Üsküdar’da kamu kurum ve kuruluşlarına HES kodu ile girilebilecek

Hes kodu

Pandemi sürecinde takip amaçlı kullanılan Hayat Eve Sığar uygulaması, 21 Eylül 2020 tarihinden itibaren Üsküdar kamu kurum ve kuruşlarında kullanılacak. Belirilen kuruluşlara HES kodu olmadan giriş yapılamayacak.

Şehirlerarası ulaşımın takibi için oluşturulan HES kodu, mevcut halinde birçok özelliği barındırıyor. Haritada görülen Covid-19 yoğunluk oranlarından ziyaret sistemine kadar uyarı bulunduran uygulama, Üsküdar ilçesinde de kullanılacak. Üsküdar Kaymakamlığı sosyal medyadan paylaşmış olduğu bir tweet ile yaptığı açıklamada; 21 Eylül 2020 tarihinden itibaren Valilik, Kaymakamlıklar, Nüfus ve Tapu Müdürlükleri’ne girişte HES kodu şartı aranacağını duyurdu.

Paylaşmış olduğu tweet ile HES kodu alma sürecini aktaran Üsküdar Kaymakamlığı, belirtilen kuruluşlarda HES kodu olmadan giriş yapılamayacağını açıkladı.

Üsküdar’da tesisler öğrenciler için çalışıyor

Üsküdar eba tv

Üsküdar Belediyesi pandemi nedeniyle yapılan uzaktan eğitim sürecinde bilgisayar gereksinimini karşılayamayan öğrencilerin ihtiyacını karşılamak için hafta sonu Üsküdar Belediyesine ait bütün tesislerinin cirosunu öğrencilere bağışlıyor.

Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen Twitter üzerinden yaptığı paylaşım ile bugün ve yarın Üsküdar Belediyesi tesislerinde ödenen yiyecek ve içeceklerin tutarlarının öğrencilere bağışlanacağını duyurdu. Üsküdar Belediyesi bu paylaşıma ek olarak tesisleri de paylaştı; Nevmekan Sahil, Nevmekan Bağlarbaşı, Tebessüm Kahvesi, Nakkaştepe Millet Bahçesi. Bu mekanlar hafta sonu boyunca Üsküdar’daki öğrencilere destek olmak amacıyla çalışacak.

Nevmekan Sahil’de bakır ve tombak ustası Kaya Kalaycı ile konuştuk

Nevmekan Sahil’de, “Madenin İhtişamı” sergisinde 70’ten fazla eserinin yer aldığı bakır ve tombak ustası Kaya Kalaycı, Osmanlı motiflerini madenle buluşturdu. Açılışını Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in yaptığı sergi, 18 Ekim’e kadar ziyaretçilerini bekliyor.

“Ben de bu işin içinde büyüdüğüm için bu işi yapmaya başladım.”

1959 doğumlu olan bakır ve tombak ustası Kaya Kalaycı, İstanbullu. Büyük dedesi ve babasının da bakır işiyle uğraştığını belirten Kalaycı, zamanla bulunduğu ortam içerisinde bu işe yöneldiğini belirtti. Saraylardaki ve kitaplardaki tombak eserlerini günümüze aktarabilmek için birebir aynısını yaptıklarını ifade ederken bu fikrin Çiğdem Simavi’ye ait olduğunu ve yabancı devlet büyüklerine hediye olarak verildiğini ifade ediyor. Şimdiki gençlerin bunları bilmediğini ve onlara da ithaf ettiklerini belirtiyor.

“Tombak, belli başlı bakır objelerin motiflerle altın amalgamla üstünün sıvanmasına verilen bir ad.”

Tombak hakkında detaylı bilgiler veren Kalaycı, aslında bunun biraz riskli olduğunu, bunun nedenini yapıştırma fiilini Osmanlı döneminde cıvayla yaptıkları için ustaların genç yaşta bundan etkilenip öldüklerini ve hatta daha sonra yasaklandığını belirtiyor.

”Benim amacım bu güzel eserleri yeni yapılan camilerimizde tarihi eser ve bazı restorasyon işlerinde kullanmak. Gelecek nesile aktarabilmek, o yüzden biz bu sergiyi açtık.”

Tombaklamanın sabır gerektiren bir iş olduğunu söyleyen Kalaycı, bu işlemi kızının yaptığını ifade ediyor. Bu işin sırrının altını ziyan etmeden yapmak olduğunu söylerken, kendisinin 10 ₺’ye mâl ederken kızının ise 5-6 ₺’ye mal ettiğini söylüyor.

Babam hiç istemedi dükkanda çalışmamı.

Alman Lisesinde okuyan Kalaycı, babasının dükkanda çalışmasını istemediğini belirtiyor. Okuldan sonra yine de dükkanlarına gittiğini ifade eden Kalaycı o zamanlarda turist yoğunluğunun fazla olduğunu belirterek turistlere satış yaptığını söylüyor. O zamandan beri bu mesleğin içinde olduğunu ve bu işi öğrendikten sonra sergi açmayı çok istediğini belirtiyor. Hayallerinin gerçekleştiğini söyleyen Kalaycı, cümlelerinde Çiğdem Simavi, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen ve danışmanı Gülsüm Hasbal İsmailoğlu’na yer vererek teşekkür ediyor.

Covid-19 sürecinde Üsküdar’daki kırtasiyecilerin durumu

Tüm dünyayı etkileyen koronavirüs pandemisi tüm hızıyla devam ediyor. Yeni eğitim yılının başlıyor olmasıyla akıllara ilk gelen kırtasiyeciler oldu. Üsküdar’daki kırtasiyecilere satış oranlarını ve bundan sonraki süreçte ne yapacaklarını sorduk.

Türkiye’de Mart ayında etkisini gösteren koronavirüs, herkesin eve kapanmasına sebep olarak birçok sektörü ekonomik zarara uğrattı. 2020-2021 yılı eğitim modelinin aşamalı yüz yüze eğitim şeklinde planlanmasının ardından akıllara kırtasiyeciler geldi. Peki kırtasiyeciler geçen seneye göre satış yapabiliyor mu? Üsküdar’daki kırtasiyecilere sorduk.

“Piyasa allak bullak oldu.”

Karantina döneminde satışlarının %80’e kadar düştüğünü ifade eden kırtasiyeciler, evlerinde kaldıklarını ve satış yapamadıklarını söylediler. Yaz aylarında zaten satışlarının etkilendiğini söylerken bu sene dip noktasını gördüklerini ve piyasının iyiye gitmediğini ifade ettiler.

“Siftahsız gün kapatıyoruz.”

Okulların belirsizliği kademeli eğitim olarak açıklanmışken, kırtasiyeciler bu durum karşısında satış yapamadıklarını dile getiriyor. Geçen senelere göre kazançları düşen kırtasiyeciler, siftah yapmadan dükkan kapattığı günler olduğunu söyledi.

Bizim şu an 30 TL’ye sattığımız ürünü markette 20 TL’ye satıyorlar. Geliş fiyatına bakıyorum; 25 TL. Ben nasıl bu fiyatlara yetişeceğim, hiç bilmiyorum.

Zarara uğrayan bazı esnaf gruplarının dükkan kapatmaya kadar gitmelerinin ardından durum kırtasiyecilerde de farklılık göstermiyor. Kimi kırtasiyeci emekli olduğunu ve bir iki sene daha yapıp köşesine çekileceğine söylerken, çoğunluk yeni mal tedarik edemediğini ve böyle giderse başka çareleri olmadığını belirtti.

Üsküdar Tekel Sahnesi “Bir Nefes Dede Korkut” oyunu ile buluşuyor

Dede Korkut Masallarının yer aldığı oyun, Gökçe Kurt Elitez’in yönetmenliğinde Üsküdar Tekel Sahnesi’nde seyircilerle buluşmaya hazırlanıyor.

Oyun yönetmeni Gökçe Kurt Elitez’in derlediği oyun, 15-17-19-22-24 ve 26 Eylül 20.00 tarihlerinde Üsküdar Tekel Sahnesi’nde seyircilerle buluşacak. 1 perdenin 1 saat 10 dakikadan oluştuğu oyun, Dede Korkut Masallarını barındırıyor. Oyunda aynı zamanda Ziya Serkan Doğan, Fuat Yıldız ve Bahri Çakır da yer alıyor.

7. Art Ordo Uluslararası Tiyatro Festivali’nde En İyi 3. Oyun ödülünü kazanan sahneye bilet bulmak pek mümkün değilken, pandemi dolasıyla şu an çok kolay bilet bulunuyor.

Bilet ve iletişim bilgileri için http://www.devtiyatro.gov.tr/DevletTiyatro/tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Üsküdar Belediyesi’nden üniversiteye hazırlanan gençlere hazırlık modülü desteği

Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, sosyal medya hesabından paylaştığı bir tweet ile, üniversiteye hazırlanan öğrencilere online üniversite hazırlık modülü hediye edeceklerini duyurdu.

Mart ayından itibaren pandemi nedeniyle eğitimin dijital devam etmesi, birçok öğrenci ve velinin aklında soru işareti yarattı. Koronavirüs’ün etkisi hala devam ederken yeni eğitim modeli, aşamalı yüzyüze eğitim şeklinde planladı. Ders yoğunluğu en fazla olan ve üniversiteye hazırlanan 12 sınıflar şu an sadece destek kurslarında eğitim görüyor.

Hilmi Türkmen, Üsküdar’da yaşayan ya da ilçede eğitim gören 12. sınıf öğrencilerine 8 farklı yayın evinden soru çözümlü, konu anlatımlı ve daha fazlası ile online eğitim seti vereceklerini duyurdu.

Başvuruların http://usgem.org/ adresinden yapılacağı hizmette iki şart aranıyor:

•Üsküdar’da ikamet ediyor veya Üsküdar’da eğitim görüyor olmak. •2020-2021 eğitim döneminde 12. sınıf öğrencisi olmak.

Haber Merkezi

Fuat Sevimay ile Üsküdar’ı konuştuk

Fuat Sevimay, sadece kaleme aldığı Kapalıçarşı, AnarŞık, Aynalı, Ara Nağme, Haydarpaşa’nın Evi gibi romanların yazarı değil, aynı zamanda usta bir çevirmen. ‘Benden/İz’ diye takdim ettiği James Joyce’la muhabbeti İrlandalı yazarı Üsküdar sokaklarında dolaştıracak kadar derin ve uzun. Biz de kendisiyle Üsküdar üzerine bir sohbet gerçekleştirdik: “Üsküdar’ın sınırı, Beşiktaş’tan bakıp Mihrimah’ı gördüğüm yerde başlar benim için.” diyor.  

Sait Faik, “Üsküdar, İstanbul’a Diyarbakır kadar uzaktır.” der. Size göre neresidir Üsküdar’ın hudutları?

Üsküdar, İstanbul’un ilçeleri içinde bir Anadolu kentinin çeşitliliğine ve sakinliğine en çok yaklaşan yerlerden birisidir. Sait Faik’in kastettiği belki de buydu. Beyoğlu’nun Fatih’in keşmekeşinden sonra bambaşka bir yer hissi. Bugün hâlen böyle mi? Sanmıyorum. Artık keşmekeş de sükunet de çok daha fazlasıyla iç içe. O nedenle Üsküdar’ın sınırı, Beşiktaş’tan bakıp Mihrimah’ı gördüğüm yerde başlar benim için.  

“Erenköy’de yaşarken Kadıköylüymüşüm. Üsküdar’da yaşamaya başladığımdan beri kendimi İstanbullu hissediyorum.”

Ne zamandan beri Üsküdar’ı yaşıyorsunuz?

Kastettiğimiz ikamet ise, beş yıldır Üsküdar’da oturuyorum. Ama daha önce de Erenköy’de yaşadığım için yolum hep Üsküdar’a düşerdi. Bu arada dostlar arasında çokça dile getirdiğim bir şeyi burada da tekrarlamak isterim. Erenköy’de yaşarken Kadıköylüymüşüm. Her nereye gidersem gideyim. Üsküdar’da yaşamaya başladığımdan beri ise kendimi daha çok İstanbullu hissediyorum. 

Bu şehirde, kendinizi en mutlu hissettiğiniz beş yer sayar mısınız?

İlk sıraya kesinlikle Kuzguncuk’u koymam gerekir. Sahilde küçücük bir park vardır. İsmet Baba’nın önündeki değil, köprüye doğru biraz daha ilerlediğimizde el kadar bir park var. Orada oturup Boğazın sularına dalarak düşünmek en sevdiğim şeylerden birisidir. Bu arada, bahsettiğim parkta kırık dökük üç beş bank vardı. Onları kaldırdılar. Her kim kaldırdıysa esefle kınıyorum. Sonra Valide Camii’nin arka sokaklarını, Uncular’ı çok severim. Fethi Paşa’da yürüyüş yapmaya bayılırım. Musahipzâde’de oyun seyretmek harikadır benim için. Ve son olarak Validebağ korusunu çok seviyorum. Kentin göbeğinde kentten bu kadar uzak hissedebilmek büyük keyif bence. 

Huzur’un Nuran’ı Üsküdar’ın vücut bulmuş halidir.”

Malum İstanbul değişiyor büyük bir hızla Üsküdar da soluyor bu keşmekeşte. İçinizi acıtan yer neresidir, hayallerinize veda ettiğiniz?

Çocukluğumda sık sık Çamlıca’ya pikniğe gelirdik. Hatta yaz mevsimine denk gelen Ramazanlarda babam, bizi iftar için yine Çamlıca’ya getirirdi ki biraz soluk alalım. Çamlıca halkın soluk aldığı yerdi, halkındı. Bugün Çamlıca insanlardan koparılmış gibi. Bu beni çok üzüyor. Bir de Selimiye’den bakınca, Sultanahmet ve Ayasofya siluetinin ardında, Zeytinburnu’ndaki çirkin mi çirkin gökdelenleri görmek beni kahrediyor. Bize göre karşı yakadan bakınca da Emaar, Akasya vesair kuleler görülüyordur herhalde. Daha ne kadar yukarı gideceğiz? Babil gibi tepemize bir şeylerin yıkılmasını mı bekliyoruz nedir? Bu daha yüksek, daha çok, daha fazla hırsını bir yana bıraksak da hepimiz soluk alsak biraz. 

Yaşadığınız şehri en güzel tasvir eden şair ve yazar/lar kimlerdir?

Şiir deyince Ahmet Haşim’in aşılamadığını düşünürüm. İstanbul’u Orhan Pamuk’un çok iyi ele aldığı aşikardır. Ama o biraz, bize göre karşının yazarı gibidir. Üsküdar söz konusu olduğunda Ahmet Hamdi’ye, Huzur’a bakmak gerek. Nuran, Üsküdar’ın vücut bulmuş halidir. Bir de Kemal Tahir’in Esir Şehir’deki Bağlarbaşı’sını çok severim. Gerçekten bağlarla çevrili olduğu zamanlar canlanır gözümde.

