıma. Üsküdar, İstanbul’un neresine denk düşer size göre?

Geçmiş için Ömer Erdem’in söylemi bir gerçeği yansıtıyor olabilir. Günümüz küresel şehirlerinin “kendilerine ait” bir kimliklerinin kaldığına inanmıyorum. Bu kimlikler daha çok kendi ideolojik muhayyilemizde kaldı. Üsküdar’a hususiyet kazandıran her şey küresel kentin ezici hegemonyası altında yok olup gidiyor. Bu açıdan Üsküdar’ın Beyoğlu’ndan, Beyoğlu’nun Sancaktepe’den, Sancektepe’nin Kadıköy’den çok bir farkı kalmamaya başladı. Bu kimlikler ayrıca çok tartışmalıdır. Peyami Safa, Fatih-Harbiye’yi yazarken bu ezberler üzerinden bir karşıtlık kurmuştu; ama biz biliyoruz ki İstanbul’un en yoksul kesimleri yakın zamana kadar Beyoğlu’nun arka sokaklarında yaşadılar yahut Harbiye’nin aşağısındaki Dolapdere’de. Aynı kaderdaşlık içinde Fatih’in en yoksulları da Sulukule’de ya da Zeytinburnu’nda ikamet ederdi. Sonra küresel kent kanunları işledi ve herkes yerinden yurdundan edildi. Ne Fatih ne Harbiye ne Üsküdar artık kendine ait bir kimliğin taşıyıcısı değildir. Dolayısıyla Üsküdar İstanbul’un herhangi bir yerine denk düşmez, biz onu muhayyilemizde bir yere denk düşürmeye çalışırız sadece. 

Son senelerde şantiye alanına dönüşen bir Üsküdar var. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

İlk paragrafta bahsettim tekrara düşmeyi göze alarak söyleyeyim. Küresel kent mekaniği 150 senedir bu şehirde sistematik olarak yerel ve otantik olan ne varsa süpürüyor. Geriye nostalji corner köşeleri kalıyor. Günümüzde bunlar Instagram corner oldu. Hayran olduğumuz şey aslında o köşelerin bize sunduğu sadece güzel bir backround imkânı. Önüne geçip fotoğrafı çekip unutuyoruz. Üsküdar da bu süreçten nasibini aldı. Üsküdar’ın şantiye olması muhafazakâr görünümlü modern ya da modern görünümlü belediyecilik anlayışı için zaten olması gereken bir şey. Bundan elbette rahatsızlık duyalım ama öncelikle kendimize karşı dürüst olalım. Kapitalizme bu kadar entegre olup asrı saadet hülyaları kurmak düpedüz iki yüzlülüktür. 

Fuat Sevimay; Orhan Pamuk’u ‘karşı’nın, Tanpınar’ı ise Üsküdar’ın yazarı olarak anar. Sizce Üsküdar’ı anlatan en iyi şair-romancı kimdir?

Bizler yazarları, şairleri, edebiyatçıları, hep bir mahalleye ve coğrafyaya, muhite havale etmeyi seviyoruz. ‘Karşı kim?’, ‘Biz neyiz?’ sorusuna cevap veremediğimiz sürece de bu 300 yıllık itiş kakış sürer gider. Orhan Pamuk bence Türk edebiyatında Tanpınar’ı en iyi anlamış ve ondan epeyce beslenmiş bir yazar. Tanpınar da yaşasaydı Pamuk’u okumaktan ve onunla sohbet etmekten büyük keyif alırdı. Tanpınar’ın muhiti de yıllarca tartışıldı. Tanpınar sağcı mı solcu mu, muhafazakâr mı modern mi? Bu tartışma meleklerin cinsiyeti tartışmasına benzer. Tanpınar da Pamuk da iyi romancıdırlar ve kendi muhitlerinden, o muhitlerin güdük zihniyetinden bağımsız olarak, o muhitlere rağmen iyi romancıdırlar. Bu nedenle onları ait oldukları muhitin bir marifeti olarak iyi romancı görmek gösterdikleri olağanüstü çabaya saygısızlıktır. “Üsküdar’ı en iyi anlatan şair-romancı kimdir?” bilmem ama “bir ex-ressam olarak Üsküdar’ı en iyi çizen ressam Hoca Ali Rızadır.” derim. 