Üsküdar’ı benzettiğiniz şehir var mı, neden?

Belki biraz Budapeşte’nin Buda tarafı. Peşte’ye göre daha sakin olması, nehrin diğer yakasını kaplaması gibi nedenlerle. Ama yine de Üsküdar daha güzel.

“Joyce da bizler gibi Üsküdar’ı çok seviyor”

James Joyce’a Üsküdar’da nereleri gezdirirdiniz?

Bilenler vardır, İrlandalı yazar Joyce’un mezarından kalkıp günümüz İstanbul’una geldiği bir roman yazdım. Çevirmeniyle birlikte de İstanbul’un altını üstüne getiriyorlar. Romanın birkaç bölümü de Üsküdar sokaklarında geçiyor. Önce Çinili Hamamda yıkanıp, Cumapazarı’nın arka sokaklarından Bülbülderesi mezarlığına kadar geliyorlar. Bir başka bölümde Joyce, Boğaz vapuruyla Kuzguncuk’a gelip, Nail Kitabevinden Bostan Cafe’ye, Perihan Abla Sokağından İsmet Baba’ya kadar Kuzguncuk sokaklarını arşınlıyor. Sonra Üsküdar meydanında, gideceği yolu şaşırıp, belki de bugün artık yerinde olmayan Rufai Tekkesinden gelen hayali seslere kulak vererek, kendisini Zeynep Kamil yokuşuna vuruyor ve geceyi, hastane bahçesindeki bir banka kıvrılarak, Kamil Paşa ile sohbet ederek geçiriyor. Şu kadarını söyleyebilirim; Joyce da bizler gibi Üsküdar’ı çok seviyor. 

Üsküdar’dan izler taşıyan şair ve yazarlar

Geçmişte ve bugün hala birçok önemli ismin yaşadığı Üsküdar, İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden. Yüzyıllardır benzersiz tarihi, kültürü ve coğrafyasıyla İstanbul’un ilham verici yerleri arasında. Zaman içinde birçok şair ve yazar Üsküdar’da doğmuş ya da Üsküdar’da yaşamış; en güzel eserlerini burada vermişlerdir. Şairler ve yazarlar, Üsküdar’ı; Beylerbeyi, Çamlıca, Salacak ve Kuzguncuk gibi semtlerini İstanbul’un en unutulmaz yerlerinden yapmışlardır. Üsküdar’ı tadan ve yaşayan edebiyatçıları siz değerli okuyucularımız için derledik. Bu dosya haberde adı geçen edebiyatçıların hem yaşamlarındaki önemli olayları ve Üsküdar ile kurdukları bağ(lar)ı hem de onların Üsküdar ile ilgili kaleme aldıkları eserleri bir arada göreceksiniz. Keyifli okumalar…

1-Halide Edip ADIVAR(1884-1964)

Selânikli Mehmed Edip Bey’in kızı olan Halide Edip Adıvar, Beşiktaş’ta dünyaya geldi. Küçük yaşta annesini kaybettiği için çocukluğu anneannesinin yanında geçti. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde okurken Feylesof Rızâ Tevfik, Riyaziyeci Salih Zeki ve Şükrü Efendi gibi dönemin tanınmış isimlerinden de dersler aldı. Koleji bitirdikten sonra matematik hocası Riyaziyeci Salih Zeki ile 1901 yılında evlendi. 

II. Meşrutiyet’in ilânından sonra çeşitli kadın dergilerinde yazıları yayımlandı. 31 Mart Olayı üzerine çocuklarıyla birlikte Mısır’a gitti, oradan da İngiltere’ye geçti. Daha sonra İstanbul’a döndü ve Dârülmuallimât’ta pedagoji dersleri vermeye başladı. 1911’de eşinden ayrıldı. Aynı yıl kadınların da toplum hayatına doğrudan doğruya katılmaları amacıyla Teâlî-i Nisvan Cemiyeti’ni kurdu. Eğitim çalışmalarına I. Dünya Savaşı yıllarında bir süre Suriye’de devam etti.

1917 yılında Dr. Adnan Adıvar ile evlendi. 1918 yılında Batı Edebiyatı dersleri vermek üzere Dârülfünun Edebiyat Fakültesi’ne atandı. İzmir’in işgali üzerine İstanbul’da Fatih, Üsküdar ve Sultanahmet’te düzenlenen protesto mitinglerine konuşmacı olarak katıldı. Özellikle Sultanahmet Mitingi’nde yaptığı konuşmayla adı çokça duyuldu. İstanbul’un işgali üzerine eşiyle birlikte Anadolu’ya geçerek fiilen Millî Mücadele’ye katıldı. 

Cumhuriyet’ten sonra, kurucuları arasında eşi Adnan Bey’in de bulunduğu Terakkîperver Cumhuriyet Fırkası’nın kısa bir süre sonra kapatılması ve bazı konularda Mustafa Kemal’le fikir ayrılığına düşmesi üzerine, 1925 yılında eşiyle birlikte Türkiye’den ayrıldı. Yurt dışında İngiltere, Fransa, Amerika ve Hindistan’da çeşitli konferanslar ve bazı üniversitelerde dersler verdi. Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’ye döndü. Profesör unvanı verilerek İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kurmakla görevlendirildi. Bu görevini 1950’ye kadar sürdürdü. 1950-1954 yılları arasında İzmir milletvekili olarak parlamentoda görev yaptı. 9 Ocak 1964’te vefat etti. Mezarı, Zeytinburnu’ndaki Merkezefendi Mezarlığı’ndadır.

Gençlik yıllarını ve evlilik yıllarının bir kısmını Üsküdar’da Sultantepesi’nde geçiren Halide Edip, özellikle Mor Salkımlı Ev ve Sinekli Bakkal eserlerinde semtin doğal güzellikleriyle birlikte insani ilişkileri, Hıdırellez şenliklerini, bayram geleneklerini, renkli eğlence hayatını bütün ayrıntılarıyla anlatmıştır. Ayrıca, Halide Edip, Sultanahmet Mitingi’ndeki konuşmasından dolayı İngilizler tarafından aranırken, birkaç gün eşiyle birlikte Üsküdar Sultantepesi’ndeki Özbekler Dergâhı’nda saklanmış ve dergâhtakilerin yardımıyla buradan gizlice çıkarak Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya gitmiştir.

Halide Edip’in başlıca eserleri şunlardır: Yeni Turan (1913), Handan (1915), Mev’ud Hüküm (1917), Ateşten Gömlek (1922), İzmir’den Bursa’ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmed Âsım ile, 1922), Vurun Kahpeye (1926), Tatarcık (1939), Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri (1955), Âkile Hanım Sokağı (1958), Mor Salkımlı Ev (1958), Türk’ün Ateşle İmtihanı (1962), Kubbede Kalan Hoş Sadâ (1974).

Üsküdar’da Oturduğumuz Eve Dair

“Birincisi Selimiye’de İbrahim Paşa konağının ya selâmlık yahut da harem tarafıdır. Arkası Karacaahmet mezarlığı ile karşı karşıya, yüzü ve yanı İstanbul’un gökte yükselen binlerce minaresine bakar. Yarısında sahipleri oturur, fakat bizim taraf da Beşiktaş’taki evimiz kadar büyük. Yanında ve arkasında, bilhassa gül ağaçları bol, bakımsız fakat geniş bir bahçesi vardır. Mahallesi zamanla kararmış, yıkılmaya yüz tutmuş kocaman ahşap konaklar ve evlerle dolu idi. Anlaşılan sahipleri vaktiyle sadrazam, nâzır herhalde daha çok eski devrin ekâbiri imişler.”

(Halide Edip Adıvar, Mor Salkımlı Ev’den)

2-Münevver AYAŞLI(1906-1999)

Münevver Ayaşlı, 1906 yılında Selânik’te dünyaya geldi. Osmanlı ordusunda subay olan babasının görevi dolayısıyla küçük yaşta birçok yer gördü. Alman mektebinde okuduktan sonra bir süre Paris’te College de France ile Şark Dilleri Mektebi’ne devam etti. Burada Fransızca ile birlikte Arapça ve Farsça öğrendi. Ayrıca Paris’te tanınmış şarkiyatçı Louis Massignon ile Henri Masse’in İslâm üzerine olan derslerini takip etti. Daha sonra Tanzimat devrinin ünlü devlet insanlarından Viyana büyükelçisi iken intihar eden Sadullah Paşa’nın oğlu Nusret Sadullah Ayaşlı ile evlendi. Evliliğinden sonra hayatının büyük bir kısmını Çengelköy’deki Sadullah Paşa Yalısı ile daha sonra Beylerbeyi’ndeki başka bir yalıda geçti. Sarayda yetişmiş olmanın yanı sıra eğitimini Avrupa’da almış olması dolayısıyla, her iki kültür ve hayat tarzından haberdar olmanın kazandırdığı birikimi özellikle anı türündeki eserleriyle romanlarında sık sık kullandığı rahatlıkla görülmektedir.

1960 ve 1970 yılları arasında Yeni İstanbul, Sabah ve Yeni Asya gazetelerinde politik yazılar da yazmış olan yazarın Çengelköy’deki yalısı 1970’li yıllardan sonra önemli düşünürlerin ve edebiyatçıların gelip gittiği ve çeşitli kültür sanat sohbetlerinin yapıldığı önemli bir yer olmuştur. 20 Ağustos 1999 tarihinde hayata veda eden Ayaşlı’nın mezarı Rumelihisarı’ndaki Âşiyan Mezarlığı’ndadır.

1968’te Pertev Bey’in Üç Kızı, 1969’da Pertev Bey’in İki Kızı ve 1969’da Pertev Bey’in Torunları adlarıyla üç roman kaleme almıştır. Yaşamı boyunca bir kısmı doğrudan İstanbul’la, bir kısmı yakından tanıdığı önemli kişilerle ilgili hâtıra türünde 19. Asır, Teşrîn-i sâni ve Ötesi, Kıbrıs ve Fetvası, İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim, Dersaadet, Edeb Yâ Hû, Avrupaî Osmânî ve Rumeli ve Muhteşem İstanbul, Geniş Ufuklara ve Yabancı İklimlere Doğru I, Geniş Ufuklara ve Yabancı İklimlere Doğru II kitaplarını yayımlamıştır.

3-Samiha AYVERDİ(1905-1993)

İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya gelen Samiha Ayverdi’nin babası Miralay İsmail Hakkı Bey, annesi Mediha Hanım’dır. Mahalle mektebinde başladığı eğitim hayatına Süleymaniye İnas Numune Mektebi’nde devam etti. Bu okuldan sonraki eğitimi özeldir. 1921 yılından itibaren Fransızca ve keman dersleri alan yazar, İbrahim Efendi Konağı adlı anı-romanı başta olmak üzere bazı eserlerinde çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatmıştır. 

Yazı hayatına 1938 yılında Aşk Budur romanıyla adım attı ve 1945 yılına kadar romanlar ve hikâyeler yayımladı. Bu tarihten sonra Büyük Doğu, Türk Yurdu, Resimli İstanbul Haftası, Anıt, Havadis, Türk Kadını, Tercüman, Türk Edebiyatı gibi gazete ve dergilerde makale ve deneme türünde yazılar yazdı. Edebi hayatına tarihi ve sosyal içerikli biyografi, hatıra, mektup, makalelerle devam etti. Eserlerinin çoğunda tasavvufa, açık ya da simgesel ifadelerle göndermelerde bulundu. 1972 yılında yayın hayatına başlayan Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın neredeyse her sayısında yazısı vardır. 22 Mart 1993 tarihinde Fatih’teki evinde vefat eden Ayverdi, Merkezefendi Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Doğaya karşı duyarlı biri olan Ayverdi, Fatih’te, İtfaiye’den Edirnekapı’ya kadar devam eden Fevzipaşa Caddesi’nin orta kaldırımının, yine aynı semtteki Koyunbaba Parkı’nın ağaçlandırılmasını sağlamış ve daha sonra da burada yaşayan insanlarla birlikte içinde ağaçların bakımını üstlenmiştir.

İstanbul, onun eserlerinin ana mekânı olmuştur. Çocukluğu kışları Şehzadebaşı’nda yazları Çamlıca’da geçen yazar, anılarında yer yer, Tahran Sefiri Nasuhi Bey’e komşu olan Çamlıca’daki evlerinden, Nasuhi Bey’in kardeşi şair Abdülhak Hamit’in Lüsyen Hanımla beraber Çamlıca’ya gelişlerinden söz açmıştır. Kitaplarından birine Küplüce’deki Köşk adını vermiştir. İstanbul üzerine olan eserlerinde Çamlıca başta olmak üzere Üsküdar’ın bazı semtlerine bağımsız başlıklar altında yer vermiştir.

4-Yahya Kemal BEYATLI(1884-1958)

2 Aralık 1884 tarihinde Üsküp’te doğan Yahya Kemal Beyatlı’nın babası Nişli İbrahim Naci Bey, annesi Leskofçalı İsmail Paşazâde Dilaver Bey’in kızı Nakiye Hanım’dır. Hem anne hem de baba tarafından soyu Şehsüvar Paşa’ya dayanır. Şair, soyadı kanunundan sonra “Şehsüvar”a karşılık olmak üzere “Beyatlı” soyadını aldı.

1889 ve 1892 yılları arasında gittiği mahalle mektebinin ardından, 1895 yılında Mekteb-i Edeb’i bitirdi ve Üsküp ve Selanik idâdîlerine devam etti. Hastalık ve aile sorunları nedeniyle düzensizlikler yaşadığı eğitim hayatını sürdürmesi için 1902 yılında İstanbul’a gönderildi. 1903 yılının Temmuz ayında Jöntürkler’e katılarak Paris’e gitti. Fransızca öğrenmek üzere girdiği Meaux Koleji’nin ardından École Libre des Sciences Politiques’te okudu. Üniversite dersleri yanında Doğu Dilleri Okulu’na (École des Langnes Oriantales) gitti. Arapça ve Farsça öğrendi. Albert Sorel’in derslerine ve sohbetlerine katıldı. Dokuz yıl kaldığı Paris’ten, bir diploma sahibi olamadan dönse de zengin bir sanat, tarih ve kültür birikimiyle İstanbul’a döndü.

Bazı okullardaki hocalığının ardından 1915 ve 1924 arasında Dârülfünûn Edebiyat Şubesi’nde uygarlık tarihi, Batı ve Türk edebiyatı dersleri verdi. Birinci Lozan barış görüşmelerindeki heyette danışman olarak yer aldı. Urfa Milletvekili olarak 1923 yılında Meclis’e girdi. 1926 ve 1931 yılları arasında Varşova, Madrid ve Lizbon’da elçilik yaptı. 1934 yılında tekrardan vekil oldu ve 1943 yılına kadar vekilliğe devam etti. 1943 yılından 1946 yılına kadar ara verdiği Meclis’e üçüncü kez girdikten bir sene sonra 1947 yılında Pakistan Büyükelçiliğine getirildi. 1 Kasım 1958 tarihinde ise yaşama veda etti. Mezarı, Rumeli Hisarı’ndaki Aşiyan Mezarlığı’ndadır.

Paris öncesi dönemde yazdığı şiirlerinde Servet-i Fünun etkisi vardır. Paris’ten sonra, klasik dönemin etkisi olan şiirleri Yeni Mecmua’da yayımlandı. Bu dönemdeki şiirleri, daha sonra Eski Şiirin Rüzgârıyla adı altında toplandı. Peyâm-ı Edebî, İleri, Tevhîd-i Efkâr gibi yayın organlarında yazıları çıktı. Millî Mücadele’yi destekleyen eserleri, 1966 yılında Eğil Dağlar başlığıyla kitaplaştırıldı. Dârülfünûn’daki öğrencileriyle Dergâh dergisini çıkardı. 1921’de “Ses” ve 1925’te “Açık Deniz” gibi, yeni tarzda, estetik algısının yetkin örnekleri arasında yer alan şiirlerini yayımladı. 1939’a kadar daha çok şiir türünde eser ortaya koyan Beyatlı, bu tarihten sonra daha çok yayıncılık atılımları yaptı. Hatıralarını da kapsayan eserleri ölümünden sonra kitaplaştırıldı. Yeni tarzda şiirleri 1961 yılında Kendi Gök Kubbemiz başlığı altında toplandı.

İstanbul ile iç içe geçmiş bir şiir dünyasına sahip olan şair için Üsküdar’ın ayrı bir önemi vardır. “Ziyaret” ve “Atikvalde’den İnen Sokakta” şiirlerinde Üsküdar’dan bahsetmektedir. “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar”, “Hayal Şehir”, “Üsküdar’ın Dost Işıkları” şiirlerinde yine Üsküdar’a yer vermiştir. “Her saat istirahat ve hayatın keyfi duyulur” dediği Çamlıca tepesinden ise “Eski Mûsıkîsi”, “Karnaval ve Dönüş”, “İstanbul’un O Yerleri” şiirlerinde söz eder: “Baharda bir gece tanburu dinle Çamlıca’da” der. “Bir Tepeden” veya “Bir Başka Tepeden” şiirlerindeki tepelerden biri Çamlıca’dır. “Üç Tepe” başlıklı yazısında Çamlıca’dan, Tanzimat kuşağının dünyaya baktığı tepe olarak söz eder. 

Üsküdar’ın Dost Işıkları

“Ötmekte fecre karşı horozlar birer birer;

Geçtikçe her dakîka belirmektedir seher.

Bilmem kaçıncı fecri vatan toprağında biz,

Görmekle şimdi bir yaşatan vecd içindeyiz.

Etrâfı okşuyor mayısın tâze rüzgârı:

Karşımda köhne Üsküdar’ın dost ışıkları.”

(Yahya Kemal Beyatlı)

5-Sevim BURAK(1931-1983)

Sevim Burak, 29 Haziran 1931 tarihinde Ortaköy’de doğdu. Kaptan olan babası Mehmet Seyfullah Burak, geçmişinde çok sayıda kaptan paşaların olduğu bir aileden gelmektedir. Annesi Anne-Maria Mandil, 1910’lu yıllarda, Bulgaristan veya Romanya’dan İstanbul’a sürüklenerek Kuzguncuk’a yerleşmiş bir Yahudi ailenin çocuğudur. Maria, daha sonra Müslüman olup adını Aysel Kudret’e çevirmiştir. Sevim Burak, Nakkaştepe’deki 45. İlkokul’u, Tünel’deki Alman Lisesi’nin orta kısmını bitirdikten sonra eğitimini sürdürmedi. Profesyonel mankenlik, terzilik ve kitabevlerinde tezgâhtarlık gibi işlerde çalıştı. Kısa bir süre, sipariş üzerine elbise diktiği bir butik açtı. On sekiz yaşında keman sanatçısı Orhan Borar ile ve daha sonra otuz yaşında ressam Ömer Uluç’la evlendi. İkinci eşiyle bir süre Nijerya’da yaşadı. Kalp ameliyatı için yattığı Haseki Hastahanesi’nde ameliyata giremeden 31 Aralık 1983 tarihinde yaşamını yitirdi. Nakkaştepe Mezarlığı’nda toprağa verildi.

İlk hikâyesi 1951 yılında Yeni İstanbul gazetesinde yayımlandı. Sonraki yıllarda hikâyeleriyle Ulus ve Milliyet gazeteleriyle Yenilik ve Türk Dili dergilerinde okurlarıyla buluştu. 1965’te Yanık Saraylar adlı hikâye kitabı ilgiyle karşılandı. Diğer eserleri arasında 1982 tarihli Afrika Dansı ve 1985 tarihli Sahibinin Sesi bulunmaktadır.

Hayatının önemli bir bölümü Kuzguncuk’ta geçti. Hikâyelerinde 1930’ların İstanbul’u, özellikle de Üsküdar, Bağlarbaşı, Kısıklı, Kuzguncuk gibi semtler; buralardaki Türk, Ermeni, Yahudi toplumlarının iç içe yaşayışları vardır. Katıldığı bir mankenlik yarışmasında tanıştığı jüri üyesi Peyami Safa’yla aralarında başlayan duygusal yakınlık, Peyami Safa’yı da peşinden Kuzguncuk’a kadar getirmiştir. Ölümünden sonra, Kuzguncuk’ta yaşadığı eve “Sevim Burak 1931-1975 Yılları Arasında Bu Evde Yaşamıştır” levhası vardır.

6-Mehmet Akif ERSOY(1873-1936)

1873 yılında Fatih’te Sarıgüzel semtinde doğdu. Babası Fatih Medresesi müderrislerinden İpekli Tahir Efendi’dir. Annesi Emine Şerife Hanım aslen Buharalı olup Tokat’a yerleşmiş bir ailedendir. 1885 yılında Fatih Merkez Rüştiyesi ve Mülkiye Mektebi’nin İdâdî kısmından mezun oldu. Mülkiye’de başladığı yüksek öğrenimini babasının ölümü üzerine Halkalı Baytar Mektebi’nde sürdürdü ve 1893 yılında bu okulu birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti’nde baytar müfettiş yardımcılığıyla başladığı memuriyeti sırasında Edirne’de bulundu, Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinde dolaştı, Şam’a kadar gitti. Dârülfünun ve Dârülhilâfetilâliyye Medresesi gibi okullarda hocalıkları oldu. 

II. Meşrutiyet’ten sonra yayımlanmaya başlanan Sırât-ı Müstakim dergisinin yayın ekibi içinde yer aldı. Daha sonra adı Sebîlürreşad olan dergi Akif ’in yönetiminde ve başyazarlığında bulundu. Şiirlerini bu dergide yayımlamayan şair, 1911’den itibaren de şiirlerini Safahat adıyla kitaplaştırmaya başladı. 1914-1915 yıllarında Mısır ve Medine’de sonra Teşkilât-ı Mahsûsa’nın verdiği görevle önce Berlin’de, ardından da Arabistan’ın Necid bölgesinde yaşadı. Millî Mücadele’ye fiilen katılma kararıyla 1920 başında Balıkesir’e geldi ve halkı işgallere direnmeye çağırdı. İstanbul’a döndükten sonra, Heyet-i Temsiliye’den gelen davet üzerine Nisan 1920’de Ankara’ya gitti. 5 Haziran 1920’de Burdur vekili olarak Meclis’e girdi. Bu dönemde bir yandan da yayıncılık hayatına devam eden Akif, İstiklâl Marşı’nı yazdı. Şiir 12 Mart 1921’de Meclis’te millî marş olarak kabul edildi. 

1923 yılının Ekim ayında Mısır’a gitti. İlk iki yıl yazları İstanbul’a döndüyse de 1925 yılı sonundan itibaren Mısır’da sürekli kalmaya başladı. Kahire’de elCâmiatü’l-Mısriyye’nin Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. 1935’te yakalandığı hastalıktan sonra 17 Haziran 1936 tarihinde İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936’da da Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda vefat eden şairin mezarı, Edirnekapı Mezarlığı’ndadır.

Şair, 1905 öncesi, Hicrî Efendi’nin derslerine katılmak için, Üsküdar’daki Harmanlık kahvesine gelmesi Üsküdar’ı tanımasına vesile olmuştur. 1908’deki Fatih yangınından sonra Beylerbeyi’ne taşınmış, 1912 yılına kadar burada oturmuştur. Savaş şartları içinde, kiradan ödememek için tekrar Fatih’teki evine dönmüş olsa da bu yıllar içinde yazları ve tatillerini geçirmeyi tercih ettiği iki yerden biri Beylerbeyi olmuştur. 1918 yılındaki büyük Fatih yangınında evleri yanınca Çengelköy’e yerleşti. Şairi Üsküdar yakasına çeken sebeplerin başında Ferid Kam gibi birçok dostunun orada yaşıyor olmasıydı. Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi de gidip geldiği yerlerdendi. Milli Mücadele döneminde Ankara’da yaşayan şair, 1924’te ikinci mecliste aday gösterilmeyince Çengelköy’e dönmüştür. Mısır’a gitmeden önce de İhsaniye’ye taşınmıştır. İhsaniye’de otururken Çiçekçi Kahvehanesi’ne gittiği bilinmektedir. “En büyük huzur ve zevki Karacaahmet mezarlıkları arasında buluyorum” sözü de şaire aittir.

7-Necip Fazıl KISAKÜREK(1905-1983)

Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1905 tarihinde Çemberlitaş’ta, büyükbabası Mehmed Hilmi Efendi’nin konağında doğdu. Asıl adı Ahmet Necip’tir. Mekteb-i Hukuk mezunu Abdülbaki Fazıl Bey’le Mediha Hanım’ın oğludur. Gedikpaşa’da bir Fransız okulunda başlayan eğitim hayatına Büyükdere ve Vaniköy’de devam etti. Heybeliada Numune Mektebi’ni bitirdikten sonra Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi. Son sınıftayken okuldan ayrıldı. Çeşitli aile sorunları nedeniyle çocukluk dönemi zorlu geçen Necip Fazıl, anne ve babası ayrıldıktan sonra gittiği Erzurum’dan, İstanbul’a babasının ölümü üzerine döndü. 1921’de Dârülfünun Felsefe Şubesi’ne kaydoldu. Burada öğrenciyken kazandığı felsefe bursuyla Paris’e gitti. İçine girdiği hayat koşulları nedeniyle düzenli bir öğrenciliği olmadı.

Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul dahil olmak üzere farklı şehirlerde bankalarda memuriyet ve müfettişlik yaptı. Ankara Devlet Konservatuarı, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi ve Robert Kolej’i gibi eğitim kurumlarında dersler verdi. 1934 yılında tanıdığı Nakşibendî Şeyhi Abdülhakim Arvasî’nden çok etkilendi. 1936’da memuriyeti sebebiyle bulunduğu Ankara’da Ağaç dergisini çıkardı. 1942’de memuriyeti bırakarak çıkarmaya başladığı Büyük Doğu dergisinde ve bazı günlük gazetelerde sürdürdüğü yazarlık zaman içinde asıl işi oldu. 1950’de Büyük Doğu Cemiyeti adıyla İslami temelli siyasî bir dernek kurdu. Yazıları ve siyasî faaliyetleri dolayısıyla 1943’ten başlayarak 1961’e kadar farklı zaman aralıklarında hapse girip çıktı. 25 Mayıs 1983’te Erenköy’deki evinde hayatını kaybetti. Mezarı, Eyüp Mezarlığı’ndadır.

Bilinen ilk şiiri 1 Temmuz 1923 tarihinde Yeni Mecmua’da yayımlanmıştır. 1928 tarihli Kaldırımlar kitabına adını veren uzun şiiri yayımlanınca bir süre “kaldırımlar şairi” olarak tanındı. 1933’te Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil kitabını çıkardı. 1939’a kadar Yeni Mecmua, Millî Mecmua, Anadolu, Hayat ve Varlık dergileriyle Cumhuriyet gazetesinde şiir ve hikâyeleri yayınlandı. 1938’de yayımlanan ve başyapıtlarından biri olan Bir Adam Yaratmak, Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelendi. 

Necip Fazıl’ın Üsküdar’la ilişkisi, anne taraftan ailesinin yaşadığı, Beylerbeyi ile Çengelköy arasındaki yalı dolayısıyladır. Erenköy’e taşındığı 1940’lı yıllara kadar uzun süre Çengelköy’de oturmuştur. Önce bir gazetede yayımlayıp sonra kitaplaştırdığı 1940 tarihli Çerçeve’deki yazılarının bazılarında (“Suda Yüzen Laterna”, “Grafik”, “Pijama”, “Boğaziçi’nin Pazarolası”, “Kalemin Kudreti”) Beylerbeyi’nden ve buradaki günlük yaşamdan kesitler sunmaktadır. “Canım İstanbul” şiirinin sekiz dizelik bir kıtası Boğaz, Çamlıca ve Üsküdar’a ayrılmıştır. “Karacaahmet” başlıklı bağımsız bir şiiri de bulunmaktadır. 

Canım İstanbul

“Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,

Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…

Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?

Cumbalı odalarda inletir “Kâtibim”i…”

(Necip Fazıl Kısakürek)

8-Ahmet Hamdi TANPINAR(1901-1962)

Ahmet Hamdi Tanpınar, 19 Haziran 1901 tarihinde İstanbul Şehzadebaşı’nda doğdu. Kadı Hüseyin Fikri Efendi ile Trabzonlu deniz yüzbaşısı Ahmed Bey’in kızı Nesime Bahriye Hanım’ın oğludur. Babasının görevleri dolayısıyla çocukluğu ve öğrenim yılları farklı yerlerde ve okullarda geçti. İstanbul’da Ravza-i Maârif mektebinde, Sinop ve Siirt rüştiyelerinde, Siirt’te bir Fransız misyoner mektebinde, Kerkük ve Vefa idâdîlerinde okuduktan sonra Antalya Lisesi’nden mezun oldu. 1918’de yüksek öğrenim için gittiği İstanbul’da önce Baytar Mektebi’ne girdi ancak ertesi yıl Edebiyat Fakültesi’ne Türk Edebiyatı öğrencisi olarak kaydını yaptırdı. Bölümde ders veren Yahya Kemal’in öğrencisi, sonra da çevresinden ayrılmayan yakınları arasına girdi.