“En güzel gün batımı Salacak’tadır”

Üsküdar’ın en sevdiğiniz muhiti neresi size göre?

Çiçekçi ve Salacak taraflarını severim. Yıllarca oralarda oturdum, lebiderya bir evim oldu. En güzel gün batımı buradadır. Ayrıca çiçekçi İhsaniye taraflarında kendimi hep çok rahat hissettim. İhsaniye’nin ara sokaklarından Çürüksulu yalısının yanından aşağıya inen yokuş ve merdivenler, o sokaklar şahanedir. 

Beylerbeyi’nde yaşıyorsunuz. Buranın özel köşeleri nereleri?

Beylerbeyi’nde yeniyim. İskele ve önündeki çınarı çok severim. Yukarıya doğru Bedevî tekkesinin bulunduğu sokaklar, Küplüce mezarlığına çıkan ölümcül yokuşlarda manzara çok güzeldir. Sahili dardır, ama Hamid-i Evvel Camii, iskele önü meyhaneleri, Mehmet Akif Köşkü, Beylerbeyi Sarayı’nın yanındaki park görülmeye değer köşelerdir. 

“Kız Kulesi sadece kendisiyle meşgul olduğundan bencil gelmiştir bana”

Üsküdar bir kadın olsaydı ona ne söylerdiniz?

“Makyajını sil öyle gel.” derdim. 

Kız Kulesi mi, Çamlıca mı?

Kız Kulesi çok bencil gelir bana, sadece kendisiyle meşguldür, kendisini gösterir ve bir anlamda dominanttır da. Çamlıca ise size her yeri ve gerçeği gösterir, hükmetmez. Kendisini değil olanı gösterir. Bu yüzden ‘Çamlıca’ derim. 

“Kentsel” değil sınıfsal bir dönüşüm hikayesi: Kirazlıtepeliler bu manzarayı görecek mi?

gazete üsküdar1

Bugün İstanbul boğaz öngörünümü için çok önemli bir konuma sahip olan ve Çamlıca Camii yakınlarında bulunan Üsküdar’a bağlı Kirazlıtepe Mahallesindeyiz. 2015 yılında mahalle için çıkan kentsel dönüşüm projesi, vatandaşları mağdur ederek birçok sorun yaşamalarına sebep oldu.

2015 yılında çıkan kentsel dönüşüm projesi kararının ardından, Kirazlıtepe Mahallesi’nde sıkıntılar başladı. Sayılmayacak hukuksuzluğa uğrayan vatandaşlar başta insan hakları mevzuatına aykırı olacak şekilde yaşadıkları sorunları mahkemeye götürdüler. Mahkemenin verdiği “durdurma kararı” sonrasında devam eden proje süreci, Kirazlıtepeliler için hiç de kolay olmadı. Moloz yığınları arasında kalan, elektrik su ve doğalgazsız yaşamaya mecbur bırakılan mahalleli neler söyledi? Başta hukuki süreci takip eden ve Kirazlıtepe Mahallesi davasında avukat olan Onur Cingil ve vatandaşlar ile görüşerek, Kirazlıtepe’nin güncel durumunu öğrendik.

“Burası bir hazine arazisi değil burada herkesin tapusu var”