Mustafa Nihat’ın çıkardığı, Yahya Kemal ve Ahmed Haşim gibi önemli isimlerin yazdığı Dergâh dergisinde ilk şiirleri çıktı. Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra birçok farklı şehirde ve okulda estetik ve mitoloji dersleri verdi. 1939’da Edebiyat Fakültesi’nde yeni kurulan Tanzimat Edebiyatı kürsüsüne profesör olarak atandı. 1943 ve 1946 yılları arasında Maraş vekili olarak TBMM’de görev yaptı. Bu dönemden sonra bir süre orta öğretim müfettişliği ve daha önce de görev yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yaptı. 1949 yılının Aralık ayında ise Edebiyat Fakültesi’ne döndü. 24 Ocak 1962’de geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Mezarı AşiyanMezarlığı’nda, Yahya Kemal’in mezarının yanındadır.

Tevfik Fikret ve Nâmık Kemal antoloji, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Yahya Kemal, Beş Şehir deneme, Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Yaz Yağmuru hikâye, Sahnenin Dışındakiler, Mahur Beste, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanlarını yayımladı. Şiirleri Şiirler adıyla çıktı. Ölümünden sonra ise Edebiyat Üzerine Makaleler’i, Yaşadığım Gibi denemeleri, Aydaki Kadın romanı, Mektuplar’ı ve Günlükler’i yayımlandı.

Üsküdar’la ilgili izlenimlerini denemelerinde, romanında ve şiirinde dile getirmiştir. Huzur romanında kahramanlar Mümtaz ve Nuran aşklarını İstanbul’u ve Boğaz köylerini gezerek yaşarlar. Üst üste birkaç gün gezdikleri Üsküdar’ı anlatırken “Üsküdar bir hazine idi. Bir türlü bitmiyordu” der. Beş Şehir’de, Üsküdar’a daha geniş yer ayıran Tanpınar, Valide-i Cedid Camii etrafında, içinde ve türbesinde geçirdiği bir akşam saatini uzun uzun betimler. 

İstanbul

“Üsküdar’da, güzelliğini Yahya Kemal’den tanıdığımız Eski Valde Camii Sinan’ın son eserlerindendir. Yahut hiç olmazsa plan ve ilk inşaat onundur. Bu cami ve etrafı, hayrata yapılan ve manzarayı bir tarafından kapayan ilavelere rağmen hâlâ Türk İstanbul’un en güzel köşelerinden biridir. Bu camide semt ile çok iyi anlaşan bir kendi içine çekiliş vardır. Cami, İkinci Selim’in çok sevdiği karısına bir hediyesidir. Fakat saltanat âdâbı karısının adını söylemeye mâni olduğu için, ondan “Ferzand-i haddarât ilâ-âhirihî dâmet ismetühâ cânibinden Üsküdar’da binâ olunacak” diye bahseder. Bu hicabı beğenmemek kabil değil. İkinci Selim, “kıdvetü’l-emâcid ve’lekârim Sinan zîde mecduhû” diye onu över. Bâki, Sokulu, Sinan, Piyale Paşa, Kılıç Ali Paşa, Hüsrev Paşa: İşte bu fâni dünyada babasından İkinci Selim’e kalan miraslar.”

(Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’den)

9-Vala NUREDDİN(1901-1967)

Vala Nureddin(Vâ-Nû), 1901 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Selanik valisi Nurettin Bey’dir. Vâ-Nû, 1917 yılında Galatasaray Lisesi’nin orta kısmını bitirdi. Nazım Hikmet ile ilk defa bu okulun hazırlık sınıfında tanıştı. Daha sonra eğitimine Viyana Ticaret Akademisi’nde devam etti. Millî Mücadele’de 1921 yılında Nâzım Hikmet’le beraber Ankara’ya geçti. Bolu Lisesi’nde Fransızca öğretmenliğinin ardından yine Nâzım Hikmet’le Batum üzerinden Moskova’ya gitti. Doğu Emekçileri Komünist Üniversite’sinde okudu. 1926 yılında Anadolu’ya döndükten sonra Akşam başta olmak üzere çeşitli gazetelerde yazı ve röportajları yayımlandı. Gazeteciliği yaşamını yitirene kadar sürdürdü. Mezarı, Edirnekapı’dadır.

Edebiyat hayatına şiirle başladı, senaryo ve romanlar yazdı, çeviriler yaptı. Telif ve çeviri olarak kırk kadar kitap yayımladı. Ankara Radyosu’nda da otuz kadar eseri temsil edildi. Hatıralarını 1965 tarihli Bu Dünyadan Nazım Geçti kitabında topladı. Eşi Nihal Karamağralı (Müzehher Vânû) ile 1966 yılında Korkusuz Murat adlı çocuk romanını yazdı. Vâ-Nû ve Müzehher Vânû, 40’lı yıllardan 50’lerin sonuna kadar Üsküdar Salacak’taki evlerinde oturdular. Bu eve Refik Halit Karay, Nâzım Hikmet, Çetin Altan gibi edebiyatçılar da yıllar içinde konuk oldular.

“Bir Üsküdar balkonundan guruba karşı demlenir gibi

bu akşam üstün Berlin’de tramvay durağında

tadına çıkara çıkara, yudum yudum 

kederleniyorum.”

(Va-Nu, Bu Dünyadan Nazım Geçti’den

10-Can YÜCEL(1926-1999)

Şair Yücel, 1926 yılında İstanbul’da doğdu. Babası eski Millî Eğitim bakanlarından Hasan Âli Yücel’dir. Lise eğitimini Ankara’da almıştır. DTCF Klasik Filoloji bölümünde bir süre eğitim aldıktan sonra öğrenimini Cambridge Üniversitesi’nde sürdürdü. 1946-1950 yılları arsında Paris’te bulundu. Askerliğini 1953 yılında Kore’de yaptı. İngiltere’de, BBC’nin Türkçe Yayınlar Bölümü’nde spiker olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra 1963 ve 1965 yılları arasında Marmaris ve Bodrum’da turist rehberliği yaptı. Daha sonra ise İstanbul’a yerleşip çeviriler yaptı. Bir çevirisi yüzünden 12 Mart döneminde on beş yıl hapis cezası aldı. 1974 yılında Adana Hapishanesi’nde yatarken aftan yararlanarak tahliye edildi. Vatan ve Demokrat gazetelerinde fıkra yazarlığı yaptı. 1999 genel seçimlerinde İzmir’den Özgürlük ve Dayanışma Partisi(ÖDP) milletvekili adayı oldu. Bademcik kanseri tedavisi gördüğü İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesi’nde 12 Ağustos 1999 öldü.

Akla ve “humour”a dayalı, halk deyişleri ve argoya yer veren, yalın, zaman zaman kelime oyunu ve espiri düzeyinde kalan bir şiir dili tekniği oluşturdu. Edebiyatın edepli bir şey sayılmasının temel bir yanılgı olduğunu savundu. Müstehcen sözlere sık sık yer verdiği için kovuşturmalara uğradı. Yazma, Bir Siyasînin Şiirleri, Şiir Alayı, Rengahenk şiir kitaplarından bazılarıdır.

Ankara ve Dragos’taki baba evlerini sattıktan sonra Kuzguncuk’tan bir ev alıp uzun yıllar burada yaşamıştır. 

“Ben Kuzguncuk’ta yeşil bir dal buldum, ona tutundum.

Kuzguncuk’ta oturuyorum; martılarla aynı katta.”

(Can Yücel)

11-Peyami SAFA(1899-1961)

Peyami Safa, 2 Nisan 1899 tarihinde İstanbul Gedikpaşa’da doğdu. İsmini Tevfik Fikret koymuştur. Babası Trabzonlu köklü bir ailenin üyelerinden şair İsmail Safa, annesi Server Bedia Hanım’dır. Bir buçuk yaşındayken babasını sürgünde bulundukları Sivas’ta kaybetti ve ağabeyi İlhami’yle birlikte annesi tarafından zor şartlarda yetiştirildi. İlköğrenimini gördüğü Menbau’l-İrfan okuluna devam ederken sağ kolunda ortaya çıkan kemik veremi yüzünden 1908 senesinde kendini çok küçük yaşta doktorların ve hastabakıcıların arasında buldu. 1910 yılında başladığı Vefa İdâdîsi’ni hastalığı ve ailesinin ekonomik sorunları sebebiyle bırakmak zorunda kaldı. Kendi kendine Fransızca öğrendi. Çocuk yaşta ağabeyi İlhami Safa ile birlikte başladığı gazetecilik hayatını ömrünün sonuna kadar sürdürdü. Cumhuriyet ve Milliyet gibi çok sayıda gazete ve dergide yazdı, Kültür Haftası ve Türk Düşüncesi dergilerini çıkardı.

Polisiye romanın Türkiye’deki öncülerinden olan Peyami Safa, tartışma dolu bir fikir ve edebiyat hayatı yaşadı. 1938 tarihli olan Büyük Avrupa Anketi ve Türk İnkılâbına Bakışlar adlı eserlerinde, daha sonra temellendirmeye çalışacağı, bir kitabına da isim olan Doğu-Batı Sentezi’nin imkânlarını araştırdı. Sözde Kızlar, Fâtih Harbiye ve Matmazel Noraliya’nın Koltuğu gibi önemli romanlarında da doğu-batı meselesini ele alan yazarın diğer romanlarından bazıları şunlardır: Şimşek (1923), Mahşer (1924), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959).

1937 yılında Nebahat Hanım’la evlenen ve bu evliliğinden Merve adını verdiği bir oğlu dünyaya gelen Peyami Safa, Erzincan’da askerlik görevini yaparken hastalanarak ölen oğlundan kısa bir süre sonra, 15 Haziran 1961 tarihinde vefat etti ve Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verildi. 

Peyami Safa, annesiyle birlikte 1918 yılında taşındığı Beylerbeyi’nde, Hamidiye Kruvazörü emekli süvarisi Emin Okutan’ın Hacı Ömer Sokağı ile Gümüş Yol Sokağı arasındaki pembe boyalı köşkünün üst bahçesindeki küçük bir evde oturmuş ve ilk eserlerinden bazılarını bu kira evinde yazmıştır. Burada devrin tanınmış gazetecilerinden Halil Lütfi Dördüncü ile komşu olduğunu, hatta birlikte Büyük Yol adında bir gazete çıkardıklarını ancak bu girişimin başarısızlıkla sonuçlandığı biliniyor. Öte yandan Necip Fâzıl’la da Beylerbeyi’nden tanışmaktadırlar. Bir yazısında, o tarihte on yedi yaşında olan Necip Fâzıl’la Beylerbeyi vapurunda Hasan Âli Yücel tarafından tanıştırıldığını söyler. Necip Fâzıl da, O ve Ben’de nasıl tanıştıklarını şöyle anlatmıştır:

“Beylerbeyi’nin yalılar boyu caddesindeki çınarlar arasında ve şiir hummaları içinde gidip gelirken, daima bir gölgeye rastlıyordum. Elleri arkasında, benim gibi koca kafalı, üstelik cılız vücutlu, hep düşünceli, spor ceketli ve gri pantolonlu, ihtiyarla çocuk bulamacı bir genç… Onun için muharrir, romancı demişlerdi. Bir gün Boğaziçi vapurunda, Hasan Âli Yücel onu bana takdim etti:

—Peyami Safa Bey…” 

1920’lerin sonlarında Beylerbeyi’nden Firuzağa’daki bir apartman dairesine taşınan Peyami Safa’nın, 1950’lerde de âşık olduğu romancı Sevim Burak’ı görebilmek için sık sık Kuzguncuk’a gittiği söylenir.

12-Fazıl Hüsnü DAĞLARCA(1914-2008)

Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1914 yılında İstanbul’da doğdu. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey’in oğludur. Babasının görevleri dolayısıyla ilköğretim ve Ortaöğretim yıllarında da çeşitli şehirlerde bulunmuştur. Lise eğitimini, Kuleli Askerî Lisesi’nde almıştır. 1935’te Harp Okulu’nu bitirip piyade subayı olarak Doğu ve Orta Anadolu şehirlerinde görev yaptı. 1950 senesinde ordudan ayrıldı. Kısa bir memuriyet ve birkaç aylık Fransa gezisinin ardından Çalışma Bakanlığı iş müfettişliği göreviyle 1952 ve 1959 yılları arasında İstanbul’da bulundu. Emekli olduktan sonra 1959 yılı sonunda Vezneciler’de Kitap Kitabevi’ni kurdu. 1960 ve 1964 yılları arasında Türkçe dergisini 43 sayı çıkardı. Kitabevini 1970’te kapattıktan sonra herhangi bir işte çalışmadı. 15 Ekim 2008’de yaşamını yitiren Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın mezarı, Karacaahmet’tedir.

Çocukluk yıllarında hikaye yazmaya başlayan Dağlarca’nın 1933 yılında İstanbul dergisinde ilk şiiri yayımlandı. Yıllar içinde Varlık, Yücel, İnkılâpçı Gençlik, Türk Dili, Yeditepe, Yenilik, Kültür Haftası, Çağrı, Vatan, Aile, Ataç, Türk Yurdu, Yön ve Devrim dergilerinde şiirleri yayımlandı.

Aç Yazı (1951), İstanbul Fetih Destanı (1953), Asu (1955), Cezayir Türküsü (1961), Yeryağ (1965), Dün Geceki/En Sevmek (Şeyh Galib’e Çiçekler) (2000), İçimdeki Şiir Hayvanı (2007), Orda Karanlık Olurum (2007) belli başlı diğer şiir kitaplarıdır.

13-Ece AYHAN(1931-2002)

Ece Ayhan, 1931 yılında Muğla’nın Datça ilçesinde doğdu. Şairin tam adı Ece Ayhan Çağlar’dır. Babası, Datça mal müdürlerinden Behzat Çağlar, annesi Ayşe Hanım’dır. Ailesiyle birlikte 1940’ta Çanakkale’den İstanbul’a göç etti. Hırkaişerif İlkokulu, Zeyrek Ortaokulu ve Beyoğlu Erkek Lisesi’nden sonra 1959 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Çorum’a bağlı Gürün ve Alaca’da kaymakam ve belediye başkanı olarak görev yaptı. 1963 ve 1965 yılları arasında askerliğinin ardından atandığı Denizli’nin Çardak ilçesinde yaptığı kaymakamlık görevinden sonra 1966 yılında emekliye sevk edildi. İstanbul’a dönerek MeydanLarousse ansiklopedisinde çalıştı, dergi müdürlüğü, yayınevi editörlüğü gibi işler yaptı. Beyin ameliyatı olduğu Zürih’te 1974 ve 1976 yılları arasında iki buçuk yıl kaldı. İstanbul, Bodrum ve Çanakkale’de yaşadı. 12 Temmuz 2002’de İzmir’de hayata veda etti.