Olayın uzun süredir takipçisi olan Avukat Onur Cingil, belediyenin sadece Kirazlıtepe Mahallesi’ne değil bütün İstanbula zarar verecek asbes salınımı hakkında açıklamalar yaparken olayın bilinmeyen tarafını şunları söylerek aydınlattı: ” Burada 5 yıl önce Üsküdar belediyesi, Belediye Kanunu çerçevesinde bir dönüşüm yapmak istedi. 2017 yılında riskli alan ilan edilen Kirazlıtepe Mahallesi’nin eteğine çok kısa bir zaman önce yapılan Çamlıca Camii var. O caminin buraya yapıldığı düşünülünce, zeminin ne kadar sağlam olduğunu tahmin etmek mümkün. E tabii daha sonrasında bir torba yasa çıkarılarak: “Zeminde değil, binalarda imar mevzuatına aykırılık varsa orası da riskli alandır.” dediler. Burada 3 yıldır ciddi bir psikolojik baskı var. İmza atarak evlerini terk eden insanların evlerini yıktılar fakat o molozları kaldırmadılar. Bu molozlar kaldırılmaması insanları sadece psikolojik değil sağlık açısından da oldukça etkileyecek. Lağımlar, oksitlenen demirler ve inşaat kalıntılarından kalan salınım olması, teknik rapora göre kanser riskinin çok yüksek olduğunu saptadı. Bu risk sadece Üsküdar için değil, İstanbul ve Üsküdar’ın bacası yüksek olarak düşünüldüğünde buradan bütün İstanbul’a ciddi bir asbes salınımı olduğunun kanıtı oldu. Kanunsuzluk ve hukuksuzlukla bu insanları evlerinden çıkarmaya çalıştılar. Birçok defa buraya otobüslerle çevik kuvvet geldi fakat bu hukuksuz olduğu için geri gittiler. Burada 7 parsel vardı, her bir parselden ikişer üçer parsel çıkardılar. Bunu kamu yararına yapmadılar. Neden yaptılar biliyor musunuz? Parseli küçültürseniz hak sahibi sayısı azalır, her parsel küçültmede bir miktarı kamuya terk edilir. Terk edilen kısım Toki’ye verilir. Belediye tarafından oluşturulan “Kirazlıtepeliler kentsel dönüşüm istemiyor mu?” algısı tamamen yanlıştır. İstiyorlar, ilk günden beri istiyorlar fakat hukuki bir şekilde. Tek istedikleri; benim evim şurada olacak garantisi. Belediye ve bakanlık bunu garanti eden hiçbir sözleşmeyi imzalamadı ve bu da bölge halkını ciddi derecede mağdur ederek endişeye sürükledi. Burada muazzam bir manzara var soruyorum; Bu manzarayı Kirazlıtepeliler görecek mi?

“Bu devleti affetmiyorum”

Mahalle sakinlerinden Kadriye Onat, imza attıklarını fakat bunu içlerinden gelerek değil tebligatların elektrik su ve doğalgaz kesintilerinin ardından zorla yaptıklarını söylerken şu cümleleri söyledi: Tebligat bize de geldi. Biz gittik dilekçe verdik ve iki hafta müsade ettiler. Bugün bu zorlamaya rağmen gidip imzayı attık, içim çok dolu söyleyecek çok şeyim var ama bir şey diyemiyorum. Sadece bu devleti affetmiyorum, hakkımı da helal etmiyorum.

“Tehdit etmek için geldiler buraya bizi korkutmak için çabuk çıkın kağıt var dediler

Mahalle sakinlerinden ismini vermeyen başka bir vatandaş da kiraya çıktığını ifade ederken diğer bütün mahalleli gibi şunları söyledi: “1.500 ₺ kira yardımı yapıyorlar. Kira 3.500-2.500, e cebimden ödeyeceğim çünkü sadece emekli maaşım var. Ama benim burada 250 m² yerim var, üç daire verip 110 bin ₺ borçlandırıyorlar. Adamlar buraya geldiler daha önce, neden geldiler? Çabuk çıkın, elimizde kağıt var diyerek tehdit etmek için.

“Elektriksiz susuz yaşıyorum”

Kirazlıtepe Mahallesi hakkında haberlerde ve özellikle sosyal medyada gündeme gelen bir başka konu ise vatandaşların elektrik su ve doğalgazlarının kesildiğiydi. Mahalle sakinlerinden Hakkı Akgül, bu insanlardan biri olduğunu söylerken durumunu şöyle ifade etti: “Benim elektriğim, suyum, doğalgazım üçü de birden kesildi. Araştırdım niye yapıyorsunuz? dedim. Haberleri yok. “Sizin elektriğiniz var görünüyor.” dediler. Sonra üçünü de kökten kestiler, biz de evi vermek zorunda kaldık.

“Kendi yağımızda kavrulup yaşamımızı sürdürüyorduk.”

İki engelli oğlu için, yıllar önce tamamen oğullarının ihtiyaçlarına ve gündelik yaşamına göre ev yapan bir başka vatandaşın oğlu ise şunları söyledi: “Kentsel dönüşüme kadar burada kendi halimizdeydik, kendi yağımızda kavrulup yaşamımızı sürdürüyorduk. Kentsel dönüşüm meselesinden sonra sıkıntılar başladı. Yasal haklarımız yeterince tanınmadı, daha sonrasında çevremizdeki insanlar imza atarak gitmeye başladı. Biz bu süreci istemiyorduk fakat bu sürece katılmak zorunda kaldık.

“Bize hakkımızı versinler.”

Mahalle sakinlerinden Ali Osman Bayram, Necla Güncüm ve Miran İynem de mağduriyetlerinin diğer mahalleliyle aynı olduğunu ifade etti. Tek isteklerinin hem birbirlerinden kopmamak hem de maddi zorluğa düşmemek olduğunu ifade eden Bayram, Güncüm ve İynem “Bize senin yerinde şurada olacak deyip imzalı hukuki bir teklif getirsinler. Tamam diyelim. Hakkımızı vermiyorlar.” ifadelerini kullandı. Bu durumun rezillik olduğunu söyleyen Necla Güncüm: Niye bu rezillik? Bize hakkımızı versinler gideceğiz. Hepsi onların olsun, istemiyoruz.” dedi.

Mahalle’nin avukatı Onur Cingil durum hakkında yaptığı açıklamalarının ardından kamuoyu vicdanına seslenerek şunları söyledi: Buraya, bakan bakan yardımcısı ve kentsel dönüşüm daire başkanı geldi. Herkese sordular: “Bize güvenmiyor musunuz?” diye ve buradaki herkes “Size güvenmiyoruz” dedi. Burada kimse imza atmaya güle oynaya gitmiyor, lanet okuyarak gidiyor. Bu dönüşüm de dönüşüm değil o yüzden. Dönüşüm insan odaklı olmalı, rant değil. Rant kimin olacak? Buraya “Çakaltepe” denildiği zamanda gelen, mahallenin ilk muhtarı Şaban amcanın mı olacak? Yoksa Koah hastanın Avni amcanın, makinesini bağlayacağı elektriği kesenler mi olacak? Bunu da kentsel dönüşüm tarihinde kara bir leke olarak göreceğiz.

Fotoğraf galerisi için:

Üsküdarlıların maske kullanım alışkanlıkları

Pandemi döneminde gündeme gelen yasal değişikliklerle birlikte, maske kullanmak hayatımızın bir parçası haline geldi. Uzmanların üstünde defalarca kez konuştuğu maske ve maske kullanım alışkanlıkları hakkında Üsküdarlılar ne düşünüyor?

“Maskeyi ne kadar hijyenik kullanabiliyoruz?”

Üsküdar Meydanda vatandaşlara “Maske kullanımını faydalı buluyor musunuz?” sorusunu yönelttiğimizde aldığımız birçok cevap olumlu ve gerekli olduğu yönünde. Kimi bireyler maskenin yanlış kullanımına değinirken bunun sağlıksız bir hâl alabileceğini de belirtiyor. Maske kullanımı hakkında sorduğumuz sorulara gelen bir başka yanıt ise; işlevsel kullanılmadığı yönünde. Maskenin çene altı ya da burun altında kaldığında işlevini yitirdiğini söyleyen vatandaşlar, doğru maske kullanımına dikkat çekiyor.

“Açık alanda olmaması lazım, kapalı mekanlar daha tehlikeli”

Kontrollü sosyal hayata geçişte birçok uzmanın yaptığı açıklama, açık havada da maske kullanımın devam etmesi yönünde oluyor. Vatandaşlara bunun gerekliliğiyle ilgili yönelttiğimiz sorularda öksürük, hapşırık gibi durumlarda takılması gerektiğini savunurken, kimileri virüs tehlikesi geçse dahi maske kullanımının sürdürülmesi gerektiğini savunuyor. Açık havada bolca vakit geçiren vatandaşlardan bazıları ise, kapalı mekanların daha riskli olduğunu vurgulayarak açık havada takılmaması gerektiğini söylüyor.