Emeklilik sonrası İstanbul’da Üsküdar ve çevresinde oturan şair, oturduğu yerleri Anadoluhisarı (Dolaybağı), Üsküdar (Sultantepe), Beylerbeyi (Koru), Çengelköy (Vahdettin’in köşkünün altı, Mehmetçik İlkokulu bitişiği, deniz ve vapurlar hemen ayak altındaydı) olarak belirtmiştir.

İlk şiiri 1954’te Türk Dili’nde yayınlandı. Kendisinin “Sivil Şiir” demeyi tercih ettiği İkinci Yeni şiir akımının önemli isimlerinden biri oldu. Şiirleri Varlık, Yenilik, Pazar Postası, Seçilmiş Hikayeler, Yeditepe ve Yeni Dergi’de yayımlandı. İlk kitabı Kınar Hanımın Denizleri 1959 yılında yayınlandı. İlk kitabından sonra Bakışsız Bir Kedi Kara (1965), Ortodoksluklar (1968), Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler (1973), Yort Savul (1977), Zambaklı Padişah (1981), Çok Eski Adıyladır (1982) gibi şiir kitapları yayımlanmıştır. Anı, günlük, deneme, anlatı türünde de kitapları vardır.

Mor Külhani

“Şiirimiz mor külhanidir abiler

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz

Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde

Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle

Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız ağabeyler”

(Ece Ayhan)

14-Faruk Nafız ÇAMLIBEL(1898-1973)

18 Mayıs 1898 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Hazîne-i Hâssa başmüfettişi Süleyman Nâfiz Bey, annesi Fatma Ruhiye Hanım’dır. Bakırköy Rüştiyesi ve Hadîka-i Meşveret’ten sonra girdiği Tıp Fakültesi’nden dördüncü sınıfta ayrılmak zorunda kaldı. 1917-1922 arasında İleri gazetesinde yazı kurulu üyeliğini ve Ankara temsilciliğini yaptı. 1922 ve 1924 yılları arasında Kayseri’de, 1924 ve 1932 yılları arasında Ankara kız ve erkek liselerinde, İstanbul’a döndükten sonra 1932 ve 1946 yılları arasında Vefa ve Kabataş liseleri ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Siyasete atılıp Demokrat Parti’den İstanbul milletvekili seçildi; 1946-1960 arasında vekillik yaptı. 27 Mayıs darbesinde diğer DP’lilerle beraber tutuklanmasına rağmen yargılanma sonucu suçsuz bulundu ve serbest bırakıldı. Daha sonraki dönemde Arnavutköy’deki evinde hayatını sürdüren şair, bir vapur seyahati sırasında 8 Kasın 1973 tarihinde yaşamını yitirdi. Mezarı, Karacaahmet Mezarlığı’ndadır.

Şiire olan ilgisi çocukluk yıllarında başladı. İlk olarak Cenap Şahabettin’den ve daha sonra büyük oranda Yahya Kemal’den etkilendi. Han Duvarları şiiriyle memleket edebiyatı akımına yeni bir güç kazandırıp kendisinden sonraki kuşağı etkiledi. Şiirlerini 1926’da Çoban Çeşmesi, 1929’da Suda Halkalar, 1932’de Bir Ömür Böyle Geçti, 1969’da Han Duvarları gibi adlar altında kitaplaştırdı. Bazı oyunlar da kaleme aldı. Yayla Kartalı adlı oyunu 1945’te Muhsin Ertuğrul tarafından filme de alındı.

Gençlik yıllarında, hayatının bir bölümünü Üsküdar’da geçirmiş olan şairin “Çamlıca’daki Çınar” başlıklı şiirinde Çamlıca tepesi şair Çamlıbel tarafından eteklerinden birini Boğaz, diğerini ise Marmara’nın öptüğü bir sultana benzetilmiştir.

Çamlıca’daki Çınar

“Çamlıca’nın en yüksek yerinde bir perinin,

Işıktan heykelini nakşettim ufuklara…

O yeşil Çamlıca ki, kat kat eteklerinin,

Birini Boğaz öper, ötekini Marmara.”

(Faruk Nafız Çamlıbel)

15-Cemil MERİÇ(1916-1987)

Cemil Meriç, 12 Aralık 1916 tarihinde Hatay Reyhanlı’da doğdu. Tam adı Hüseyin Cemil Meriç’dir. Babası hâkim Mahmud Niyazi Bey, annesi Zeynep Ziynet Hanım’dır. İlk olarak Reyhaniye Rüştiyesi ve Antakya Sultânîsi’nde eğitim aldı. 1936 yılında geldiği İstanbul’da bir yıl Pertevniyal Lisesi’nde eğitim aldı. İstanbul’da Nâzım Hikmet ve Kerim Sadi gibi dönemin solcu aydınlarıyla tanıştı. Geçim sıkıntısı nedeniyle Antakya’ya geri döndü ve lise eğitimini orada tamamladı.

Daha sonraki dönemde bir köy okulunda öğretmenlik, İskenderun Tercüme Bürosu’nda başkan yardımcılığı, Nahiye Müdürlüğü, Türk Hava Kurumu’nda sekreterlik ve bir belediyede kâtiplik gibi işlerde çalıştı. 1939 yılında bağımsız Hatay hükümetini devirmekle suçlanarak idamla yargılandı ancak beraat etti. 1940 senesinde tekrardan İstanbul’a gidip iki yıllık eğitiminin ardından Yabancı Diller Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Daha sonra Elazığ Lisesi’ndeki öğretmenlikten sonra 1945’te İstanbul’a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Fransızca okutmanı oldu. 1974’te emekli olana kadar bu işine devam etti. Okutmanlığı devam ederken 1951’de aynı üniversitenin Felsefe Bölümüne doktora öğrencisi olarak kaydoldu. 1952 ve 1954 yılları arasında Işık Lisesi’nde, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde dersler verdi. Çocukluğundan beri problemli olan gözlerinden geçirdiği ameliyatlar başarısız olunca 1955’ten sonra, görme yetisini kaybetmiş biri olarak aldığı yardımlarla yazı ve fikir hayatını sürdürdü. 1984’te geçirdiği beyin kanamasına bağlı felçle gelen ağır hastalık şartlarının ardından 13 Haziran 1987 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Mezarı, Karacaahmet Mezarlığı’ndadır.

Antakya’daki öğrencilik yıllarında ilk yazılarıyla çeşitli dergilerde göründü. İstanbul’da 1941’den sonra İnsan, Ayın Bibliyografyası, Yurt ve Dünya, Yücel, Gün, Amaç gibi dergilerde yazıları yayınlandı. 1943’te Balzac’tan yaptığı Altın Gözlü Kız yayımlanan ilk eseri oldu. Maârif Vekâleti klasikler dizisi için V. Hugo’nun Hernani’sini çevirdi, 1963’ten başlayarak günlük tutmaya başladı. 1960 ve 1864 yılları arasında Hint edebiyatıyla yoğun olarak meşgul oldu. 1967’de Saint-Simon İlk Sosyolog İlk Sosyalist kitabı çıktı. 1974’te Bu Ülke’yle başlayan ve adının geniş okuyucu kesimlerince tanınacağı yıllar yazarın olgunluk dönemidir. Yazıları Türk Edebiyatı, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Köprü gibi dergilerle, Orta Doğu ve Yeni Devir gibi gazetelerde yayımlandı.

Fevziye Hanım’la evlendikten sonra 1945’te ilk çocukları Mahmut Ali, Üsküdar Zeynep Kâmil Hastanesi’nde doğar. Bu yıllarda ailesiyle beraber ilk olarak Bağlarbaşı’nda ve sonra da Üsküdar’da Gümüşarayıcı Sokağı’nda yaşar. İkinci çocukları Ümit de aynı hastanede dünyaya gelir. Kısa bir süre Erenköy’de de oturan aile daha sonra Üsküdar’la Kuzguncuk arasında Fethi Paşa Korusu’nun girişinde, Nacak Sokağı’nda bir eve yerleşir. İki yıllık bir Çengelköy konaklaması dışında ailesiyle beraber 1948 ve 1960 arasında bu evde yaşar. 

16- Nezihe MERİÇ(1925-2009)

1925 yılında Gemlik’te doğdu. Tam adı Nezihe Şükran Meriç’tir. Babası Karayolları Mühendisi Halis Bey, annesi Fatma Muattar Hanım’dır. Eskişehir’de başladığı eğitimini, babasının memuriyeti dolayısıyla gittikleri Ağrı’da ve Kırşehir’de sürdürdü. 1943 yılında Eskişehir Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı ile Felsefe bölümlerine devam etti. Bu yıllarda Verda Ün’le piyano çalıştı. 1946-1954 arasında Heybeliada İlkokulu’nda müzik öğretmenliği yaptı.

İlk yazısı 1945 yılında, ilk öyküsü de 1950 yılında yayınlandı. 1956’da Seçilmiş Hikâyeler dergisinin kurucusu ve yayımcısı Salim Şengil’le evlendi. 1953 yılında ilk kitabı olan Bozbulanık ile adını duyurdu. 1957 ve 1973 yılları arasında, Ankara’da Dost dergisi ve Dost Yayınları’nın yönetiminde çalıştı. 1956’da Topal Koşma, 1965’te Menekşeli Bilinç, 1979’da Dumanaltı kitaplarıyla öykü kitapları çıktı. 1961’de Korsan Çıkmazı’yla Türk Dil Kurumu roman, 1989’da da Bir Kara Derin Kuyu kitabıyla Sait Faik öykü ödülünü aldı. 

1976 yılında Ankara’dan İstanbul’a taşındı. İlk defa üç yaşındayken anne ve babasıyla kaldığı Anadolu Hisarı’na geri döndü. Ardından Çengelköy’de, Vaniköy Caddesi Yamaçlı Sokak Erhan Apartmanı’ndaki bir daireyi satın alıp oraya yerleşti. Uzun süre yaşadığı bu semt, “Bir Kara Derin Kuyu”, “Çangal” gibi öykülerine de girdi. Çocuk kitapları da bulunan yazar, anılarını Çavlanın İçinde Sessizce kitabında bir araya getirdi. 18 Ağustos 2009’da Etiler’deki evinde vefat etti. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda defnedildi.

17-Haldun TANER(1915-1986)

Haldun Taner, 16 Mart 1915 tarihinde İstanbul’da doğdu. Devletler Hukuku profesörü Ahmet Selahattin Bey’le Seza Hanım’ın oğludur. Hem annesi hem de babası Beylerbeyilidir. Taner, Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1935 yılında siyaset bilimi ve ekonomi üzerine eğitim almak için devlet desteğiyle Almanya’ya gitti. Almanya’da 1938 yılında vereme yakalanınca eğitimi yarım kaldı. Üç sene süren tedavisinden sonra İstanbul Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı eğitimini, Sanat Tarihi ve Türkoloji üzerine sertifikalar da alarak 1950 yılında tamamladı. Daha sonra Sanat Tarihi bölümünde dört yıl asistanlık yaptı.  Tiyatro üzerine eğitim almak için bu kez 1955 yılında Viyana’ya gitti. Viyana’dan sonra İstanbul Üniversitesi’nde sanat tarihi ve tiyatro dersleri verdi. 1960 senesinde üniversitedeki görevinden alındı. Yaşadığı bu sorundan sonra sanat yönetmenliği yaptı. Bir grup arkadaşıyla farklı yıllarda sırasıyla Türkiye Tiyatro Yazarı Derneği, Devekuşu Kabare Tiyatrosu, Bizim Tiyatro’yu kurdu. Güzel Sanatlar Akademisi’nde tiyatro dersleri verdi. 1970’te Yeni Delhi’ye ve daha sonra 1980’de Almanya’ya gitti. UNESCO’nun kültür komisyonlarında görev aldı. 7 Mayıs 1986’da İstanbul’da vefat etti ve Beylerbeyi Küplüce’deki aile mezarlığına defnedildi.

Yazı hayatına Ankara Radyosu için yazdığı skeçlerle başlayan Taner, Yedigün, Yücel, Varlık, Ülkü gibi dergilerde yazdığı hikâyelerle devam etti. 1954’te Oyun dergisini çıkardı. Tercüman gazetesindeki Devekuşuna Mektuplar köşesinde beş sene boyunca yayımladığı sanat ve kültür yazılarına, Milliyet gazetesinde 1974 yılından 1986 yılına kadar Pazar Sohbetleri adı altında devam etti.

Tuş (1951), Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu (1953), Ay Işığında “Çalışkur” (1954), On İkiye Bir Var (1954) gibi hikâye, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (1971), Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım (1979), Fazilet Eczanesi (1982) gibi oyunları yanında, Devekuşuna Mektuplar (1960), Ölürse İse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil (1979), Düşsem Yollara Yollara (1979) gibi kitapları vardır.

18-Namık Kemal(1840-1888)

Anne tarafından büyükbabası olan Abdüllatif Paşa’nın Tekirdağ’da bulunan konağında doğdu. Asıl adı Mehmed Kemal’dir. Baba tarafından, önemli kişiler yetiştiren köklü bir ailedendir. Küçük yaşta annesini kaybedince, çocukluk ve gençlik yılları birlikte yaşadığı büyükbabasının görevleri dolayısıyla onunla birlikte bulunduğu Afyon, Kars, Sofya gibi şehirlerde geçti. Sofya’da bulunduğu sırada şiire ilgi duymaya başladı ve ilk şiirlerini burada yazdı. Daha sonra İstanbul’a döndü ve 1857’de Encümen-i Şuarâ toplantılarına da katıldı. 1862’de Şinasi’yi tanıdıktan sonra bütünüyle hayatının yönü değişti.

Şinasi, 1865 yılında Paris’e giderken Tasvîr-i Efkâr gazetesini Namık Kemal’e bıraktı. Burada yazdığı yazılarla kısa sürede toplumda dikkat çekti. 1865’te, gizlice kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. 1867 yılında siyasi mücadelesine devam edebilmek üzere Ziya Paşa ile birlikte Paris’e gitti. Paris’ten Londra’ya geçti. Londra’da yine Ziya Paşa ile birlikte 1868 ve 1871 yılları arasında Hürriyet isimli gazeteyi çıkardı. 1870 yılının Kasım ayında İstanbul’a döndü. 1872 yılından itibaren İbret gazetesinde yazmaya başladı. 1873 Nisan’ında, Osmanlı Tiyatrosu’nda temsil edilen Vatan yahut Silistre piyesinin seyirciler üzerinde uyandırdığı etkiden telaşlanan hükümetin emriyle tutuklanarak Magosa’ya sürüldü. 30 Mayıs 1876 tarihindeki siyasi aftan yararlanarak İstanbul’a geri döndü.