“Sık değiştirmiyorum çünkü maddi gücüm yok”

Maske değişimi hakkında uzmanlar en fazla dört saat kullanılmalı derken, kimi vatandaş maske temininde maddi zorluk yaşıyor. Sorularımızı cevaplayan vatandaşlar genellikle günlük değiştirdiğini ifade ederken, kimi bireyler günde üç dört kez maske değiştirdiğini vurguluyor.

“Pandemi bize temizliği öğretti”

Maske kullanımı kadar konuşulan bir başka konu ise dezenfektan kullanımı. Özellikle alkol bazlı dezenfektanların kullanımı hakkında yapılan kamu uyarılarının ardından toplu taşıma araçlarının hepsine dezenfektan yerleştirildi. Peki bunlar ne sıklıkla kullanılıyor? Vatandaşların çoğunluğu yanında ıslak mendil ya da kolonya benzeri ürünler taşırken, özellikle toplu taşıma ve ATM’lerin büyük risk kaynağı olduğu düşünülüyor. El yıkama alışkanlığı değişen bireyler ise, koronavirüsün insanlara temizlik anlayışı aşıladığını vurguluyor.

Nevmekan Sahil’de bakır ve tombak ustası Kaya Kalaycı ile konuştuk

Nevmekan Sahil’de, “Madenin İhtişamı” sergisinde 70’ten fazla eserinin yer aldığı bakır ve tombak ustası Kaya Kalaycı, Osmanlı motiflerini madenle buluşturdu. Açılışını Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in yaptığı sergi, 18 Ekim’e kadar ziyaretçilerini bekliyor.

“Ben de bu işin içinde büyüdüğüm için bu işi yapmaya başladım.”

1959 doğumlu olan bakır ve tombak ustası Kaya Kalaycı, İstanbullu. Büyük dedesi ve babasının da bakır işiyle uğraştığını belirten Kalaycı, zamanla bulunduğu ortam içerisinde bu işe yöneldiğini belirtti. Saraylardaki ve kitaplardaki tombak eserlerini günümüze aktarabilmek için birebir aynısını yaptıklarını ifade ederken bu fikrin Çiğdem Simavi’ye ait olduğunu ve yabancı devlet büyüklerine hediye olarak verildiğini ifade ediyor. Şimdiki gençlerin bunları bilmediğini ve onlara da ithaf ettiklerini belirtiyor.

“Tombak, belli başlı bakır objelerin motiflerle altın amalgamla üstünün sıvanmasına verilen bir ad.”

Tombak hakkında detaylı bilgiler veren Kalaycı, aslında bunun biraz riskli olduğunu, bunun nedenini yapıştırma fiilini Osmanlı döneminde cıvayla yaptıkları için ustaların genç yaşta bundan etkilenip öldüklerini ve hatta daha sonra yasaklandığını belirtiyor.

”Benim amacım bu güzel eserleri yeni yapılan camilerimizde tarihi eser ve bazı restorasyon işlerinde kullanmak. Gelecek nesile aktarabilmek, o yüzden biz bu sergiyi açtık.”

Tombaklamanın sabır gerektiren bir iş olduğunu söyleyen Kalaycı, bu işlemi kızının yaptığını ifade ediyor. Bu işin sırrının altını ziyan etmeden yapmak olduğunu söylerken, kendisinin 10 ₺’ye mâl ederken kızının ise 5-6 ₺’ye mal ettiğini söylüyor.

Babam hiç istemedi dükkanda çalışmamı.

Alman Lisesinde okuyan Kalaycı, babasının dükkanda çalışmasını istemediğini belirtiyor. Okuldan sonra yine de dükkanlarına gittiğini ifade eden Kalaycı o zamanlarda turist yoğunluğunun fazla olduğunu belirterek turistlere satış yaptığını söylüyor. O zamandan beri bu mesleğin içinde olduğunu ve bu işi öğrendikten sonra sergi açmayı çok istediğini belirtiyor. Hayallerinin gerçekleştiğini söyleyen Kalaycı, cümlelerinde Çiğdem Simavi, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen ve danışmanı Gülsüm Hasbal İsmailoğlu’na yer vererek teşekkür ediyor.