1877 yılında I. Meşrutiyet’in ilanını takip eden günlerde bir süre Kânûn-ı Esâsî Komisyonu’nda çalıştı. 1878’de meclisin feshi üzerine, kendi arzusuyla gönderildiği Midilli’ye mutasarrıf tayin edildi. Daha sonra görevi Rodos’a nakledildi. Son görev yeri Sakız’da daha önce de yakalandığı zatürreden kurtulamayarak 2 Aralık 1888’de yaşamını yitirdi. İlk olarak Sakız adasında defnedilen naaşı, daha sonra vasiyetine uyularak Bolayır’da Süleyman Paşa’nın türbesinin bahçesine taşındı.

Tarihimizde vatan, millet, hürriyet gibi kavramlardan ilk defa bahseden ve ölüne kadar da bu değerleri savunan yazar, bu yönüyle ayrı öneme sahiptir. Hayatı boyunca yazdığı eserler sadece aydın tabaka üzerinde değil, geniş halk kitleleri üzerinde de etkili olmuş, Türk edebiyatında fikre ve eyleme bağlı edebiyat anlayışının öncülerindendir.

Nâmık Kemal, Avrupa’da yaşadığı yılların ardından İstanbul’a döndükten sonra da sık sık Mustafa Fâzıl Paşa’nın Çamlıca’daki köşküne gider, orada devrin aydınlarıyla beraber dönemin siyasî ve sosyal meseleleri üzerinde karşılıklı fikir alışverişinde bulunmuştur. Türk edebiyatının ilk edebi romanı olan İntibah’taki olayların bir kısmı da Çamlıca ve çevresinde geçmektedir.

İntibah (1876), Cezmi (1882), Vatan yahut Silistre (1873), Celâleddin Harzemşah (1875), Devr-i İstilâ (1867), Evrâk-ı Perişan (1872), Bârika-i Zafer (1872), Tahrîb-i Ha-râbât (1874), Bahâr-ı Dâniş (1874), Ta’kip (1875), Renan Müdafaanâmesi (1908) belli başlı eserleridir.

Çamlıca’ya dair

“İstanbul denilen mecmua-i bedâyiin hâvi olduğu her türlü nevâdiri bir bakışta gösterecek bir nokta ise Çamlıca’dır: Boğaziçi’nde bir büyük orman veya bir küçük körfez yoktur ki Çamlıca’nın pâmâl-i nezâreti olmasın, Pâyitahtımızın Beyoğlu gibi, Galata gibi, Bâbıâli civarları gibi, Sultan Bayezit gibi hangi mamur ciheti görülür ki Çamlıca’nın nazar-ı temâşâsından kendisini saklayabilsin. İstanbul’da tesisât-ı atîka ve ebniye-i meşhûreden hiçbiri var mıdır ki Çamlıca tasvirini almak mümkün olmasın.”

(Namık Kemal, İntibah’tan)

19-Cevat Şakir KABAAĞAÇLI(1890-1973)

17 Nisan 1890 tarihinde Girit’te doğdu. Tam adı Mûsâ Cevat Şakir’dir. Sonradan Kabaağaçlı soyadını aldı. Babası Şakir Paşa, annesi Sare İsmet Hanım’dır. Çocukluğu babasının elçi olarak bulunduğu Atina’da ve daha sonra Büyükada’da geçti. Büyükada Mahalle Mektebi ve Robert Koleji’nde eğitim aldı. Kolejin son sınıfındayken 1904 yılında İkdam’da yazıları yayımlanmaya başladı. Daha sonra eğitimine Oxford Üniversitesi’nde devam etti. Oxford’da “Yeni Çağlar Tarihi” okudu. 1913 yılında İtalyan bir kadınla evlenerek bir yıl kadar İtalya’da yaşadı ve bu sırada İtalyanca ve Latince öğrendi. Babası Şakir Paşa, onun tabancasından çıkan bir kurşunla, 1914 yılında Afyon’da yaşamını yitirince Kabaağaçlı’ya on dört yıl hapis cezası verildi. Yedi yılını yattıktan sonra verem nedeniyle serbest bırakıldı. İstanbul’un işgal altında bulunduğu yıllarda serbest bırakılan Kabaağaçlı, önce İhsaniye’de sonra da Salacak’ta yaşadı. O yıllarda bir tarikata girerek kendini tekke hayatına vermiştir. Yazı yanında karikatür ve resimle de uğraşmış Kabaağaçlı, Yeni İnci, Resimli Hafta, Güleryüz, Resimli Ay, Resimli Gazete gibi basın mecralarında mahlaslarla yazılar kaleme aldı. Resimli Hafta’da yayımladığı “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler?” başlıklı hikâyesi sebebiyle İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandı ve 1925 yılında sürgün olarak üç yıllığına Bodrum’a gönderildi. Çok sevdiği Bodrum’dan cezası bittiği halde ayrılmayarak oraya yerleşti. Balıkçılık, süngercilik, meyve yetiştiriciliği gibi işlerle uğraştı, bir ara Bodrum Belediyesi’nin bahçıvanlık kadrosunda çalıştı. 1947’de İzmir’e yerleşti, gazetecilik ve turist rehberliği, rehber kurslarında hocalık yaptı.

1926’dan sonraki yazılarında Bodrum’un Eski Yunan çağındaki adından esinlenerek Halikarnas Balıkçısı adını kullandı ve bu adla dergilerde çeviriler, yazılar; daha sonra hikâye ve romanlar yayımladı. Bodrum’un ünlenmesinde etkili olmuştur. Akdenizli olmayı, Akdeniz medeniyetini yücelten; bu fikir etrafında hümanist bir dünya kuran yazar, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol gibi yazarları da etkilemiş, renkli kişiliği etrafında bir yazarlar grubu oluşturmuştur. Bu kişilerle Ege kıyılarında Mavi Yolculuk adıyla araştırma gezileri yapmıştır.

Ege Kıyılarından (1939), Merhaba Akdeniz (1947), Gülen Ada (1957) gibi hikâye kitapları; Aganta Burina Burinata (1946), Ötelerin Çocuğu (1956) Uluç Reis (1962), Turgut Reis (1966) gibi romanları bulunmaktadır. Anılarını Mavi Sürgün (1961) adıyla kitaplaştırmıştır.

Üsküdar’a giderken aldı da bir yağmur

“İstanbul’da oturacak yerlerden birinin İhsaniye’de, “Karlıkbayırı”, ötekinin de “Cihangir” olduğunu söylemiştim. İlk önce o “Karlıkbayırı”nın kenarında üç katlı bir ev kiralamıştım. Marmara ayakucumuzda seriliyor ve ufuklara yayılıyordu. Hani ya önümüzde demirleyen vapurların bacalarında yanan ateşleri görecektik neredeyse.

Ne var ki, ev halkı bu kat kat evin merdivenlerinden çıkıp inmenin güç olduğunu ve şöyle düz ayak bir yerde oturmamızın daha iyi olacağını söylediler. Eşyaları —onlar da pek matah şeyler değildi ya!— toparlayarak düzayak bir ev bulduk. Böylece de o güzelim manzaraya da elveda demek zorunda kaldık.

Şemsipaşa’nın tam Kızkulesi’nin karşısına düşen köşesinde, bir evin ilk katını kiraladık. İhsaniye’- deyken Üsküdar vapuruna değil, Harem-Salacak vapurlarına biner, karşı tarafa geçerdim. Yeni ev dolayısıyla Üsküdar vapuruna binmek mecburiyetinde kaldım. Artık Üsküdarlıydık ve Üsküdar âlemini yaşıyorduk. Şemsipaşa deniz kıyısı yolu, bizim evin önünde bitiyordu. Çünkü yanımızdaki Cafer Tayyar Beyin evi, denize dayanıyordu. Kıyı yolu bizim oturduğumuz evin köşesinde dirsek çiziyor ve Doğancılar’a çıkıyordu. Evin önünde unutamayacağım bir tek ağaç vardı. Oraya yeni doğan oğlumu götürür, güneşletirdim.”

(Halikarnas Balıkçısı, Mavi Sürgün’den)

20-Oktay Rifat(1914-1988)

10 Haziran 1914 tarihinde Trabzon’da doğdu. Tam adı Ali Oktay Rifat Horozcu’dur. Babası Samih Rifat, annesi Münevver Hanım’dır. İlkokul eğitiminden sonra 1934 yılında Ankara Erkek Lisesi’ni, ardından da 1937 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Sorbonne Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladığı doktorasını, 2. Dünya Savaşı nedeniyle 1943 yılında yarıda bıraktı. Türkiye’ye geri dönen Oktay Rifat, Ankara’da Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. Avukatlık yaptı. 1961 ve 1973 yılları arasında Devlet Demir Yolları’ndaki “Birinci İşletme avukatlığı” görevinden emekli olduktan sonra Üsküdar Kuzguncuk’a yerleşti. 18 Nisan 1988 tarihinde ise burada hayata veda etti ve Karacaahmet Mezarlığı’nda defnedildi.

Hece ölçüsüne uygun olarak yazdığı ilk şiirleri Varlık dergisinde yayımlandı. Aile, Yaprak, Yeditepe, Yeni Dergi, Gösteri, Adam Sana gibi dergilerde şiirleri ve yazıları yayınlandı. 1941 yılında Melih Cevdet Anday ve Orhan Veli ile beraber yayımladıkları Garip kitabı Türk şiirinde önemli bir dönüşümü gerçekleştiren bir akıma öncülük etti. Garipçiler, vezin ve kafiye gibi geleneksel şiir biçimlerine ve şiirin “şairane” içeriğine karşı çıktılar. Serbest vezinli, gündelik yaşamın sıradan duyarlıklarına yer veren “yeni” bir şiir anlayışını savundular.

1956 yılında yayınlanan Perçemli Sokak eserine kadar bu anlayışa büyük oranda bağlı kalan şair Oktay Rifat, toplumsal konulara da yer vermesiyle beraber bu tarihten itibaren farklı bir içeriğe yöneldi. 1960 yılından sonra toplumsal temalara tekrar dönerse de artık 1940’lardaki şair değildir. 1973 tarihli Yeni Şiirler’de tarihe, özellikle de Osmanlı tarihine yöneldiği görülür. Şairliğiyle tanınmasına rağmen roman ve tiyatro eserleri de vardır. Ayrıca resme de ilgi duyan Oktay Rifat, sergiler de açmıştır.

“Ne Melih ne Cahit işte yalnızım

Tenha iskelesinde Üsküdar’ın

Binsem bir vapura da açılsam

Beşiktaş mı olur, Ortaköy mü olur

Kadıköy baştan başa çocukluğum

Kuzguncuk’u içim götürmüyor

Ben böyle adam değildim

Boynum büküldü doğrusu”

(Oktay Rifat Horozcu)

21-Orhan Seyfi ORHON(1890-1972)

1890’da Çengelköy’de doğdu. Miralay Mehmet Emin Bey ile Nimet Hanım’ın oğludur. İlk olarak Çengelköy Mekteb-i İbtidâisi’nde eğitim aldı. 1902’de Havuzbaşı Mektebi, 1905’te Beylerbeyi Rüştiyesi ve daha sonra Mercan İdâdîsi’ni bitirdi. Yüksek öğrenimini ise 1914 yılında Dârülfünun Hukuk Şubesi’nde bitirdi. Osmanlı Meclis-i Meb’ûsânı’nda kâtip olarak başladığı memuriyet hayatı Meclisi Meb’ûsân’ın kapatılmasıyla 1920 yılında son buldu. 1922 ve 1946 yılları arasında farklı zamanlarda ve farklı sürelerle Yusuf Ziya Ortaç ile beraber ve tek başına çok sayıda dergi çıkardı. Öte yandan Harp Akademisi ve Harbiye Mektebi ile Erenköy Kız Lisesi’nde edebiyat dersleri verdi. 1941 yılında İstanbul Erkek Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. Kısa bir dönem İtalyan Lisesi’nde Türkçe dersleri verdi. 1946-1950 ve 1965-1969 yılları arası Meclis’te iki dönem vekillik yaptı. Geçirdiği bir kalp krizi sonucu 1972 yılında İstanbul’da yaşamını yitiren Orhon’un mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır.

Beylerbeyi Rüştiyesi’nde öğrenciyken şiire ilgi duymaya başlayan Orhon, Mercan İdâdîsi’ndeyken edebiyat hocası Celal Sahir tarafından desteklendi. “Terkipsiz lisan” anlayışına uygun olarak sade Türkçe şiir yazma denemeleri oldu. 1909’dan sonra adı dergilerde görülür oldu ve Fırtına ve Kar başlıklı şiiri sayesinde tanındı. Ziya Gökalp’in uyarıları sonucunda, aruzdan heceye ve dilde halk söyleyişine geçti. 1919 yılında yayınlanan Peri Kızıyla Çoban Hikâyesi adlı şiiri, heceyle sade Türkçe şiir yazma anlayışının başarılı örneklerinden biridir. 1922 tarihli Gönülden Sesler kitabı, beklentilerini karşılamayınca mizah yazarlığına yöneldi. Kimi dergi girişimlerinde sonra 1941 ve 1944 yılları arasında Türkçü edebiyat ve düşünceyi çatısı altında toplayan Çınaraltı dergisini çıkardı. 1930 öncesinden başlayarak ölümüne kadar Milliyet, Tasvir, Zafer, Havadis ve Son Havadis gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Denemelerini 1943 yılında Dün Bugün Yarın kitabında topladı. 

Ayrıca mizahi ve siyasi kitapları bulunan Orhon’un, tanınmış Türk şairleri için hazırladığı biyografi kitapları da vardır. Doğup büyüdüğü Çengelköy’ü, tanıdığı insanları, Telgraf sokağındaki evlerini, orada geniş ailesiyle geçen çocukluk yıllarını hiç unutmayan Orhon’un yirmiden fazla şiiri, zaman içinde değişik bestekârlar tarafından bestelendi. Çengelköy yıllarını “Çengelköy”, “Telgraf Sokağı” ve “Evimiz” şiirlerinde anlatmaktadır. 

Çengelköy

“Boğazın her yeri bir parça değişmiş şimdi,

Yine Çengelköyü lâkin öyle!

Bahçeler, bağlar, ağaçlar, evler..

Yine sessiz, yine sâkin öyle!

Elli yıl köyden uzak kalmışken

Tanıdım: İşte benim doğduğum ev!

İşte, en eski mahallem, sokağım!

Geçiyor aynı sokaktan hâlâ

Kendi halinde vakur insanlar..

İşte hiç fâsılasız dört mevsim

Köyde lezzet dağıtan bostanlar!

İşte tılsımlı o bağlar ki bütün dünyada

Yoktur eşi!”

(Orhan Seyfi Orhon)

22-Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU(1889-1974)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mart 1889 tarihinde Kahire’de doğmuştur ve çocukluğu da Kahire’de geçmiştir. Küçük yaşta ailesiyle birlikte Manisa’ya geldi. Bir süre İzmir İdâdîsi’nde okudu. İzmir’de öğrenciliği sırasında Ömer Seyfeddin, Şahabeddin Süleyman ve Baha Tevfik’le tanıştı. Babasının ölümünden sonra ailesiyle beraber Kahire’ye döndü. İskenderiye’deki bir Fransız okulunda ve İsviçre Lisesi’nde eğitim gördü. 

II. Meşrutiyet sonrasında geldiği İstanbul’da bir süre Mekteb-i Hukuk’a devam etti. 1909 yılında Fecr-i Âtî edebî topluluğuna katıldı. Aynı sene Henrik Ibsen’den esinlenerek yazdığı ilk oyunu “Nirvana”, Resimli Kitap Dergisi’nde yayımlandı. Edebiyat yaşamını Servet-i Fünun’da küçük öyküler yayımlayarak sürdürdü. Bunun yanında mensur şiirler de kaleme aldı. 1912 senesinde tüberküloza yakalandığını öğrenen Karaosmanoğlu, tedavi için 1916 senesinde İsviçre’ye gitti. Mondros Mütarekesi’nin imzalanması üzerine Türkiye’ye döndü.

Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı’nda yaşananlar Karaosmanoğlu’nun edebiyat anlayışını değiştirmesine sebep oldu. “‘Toplum için sanat” anlayışına yöneldi ve Milli Edebiyat akımının sade dil anlayışını benimsedi.

Mütareke zamanında İkdam gazetesinde yazdığı yazılarla Millî Mücadele hareketini destekledi. Mustafa Kemal’in daveti üzerine 1921 yılında Ankara’ya gitti. Cumhuriyet’in ilânından sonra 1923 ve 1931 yılları arasında Mardin ve 1931 ve 1934 yılları arasında da Manisa milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. Kurucuları arasında yer aldığı Kadro dergisinin 1932 yılında kapanması üzerine Tiran, Prag, Lahey, Bern ve Tahran’da elçilik yaptı. 1960’daki Kurucu Meclis üyesi oldu; 1961-1965 döneminde yeniden Manisa milletvekili seçildi. 1965’te politikadan tamamen uzaklaştı. 13 Aralık 1974’te vefat etti; mezarı Beşiktaş’ta Yahya Efendi Kabristanı’ndadır.

Türk edebiyat tarihinde daha çok hikâye ve romanlarıyla tanınan Yakup Kadri, II. Meşrutiyet’ten sonraki yıllarda yazı hayatına atılmış; İttihat ve Terakki, Mütareke, Millî Mücadele, Cumhuriyet dönemlerinde yaşanan hemen bütün siyasî ve sosyal değişmelere şahit olmuş bir edebiyatçıdır. Bir Bektaşî tekkesi olan Çamlıca’daki Nuri Baba Dergâhı’yla ilgili gözlemlerine dayanarak daha sonra Nur Baba romanını 1922 yılında kaleme almış, ancak roman bazı çevrelerin ağır eleştirisine hedef olmaktan kurtulamamıştır.

Kiralık Konak (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Bir Sürgün (1937), Panorama (1953-54), Zoraki Diplomat (1955), Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969) belli başlı eserleridir.

23-Mehmet FUAT(1926-2002)

MEMET FUAT ( YAZAR ) ERDOGAN KOSEOGLU 02/06/1997

Mehmet Fuat, 16 Şubat 1926 tarihinde İstanbul’da doğdu. Tam adı Mehmet Fuat Engin Bengü’dür. Vedat Örfi Bengü ile Piraye Hanım’ın oğludur. 1946 yılında Haydarpaşa Lisesi’ni bitiren Mehmet Fuat, 1951 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Annesi 1932 yılında Vedat Örfi’den ayrıldıktan sonra 1935 yılında Nâzım Hikmet’le evlenmiş ve çoğu ayrılık içinde geçen yıllardan sonra bu evlilik de 1951 yılında sona ermiştir.

Mehmet Fuat, hayatının bir döneminde öğretmenlik, çevirmenlik, muhabirlik ve mimar yardımcılığı gibi işlerde çalıştı. Daha sonra 1960 yılında De Yayınevi’ni kurdu. Ardından 1964 ve 1975 yılları arasında Yeni Dergi’yi çıkardı. Çevirisini yaptırıp yayımladığı kitaplarla Faulkner, Joyce gibi yazarların Türkiye’de tanınmasını sağladı. Çocukluk yıllarından itibaren spora ilgi duyan Memet Fuat, 1972 ve 1980 yılları arasında voleybol erkek millî takımına antrenörlük yaptı. 1981 yılında Adam Yayınevi’nin yerli yayınlar yönetmeni oldu. Türk kültürünün birçok eserinin yanı sıra Nazım Hikmet ve Orhan Veli’nin kitaplarının yanlışsız basımlarının yapılmasına öncülük etti. 1985’te yayımlanmaya başlayan Adam Sanat dergisini 114 sayı yönetti.

Mehmet Fuat’ın ilk yazıları Aylık Ansiklopedi’ye yazdığı maddelerdir. 1950-51 yıllarında bir arkadaşıyla birlikte Memleketimizde ve Dünyada Kitaplar adlı bibliyografya dergisini çıkardı. Kısa süren hikâyeciliğinden sonra Yeryüzü, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Varlık, Yeni Dergi, Milliyet Sanat, Politika, Vatan, Adam Sanat gibi dergi ve gazetelerde yayımladığı deneme ve eleştiri yazıları yazarlıktaki asıl uğraş alanını belirledi. Türk edebiyatının belli başlı eleştirmenleri arasındadır. Eleştiri Sorumluluğu, Biçemden Biçeme, Nâzım ile Piraye gibi kitapları yayımlandı. Çağdaş Amerikan yazarlarından çevirileri oldu. Hatıralarını, Gölgede Kalan Yıllar adıyla kitaplaştırdı.

Robert Kolej’e gidip geldiği 1941-1942 öğretim döneminde kaldığı Altunîzâde’dedeki İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu Köşkü’nde, 1942 yılından beri orada yaşayan annesi Piraye Hanım’la beraber 1950 yılından 1956 yılına kadar yaşamıştır. Köşkün sahibi İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Saime teyzesinin eşidir ancak teyzesi ve eşinin ayrılmasının ardından köşk tamamen teyzesine geçmiş, çok büyük olan bahçesi teyzesi tarafından parsellenmiştir. Memet Fuat, kendisine verilen bu parsellerden birisi üzerine bir ev yapıp oraya taşınmış, evin bulunduğu bugünkü Okul Sokağı’nı o oluşturmuştur. Annesini de yanına alıp ailesiyle beraber ömrünün sonuna kadar bu evde yaşamıştır.

24-Samipaşazade Sezai(1859-1936)

Samipaşazade Sezai, İstanbul’da Aksaray-Taşkasap’ta dünyaya geldi. Babası Tanzimat devrinin ünlü devlet adamlarından Abdurrahman Sami Paşa, annesi ise Kafkasya’dan kaçırılmış bir Çerkez kızı olan Gülârâyiş Hanım’dır.

İlk eğitimini babasının konağında, Çankırılı Hâşim, Mehmed Galib ve Muallim Feyzî gibi özel hocalardan alan Samipaşazade Sezai, devrin tanınmış şairlerinden Osman Nevres, Üsküdarlı Hakkı ve Yenişehirli Avni’den şiir ve edebiyat, Mösyö Fabre adlı bir Fransız’dan da Fransızca dersleri aldı. Henüz çocuk sayılabilecek yaşta, babasının Çamlıca’daki yazlık köşklerine komşu köşklerde oturan ve ömür boyu dostlukları devam edecek Abdülhak Hâmid ve Recâizâde Ekrem ile tanıştı.

1879 yılında memur oldu; bir sene sonra yurtdışında katip olarak görevlendirildi ancak babası izin vermediği için bu göreve, babasının ölümünden sonra gidebildi. 1885’te Paris’te kısa süren bir evliliği oldu. 1888’de, esaret konusuyla birlikte hürriyet meselesini ele aldığı Sergüzeşt adlı romanını yayımlaması üzerine, devlet tarafından yakın takibe alındı. Bunun üzerine Samipaşazade Sezai, 1901 yılında Paris’e, Jöntürkler’in yanına gitti. Burada, II. Meşrutiyet’in ilânına kadar Ahmed Rızâ Bey’in yönetiminde çıkan İttihad ve Terakkî’nin yayın organı Şûrâ-yı Ümmet gazetesinde, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış politikasıyla ve II. Abdülhamit yönetimini eleştiren yazılar kaleme aldı. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânından sonra İstanbul’a döndü. 1909 ve 1921 yılları arasında Madrit sefirliği yaptı. Hastalık nedeniyle 1916 ve 1918 yılları arasında İsviçre’de bulundu. 1921 yılında devletteki görevinden alındı. 1927 yılından sonra İstanbul Belediyesi’nce Kadıköy-Mühürdar’da kiralanan bir evde ölene yaşadı. 26 Nisan 1936 tarihinde yaşamını yitirdi. Mezarı, Küçüksu Mezarlığı’ndadır.

İkinci Tanzimatçılar içinde politikayla en çok meşgul isim olan Samipaşazade Sezai, hikâye, roman, tiyatro ve eleştiri ile çok sayıda siyasi yazı yazmış olmasına rağmen, edebiyat tarihlerinde daha çok Sergüzeşt romanının yazarı olarak tanınmış, bu romanın getirdiği şöhret onun diğer eserlerinin önüne geçmiştir. Samipaşazade Sezai’nin çeşitli tarihlerde yurtdışından Abdülhak Hâmid ve Recâizâde Ekrem’e gönderdiği mektuplarında, küçük yaşta Çamlıca’da geçirdikleri günleri büyük bir hasretle dile getirdiği görülür.

Yazarın başlıca eserleri şunlardır: Küçük Şeyler (1891), Şîr (1897), Rumûzü’l-edeb (1898), İclâl (1924). Hayatının son yıllarında yazmaya başladığı Konak adlı romanını ise tamamlayamamıştır. Yazarın bütün eserleri makaleleriyle birlikte Zeynep Kerman tarafından Sami Paşazâde Sezai – Bütün Eserleri (Ankara 2003) adıyla üç cilt halinde yayımlanmıştır.

25-Safiye EROL(1902-1964)

Safiye Erol, 1902 yılında Edirne’ye bağlı Uzunköprü’de dünyaya geldi. Belediyede kâtiplik yapan Sami Bey ile Keşanlı Emine İkbal Hanım’ın kızıdır. Safiye Erol henüz küçük yaştayken ailesi Üsküdar-Selimiye’ye taşındı. İlk olarak Selimiye İlkokulu’nda eğitim aldı ve daha sonra bir süre Üsküdar’da bulunan Fransız mürebbiyeler okuluna gitti. 1914 yılında girdiği Haydarpaşa Alman Lisesi’ndeki eğitimini, 1917 yılında Türk Alman Derneği aracılığıyla gönderildiği Almanya’da, 1919 yılında Falkenplatz Lisesi’ni bitirdi. 

O dönemde yaşanan zorlu toplumsal gelişmeler nedeniyle bir süreliğine İstanbul’a dönse de 1921 yılında tekrardan Almanya’ya giderek Marburg an der Lahn’de üniversite eğitimine başladı. Freiburg’taki Real Gymnasium’una devam etti ve 1926 yılında felsefe doktoru unvanını alarak Türkiye’ye döndü. Bu tarihten sonra yazarlığa başlayan Safiye Erol, bir yandan Millî Mecmua’da Safiye Sâmi takma adıyla tercümeler yaparken, bir yandan da Dilara mahlasıyla 1927 ve 1931 yılları arasında küçük hikâyeler yayımladı. 1935’te Vakit gazetesinde tefrika edilen ilk romanı Kadıköyü’nün Romanı ve hemen arkasından Ülker Fırtınası ile adını duyurdu. 1 Kasım 1964 tarihinde vefat eden Safiye Erol’un mezarı Karacaahmet’tedir.

Ciğerdelen (1946), Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık (Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz ve Sofi Hûri ile birlikte, 1951), Dineyri Papazı (tef. 1955, 2001), Çölde Biten Rahmet Ağacı (tef. 1962, 2001), Makaleler (2002), Hikâyeler (2002) diğer eserleridir.

26-Cahit ZARİFOĞLU(1940-1987)

1940 yılında Ankara’da doğan Cahit Zarifoğlu, Niyazi Bey’le Şerife Hanım’ın oğludur. Babasının hâkim olması nedeniyle farklı şehirlerde yaşamıştır. Zarifoğlu, Maraş Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1959 yılında planör kurslarına katılarak uçuş brövesi aldı. 1967 ve 1973 yıllarında iki kez Goethe Enstitüsü’nde dil kurslarına katılmak için Almanya’ya gitti ve bu sırada çeşitli Avrupa ülkelerini gezme imkânı oldu. Öğrencilik yıllarından başlayarak gazetecilik, öğretmenlik, çevirmenlik gibi işlerde çalıştı. Lise yıllarında başlayan şiir ve edebiyat çalışmaları ilerleyen yıllarda Sezai Karakoç’un Diriliş dergisi ortamında devam etti. 1975 ve 1983 yılları arasında Ankara’da Mavera dergisini çıkardı.

Zarifoğlu, 1983 yazında İstanbul’a taşındı. Beylerbeyi sırtlarında Kirazlıtepe’ye yerleşti. Beylerbeyi İskelesi yanındaki kahve, Üsküdar’ın bazı sakin köşelerindeki çay evleri arkadaşları ile buluşup oturmayı sevdiği mekânlar oldu. Çocuklarıyla zaman zaman gelip vakit geçirdiği Zeynep Kâmil’deki küçük bir parka ölümünden sonra adı verildi. Kayınpederi eski Van müftüsü M. Kasım Arvas’ın Küplüce’deki evinde 1987 yılında yaşamını yitirdi. Küplüce Mezarlığı’nda defnedilmiştir.Ölümünden sonra dosyasından çıkan birkaç şiirinden biri de Üsküdar üzerineydi. 1989’dan sonra tüm eserleri topluca yayımlanmıştır.