Covid-19 sürecinde Üsküdar’daki kırtasiyecilerin durumu

Tüm dünyayı etkileyen koronavirüs pandemisi tüm hızıyla devam ediyor. Yeni eğitim yılının başlıyor olmasıyla akıllara ilk gelen kırtasiyeciler oldu. Üsküdar’daki kırtasiyecilere satış oranlarını ve bundan sonraki süreçte ne yapacaklarını sorduk.

Türkiye’de Mart ayında etkisini gösteren koronavirüs, herkesin eve kapanmasına sebep olarak birçok sektörü ekonomik zarara uğrattı. 2020-2021 yılı eğitim modelinin aşamalı yüz yüze eğitim şeklinde planlanmasının ardından akıllara kırtasiyeciler geldi. Peki kırtasiyeciler geçen seneye göre satış yapabiliyor mu? Üsküdar’daki kırtasiyecilere sorduk.

“Piyasa allak bullak oldu.”

Karantina döneminde satışlarının %80’e kadar düştüğünü ifade eden kırtasiyeciler, evlerinde kaldıklarını ve satış yapamadıklarını söylediler. Yaz aylarında zaten satışlarının etkilendiğini söylerken bu sene dip noktasını gördüklerini ve piyasının iyiye gitmediğini ifade ettiler.

“Siftahsız gün kapatıyoruz.”

Okulların belirsizliği kademeli eğitim olarak açıklanmışken, kırtasiyeciler bu durum karşısında satış yapamadıklarını dile getiriyor. Geçen senelere göre kazançları düşen kırtasiyeciler, siftah yapmadan dükkan kapattığı günler olduğunu söyledi.

Bizim şu an 30 TL’ye sattığımız ürünü markette 20 TL’ye satıyorlar. Geliş fiyatına bakıyorum; 25 TL. Ben nasıl bu fiyatlara yetişeceğim, hiç bilmiyorum.

Zarara uğrayan bazı esnaf gruplarının dükkan kapatmaya kadar gitmelerinin ardından durum kırtasiyecilerde de farklılık göstermiyor. Kimi kırtasiyeci emekli olduğunu ve bir iki sene daha yapıp köşesine çekileceğine söylerken, çoğunluk yeni mal tedarik edemediğini ve böyle giderse başka çareleri olmadığını belirtti.

Fuat Sevimay ile Üsküdar’ı konuştuk

Fuat Sevimay, sadece kaleme aldığı Kapalıçarşı, AnarŞık, Aynalı, Ara Nağme, Haydarpaşa’nın Evi gibi romanların yazarı değil, aynı zamanda usta bir çevirmen. ‘Benden/İz’ diye takdim ettiği James Joyce’la muhabbeti İrlandalı yazarı Üsküdar sokaklarında dolaştıracak kadar derin ve uzun. Biz de kendisiyle Üsküdar üzerine bir sohbet gerçekleştirdik: “Üsküdar’ın sınırı, Beşiktaş’tan bakıp Mihrimah’ı gördüğüm yerde başlar benim için.” diyor.  

Sait Faik, “Üsküdar, İstanbul’a Diyarbakır kadar uzaktır.” der. Size göre neresidir Üsküdar’ın hudutları?

Üsküdar, İstanbul’un ilçeleri içinde bir Anadolu kentinin çeşitliliğine ve sakinliğine en çok yaklaşan yerlerden birisidir. Sait Faik’in kastettiği belki de buydu. Beyoğlu’nun Fatih’in keşmekeşinden sonra bambaşka bir yer hissi. Bugün hâlen böyle mi? Sanmıyorum. Artık keşmekeş de sükunet de çok daha fazlasıyla iç içe. O nedenle Üsküdar’ın sınırı, Beşiktaş’tan bakıp Mihrimah’ı gördüğüm yerde başlar benim için.  

“Erenköy’de yaşarken Kadıköylüymüşüm. Üsküdar’da yaşamaya başladığımdan beri kendimi İstanbullu hissediyorum.”

Ne zamandan beri Üsküdar’ı yaşıyorsunuz?

Kastettiğimiz ikamet ise, beş yıldır Üsküdar’da oturuyorum. Ama daha önce de Erenköy’de yaşadığım için yolum hep Üsküdar’a düşerdi. Bu arada dostlar arasında çokça dile getirdiğim bir şeyi burada da tekrarlamak isterim. Erenköy’de yaşarken Kadıköylüymüşüm. Her nereye gidersem gideyim. Üsküdar’da yaşamaya başladığımdan beri ise kendimi daha çok İstanbullu hissediyorum. 

Bu şehirde, kendinizi en mutlu hissettiğiniz beş yer sayar mısınız?

İlk sıraya kesinlikle Kuzguncuk’u koymam gerekir. Sahilde küçücük bir park vardır. İsmet Baba’nın önündeki değil, köprüye doğru biraz daha ilerlediğimizde el kadar bir park var. Orada oturup Boğazın sularına dalarak düşünmek en sevdiğim şeylerden birisidir. Bu arada, bahsettiğim parkta kırık dökük üç beş bank vardı. Onları kaldırdılar. Her kim kaldırdıysa esefle kınıyorum. Sonra Valide Camii’nin arka sokaklarını, Uncular’ı çok severim. Fethi Paşa’da yürüyüş yapmaya bayılırım. Musahipzâde’de oyun seyretmek harikadır benim için. Ve son olarak Validebağ korusunu çok seviyorum. Kentin göbeğinde kentten bu kadar uzak hissedebilmek büyük keyif bence. 

Huzur’un Nuran’ı Üsküdar’ın vücut bulmuş halidir.”

Malum İstanbul değişiyor büyük bir hızla Üsküdar da soluyor bu keşmekeşte. İçinizi acıtan yer neresidir, hayallerinize veda ettiğiniz?

Çocukluğumda sık sık Çamlıca’ya pikniğe gelirdik. Hatta yaz mevsimine denk gelen Ramazanlarda babam, bizi iftar için yine Çamlıca’ya getirirdi ki biraz soluk alalım. Çamlıca halkın soluk aldığı yerdi, halkındı. Bugün Çamlıca insanlardan koparılmış gibi. Bu beni çok üzüyor. Bir de Selimiye’den bakınca, Sultanahmet ve Ayasofya siluetinin ardında, Zeytinburnu’ndaki çirkin mi çirkin gökdelenleri görmek beni kahrediyor. Bize göre karşı yakadan bakınca da Emaar, Akasya vesair kuleler görülüyordur herhalde. Daha ne kadar yukarı gideceğiz? Babil gibi tepemize bir şeylerin yıkılmasını mı bekliyoruz nedir? Bu daha yüksek, daha çok, daha fazla hırsını bir yana bıraksak da hepimiz soluk alsak biraz. 

Yaşadığınız şehri en güzel tasvir eden şair ve yazar/lar kimlerdir?

Şiir deyince Ahmet Haşim’in aşılamadığını düşünürüm. İstanbul’u Orhan Pamuk’un çok iyi ele aldığı aşikardır. Ama o biraz, bize göre karşının yazarı gibidir. Üsküdar söz konusu olduğunda Ahmet Hamdi’ye, Huzur’a bakmak gerek. Nuran, Üsküdar’ın vücut bulmuş halidir. Bir de Kemal Tahir’in Esir Şehir’deki Bağlarbaşı’sını çok severim. Gerçekten bağlarla çevrili olduğu zamanlar canlanır gözümde.

Üsküdar’ı benzettiğiniz şehir var mı, neden?

Belki biraz Budapeşte’nin Buda tarafı. Peşte’ye göre daha sakin olması, nehrin diğer yakasını kaplaması gibi nedenlerle. Ama yine de Üsküdar daha güzel.

“Joyce da bizler gibi Üsküdar’ı çok seviyor”

James Joyce’a Üsküdar’da nereleri gezdirirdiniz?

Bilenler vardır, İrlandalı yazar Joyce’un mezarından kalkıp günümüz İstanbul’una geldiği bir roman yazdım. Çevirmeniyle birlikte de İstanbul’un altını üstüne getiriyorlar. Romanın birkaç bölümü de Üsküdar sokaklarında geçiyor. Önce Çinili Hamamda yıkanıp, Cumapazarı’nın arka sokaklarından Bülbülderesi mezarlığına kadar geliyorlar. Bir başka bölümde Joyce, Boğaz vapuruyla Kuzguncuk’a gelip, Nail Kitabevinden Bostan Cafe’ye, Perihan Abla Sokağından İsmet Baba’ya kadar Kuzguncuk sokaklarını arşınlıyor. Sonra Üsküdar meydanında, gideceği yolu şaşırıp, belki de bugün artık yerinde olmayan Rufai Tekkesinden gelen hayali seslere kulak vererek, kendisini Zeynep Kamil yokuşuna vuruyor ve geceyi, hastane bahçesindeki bir banka kıvrılarak, Kamil Paşa ile sohbet ederek geçiriyor. Şu kadarını söyleyebilirim; Joyce da bizler gibi Üsküdar’ı çok seviyor. 

Üsküdarlılar İstanbul Sözleşmesi hakkında ne düşünüyor?

Kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında kabul edilen İstanbul Sözleşmesi, son günlerin en çok tartışılan konuları arasında. Toplumun bir kesimi İstanbul Sözleşmesi’ni savunurken bir kesimi kaldırılmasını istiyor. Üsküdar meydanda vatandaşlara İstanbul sözleşmesi hakkında ne düşündüklerini sorduk.

Sokak röportajımızda üç farklı söylem öne çıkıyor. Bunlar; sözleşmeye dair bilgisini olmadığını belirtirtenler, bir kısım medya tarafından aktarılan olumsuz söylemler nedeniyle sözleşmeyi hoş karşılamadıklarını ifade edenler ve kadın haklarının tartışma konusu olamayacak kadar değerli olduğunu söyleyip sözleşmeyi destekleyenler olduğunu görüyoruz.

“Hiçbir fikrim yok.”

Üsküdar meydanında mikrofon uzattığımız ve konuşmayı kabul eden insanların çoğu sözleşme hakkında yeterli bilgisi olmadığını söyleyerek fikir beyan etmedi.

” Çok hoş şeyler söylenmiyor.”

İstanbul Sözleşmesi hakkında konuştuğumuz bazı vatandaşlar, bir kısım medyanın ve televizyon yorumcularının söylemlerinin yansıttığı eşcinsellik olgusu nedeniyle sözleşmenin gereksiz olduğunu düşünüyor. Kadın cinayetleri ve ötekileştirme boyutunu sorduğumuz zaman ise; ”Bizim kültürümüz zaten kadına şiddete karşı.” söylemiyle sözleşmenin gereksiz olduğunu ifade ediyor.

” Kadına Şiddete Hayır! “

Sözleşme hakkında sorularımızı cevaplamayı kabul eden ve İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen vatandaşlar, kadına şiddetin polemik haline getirilmeyecek bir konu olduğunu ifade ediyor. “Benim de başıma gelebilir” endişesi taşıyan bazı kadınlar, sözleşmeye karşı çıkanlara sitem ediyor. En çok öne çıkan söylem ise “Kadına şiddete hayır!” oluyor.

İstanbul Sözleşmesi nedir?

İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi ismiyle yer alıyor.

Resmi Gazete’de 8 Mart 2012’de yayımlanan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), Avrupa Konseyi üye devletleri ile bazı ülkeler tarafından imza altına alındı. Sözleşme, onay yeter sayısına (10) ulaştığı 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi.

Sözleşme kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, kadınların her türlü şiddetten korunması, kadınlara yönelik şiddetin faillerinin kovuşturulması, yargılanması ve cezalandırılması için titizlikle hazırlanmış bir metin. Sözleşme çerçevesinde ev içi şiddet, aynı evde yaşıyor olsun ya da olmasın mevcut ya da eski eş ya da partnerler arasında yaşanan her türlü şiddet edimini içerecek şekilde anlaşılıyor. Sözleşmenin getirdiği yükümlülükler o denli önemli ki; silahlı çatışma durumlarında bile geçerliliğini koruyor ve taraf devletlerin bunu garanti altına alması gerekiyor.