27-Yusuf Ziya ORTAÇ(1895-1967)

Yusuf Ziya Ortaç, 23 Nisan 1895 tarihinde Beylerbeyi’nde doğdu. Eğitimine Beylerbeyi’ndeki Abdullah Ağa Mektebi’nde başladı. Daha sonra Alyans İzrailit Mektebi ile Vefa İdâdîsi’ni tamamladı. Dârülfünûn Edebiyat Fakültesi’nde dışarıdan girdiği öğretmenlik sınavını kazanarak İzmit ve Galatasaray sultânîleri ile bazı yabancı okullarda edebiyat öğretmenliği yaptı. 1918’den itibaren önce Şair isimli bir dergi, sonra Orhan Seyfi Orhon ile birlikte bir mizah dergisi olan Akbaba’yı yayımlamaya başladı. Akbaba dergisi birkaç kez kesintiye uğrasa da 1922 yılından 1977 yılına kadar 2 bin sayıdan fazla çıkmıştır. Orhan Seyfi Orhon ile Ayda Bir ve Heray adıyla edebiyat dergileri de yayımladı. Öğretmenlikten sonra bir süre İstanbul Belediyesi Sular İdaresi’nde çalıştı; 1946 yılında milletvekili seçilerek meclise girdi. 11 Mart 1967 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu İstanbul’da yaşamını yitiren Ortaç’ın mezarı, Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır.

Önce aruzla başlayan şiir çalışmaları Ziya Gökalp’le tanıştığı Birinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren heceyle devam etmiştir ve “hecenin beş şairi” diye anılacak olan isimler arasında yer almıştır. Türk Yurdu, Servet-i Fünûn, Büyük Mecmua, İnci gibi dergilerde şiirleri yanında yazıları da yayımlandı. Akşam, Alemdar, Zaman, Temaşa gibi dergilerde tiyatro eleştirileri de yazmış; Binnaz adlı tiyatro eseri 1919 yılında Ahmet Fehim tarafından filme alınmıştır.

Mizaha yöneldikten sonra diğer alanlardaki çalışmaları zayıfladı. Temiz bir Türkçe’yle yazdığı eserleri arasında Akından Akına (1916), Göç (1943), Üç Katlı Ev (1953), Gün Doğmadan (1960), Göz Ucuyla Avrupa (1958) gibi şiir, roman, deneme ve gezi kitapları vardır. Portreler (1960) ve Bizim Yokuş (1966) adlı anı kitapları en çok bilinen eserlerindendir.

28-Reşat Nuri GÜNTEKİN(1889-1956)

Güntekin, 25 Kasın 1889 tarihinde Üsküdar’da doğdu. Babası askerî doktor Nuri Bey, annesi Lütfiye Hanım’dır. Çocukluğu Selimiye Kışlaboyu Caddesi’nde, anne dedesi Yaver Paşa’nın konağının çevresine yerleşmiş geniş bir aile ortamında geçti. Selimiye’de başladığı ilköğrenimini babasının tayini dolayısıyla gittikleri Çanakkale’de tamamladı. Daha sonra İzmir’de Frerler Mektebi’ne gitti. Buradaki eğitimini tamamlamadan bir imtihanı kazanarak girdiği İstanbul Dârülfünun Edebiyat Şubesi’ndeki eğitimini 1912 yılında tamamladı. 1913 yılında Bursa İdâdîsi’nde Fransızca öğretmenliğiyle başladığı eğitimci hayatı 1915 yılından sonra Beşiktaş İttihat ve Terakki, Fatih Vakfıkebir, Akşemsettin, Feneryolu Murâd-ı Hâmis, Osman Gazi Paşa mekteplerinde, Vefa Sultânîsi, İstanbul Erkek, Çamlıca Kız, Kabataş, Galatasaray, Erenköy Kız liselerinde Fransızca, Türkçe, felsefe, pedagoji öğretmenliği ve idarecilik görevleriyle devam etti. 1927 ve 1939 yılları arasında Millî Eğitim müfettişliği göreviyle Anadolu’nun değişik yerlerini gördü. Bu arada 1929 ve 1931 yılları arasında Dil Encümeni’nin çalışmalarına katıldı. Çanakkale milletvekili olarak 1939 ve 1946 yılları arasında iki dönem TBMM’de çalıştı. Vekillikten sonra geri döndüğü müfettişliği 1947’den sonra başmüfettiş olarak sürdürdü. UNESCO’nun Türkiye Temsilcisi ve talebe müfettişi olarak 1950 yılında Paris’e gitti. Emekliye ayrıldığı 1954 yılında Şehir Tiyatroları Edebi Heyet üyeliğine seçildi. Akciğer rahatsızlığıyla tedavi için gittiği Londra’da 7 Aaralık 1956 tarihinde hayatını kaybetti. Cenazesi Türkiye’ye getirilerek Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

1911 yılında Genç Kalemler’de başlayan yazı hayatını, Zaman gazetesinde yayımladığı tiyatro eleştirileriyle sürdürdü. Ününü Vakit gazetesinde bölüm bölüm yayınlanan ve aynı yıl -1922 senesinde- kitap halinde de çıkan Çalıkuşu adlı romanıyla sağladı. Mahmut Yesari, Münif Fehim ve İbnürrefik Ahmet Nuri ile beraber Kelebek adında 1923 ve 1924 yılların haftalık yayınlan bir mizah dergisi çıkardılar. Tiyatro, hikâye, roman, mizah, eleştiri, çeviri, uyarlama, antoloji, sözlük gibi farklı türlerde eserleri vardır. Şair, Nedim, Temaşa, Büyük Mecmua, Edebî Mecmua, İnci, Dersaadet, Tercüman-ı Hakikat, Fikirler, Hayat, Yeni Türk, Varlık, Aydabir, Çınaraltı, Cumhuriyet, Milliyet, Resimli Şark, Ulus, Tan, Memleket, Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Güneş, Muhit, Ana Yurt, Akbaba, Yedi Gün dergi ve gazetelerinde yazıları yayımlandı. İlk romanlarında duygular yoğun bir şekilde görülmesine rağmen daha sonraki dönemde yayınladığı eserlerinde duygular yok sayılmaz ancak toplumsal sorunlar daha fazla ön plana çıkar.

1923’te Dudaktan Kalbe, 1927’de Bir Kadın Düşmanı, 1930’da Yaprak Dökümü, 1935’te Gökyüzü, 1938’te Eski Hastalık, 1946’da Miskinler Tekkesi gibi romanları, 1920’de Hançer, 1926’da Taş Parçası gibi tiyatro eserleri, 1923’te Sönmüş Yıldızlar, 1930’da Olağan İşler adlı eserleri yayınlandı. Yaprak Dökümü adlı romanında ana mekân, Üsküdar Bağlarbaşı’ndaki bir emekliler kahvesidir. Anadolu’da yaptığı seyahatlerden edindiği izlenimlerini 1936 yılında Anadolu Notları I-II adıyla yayımladı. Tiyatro eleştirileri de Kemal Yavuz tarafından kitaplaştırılmıştır.

29-Abdülhak Şinasi HİSAR(1887-1963)

Anne tarafından büyükbabası olan Tophâne-i Âmire kâtiplerinden Muhtar Bey’in Rumelihisarı’ndaki yalısında 14 Mart 1887 tarihinde doğdu. Babası Mahmud Celâleddin Bey, annesi son Belgrad muhafızı Selim Paşa’nın torunu Neyyir Hanım’dır. Çocukluk yılları, adet ve geleneklere bağlı kültürlü bir aile ortamı içerisinde Boğaziçi yalıları ile Büyüakada ve Çamlıca köşklerinde geçti. Çocukluktan itibaren bir Fransız mürebbiyeden Fransızca dersleri alan Abdülhak Şinasi, Tevfik Fikret’ten de Türkçe dersleri aldı. 1898 yılında yatılı olarak Galatasaray Sultânîsi’ne gitti. 1905 yılı sonlarına doğru Paris’e gitti; burada Jön Türkler’le tanıştı. Paris’te Ecole Libre des Sciences Politiques’e kaydolmasına rağmen okulunu bitiremedi. Bir süre, Paris’in sanatçı ve entelektüellerin yaşadığı Quartier Latin’e gitti.

1908 yılının sonlarına doğru İstanbul’a geri döndükten sonra Stinnes Şirketi, Osmanlı Bankası Balkan Birliği umumi kâtipliği, Dışişleri Bakanlığı müşavirliği gibi görevlerde çalıştı. Türk Ocağı, Pierre Loti Dostları Cemiyeti, İstanbul Enstitüsü ve Yahya Kemal Enstitüsü gibi kuruluşlarda da kurucu üye olarak yer aldı. 3 Mayıs 1963 tarihinde yaşamını yitirdi. Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.

Abdülhak Şinasi, Paris’ten sonra İstanbul’a dönünce sanat ve edebiyat çevrelerince ilgiyle karşılanmış ve o dönemde yaşayan tanınmış bütün şair ve yazarlarla tanışmıştır. Edebiyat dünyasında önce Yarın dergisinde Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in etkisi altında “Saatler ve Mevsimler” başlığıyla kaleme aldığı ilk şiir denemeleriyle göründü. 1928 yılından itibaren sohbet, hatıra, seyahat, deneme türündeki yazıları ve edebiyat üzerine sohbetleriyle göründü.

Uzunca bir hazırlıktan sonra 1941’de yayımlayabildiği Fahim Bey ve Biz adlı ilk romanı o dönemde büyük bir ilgiyle karşılandı. 1942’de Boğaziçi serisini meydana getirecek kitapların ilki olan Boğaziçi Mehtapları, iki yıl sonra Çamlıca’daki Eniştemiz adlı ikinci romanı yayımlandı. Vefatına kadar bunları diğer eserleri takip etti. Çamlıca’daki Eniştemiz adlı romanında Çamlıca’daki bir köşkte geçen olaylar çevresinde Türk toplumunun örf, âdet ve gelenekleri içindeki gündelik hayatını ve eski evleri dolduran manevi atmosferi anlatmıştır. Hatıra türündeki 1956’da yayınladığı Geçmiş Zaman Köşkleri’nde de çocukluk anılarıyla dolu Çamlıca ve Adalar’daki köşkleri anlatmıştır.

30-Yusuf ATILGAN(1921-1989)

Yusuf Atılgan, 27 Haziran 1921 tarihinde Manisa’da doğdu. Tam adı Yusuf Ziya’dır. Babası Tahsildar Hamdi Bey, annesi Avniye Hanım’dır. Manisa’daki Necati Bey İlköğretim Okulu’ndan sonra, lise eğitimi için Balıkesir Lisesi’ne gitti. Üniversiteyi 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar, Reşid Rahmeti Arat, Ali Nihat Tarlan, Ragıp Hulusi Özdem ve Halide Edib Adıvar gibi isimlerin öğrencisi oldu.

Maltepe Askeri Lisesi’nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı. Komünist Partisi’ne katılıp faaliyette bulunmak suçuyla on ay hapis yattı. Tahliyesinin ardından 1946 yılında Manisa Hacırahmanlı köyüne dönerek çiftçilikle uğraştı. 1976 yılında İstanbul’a yerleşti. Milliyet, Karacan ve Can Yayınları’nda danışmanlık, çevirmenlik ve editörlük yaptı. Kalp krizi sonucu 9 Ekim 1989 tarihinde Moda’daki evinde yaşamını yitirdi. Üsküdar’da Bülbülderesi Mezarlığı’nda toprağa verildi. 1959 yılında ilk romanı Aylak Adam’la adını duyuran yazarın eserlerinde yabancılaşma ve bunun sonucu olan yalnızlık ana temayı oluşturmuştur. 1973 tarihli en fazla öne çıkan Anayurt Oteli adlı romanında iletişimsizlik, yaşamın anlamsızlığı gibi tezleri işler. 

NOT: Bu haberde Üsküdarlı Meşhurlar Ansiklopedisi’nden yararlanılmıştır. Üsküdarlı Meşhurlar Ansiklopedisi 1. Baskı, Ocak 2012, İstanbul

Üsküdarlılar İstanbul Sözleşmesi hakkında ne düşünüyor?

Kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında kabul edilen İstanbul Sözleşmesi, son günlerin en çok tartışılan konuları arasında. Toplumun bir kesimi İstanbul Sözleşmesi’ni savunurken bir kesimi kaldırılmasını istiyor. Üsküdar meydanda vatandaşlara İstanbul sözleşmesi hakkında ne düşündüklerini sorduk.

Sokak röportajımızda üç farklı söylem öne çıkıyor. Bunlar; sözleşmeye dair bilgisini olmadığını belirtirtenler, bir kısım medya tarafından aktarılan olumsuz söylemler nedeniyle sözleşmeyi hoş karşılamadıklarını ifade edenler ve kadın haklarının tartışma konusu olamayacak kadar değerli olduğunu söyleyip sözleşmeyi destekleyenler olduğunu görüyoruz.

“Hiçbir fikrim yok.”

Üsküdar meydanında mikrofon uzattığımız ve konuşmayı kabul eden insanların çoğu sözleşme hakkında yeterli bilgisi olmadığını söyleyerek fikir beyan etmedi.

” Çok hoş şeyler söylenmiyor.”

İstanbul Sözleşmesi hakkında konuştuğumuz bazı vatandaşlar, bir kısım medyanın ve televizyon yorumcularının söylemlerinin yansıttığı eşcinsellik olgusu nedeniyle sözleşmenin gereksiz olduğunu düşünüyor. Kadın cinayetleri ve ötekileştirme boyutunu sorduğumuz zaman ise; ”Bizim kültürümüz zaten kadına şiddete karşı.” söylemiyle sözleşmenin gereksiz olduğunu ifade ediyor.

” Kadına Şiddete Hayır! “

Sözleşme hakkında sorularımızı cevaplamayı kabul eden ve İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen vatandaşlar, kadına şiddetin polemik haline getirilmeyecek bir konu olduğunu ifade ediyor. “Benim de başıma gelebilir” endişesi taşıyan bazı kadınlar, sözleşmeye karşı çıkanlara sitem ediyor. En çok öne çıkan söylem ise “Kadına şiddete hayır!” oluyor.

İstanbul Sözleşmesi nedir?

İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi ismiyle yer alıyor.

Resmi Gazete’de 8 Mart 2012’de yayımlanan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), Avrupa Konseyi üye devletleri ile bazı ülkeler tarafından imza altına alındı. Sözleşme, onay yeter sayısına (10) ulaştığı 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi.

Sözleşme kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, kadınların her türlü şiddetten korunması, kadınlara yönelik şiddetin faillerinin kovuşturulması, yargılanması ve cezalandırılması için titizlikle hazırlanmış bir metin. Sözleşme çerçevesinde ev içi şiddet, aynı evde yaşıyor olsun ya da olmasın mevcut ya da eski eş ya da partnerler arasında yaşanan her türlü şiddet edimini içerecek şekilde anlaşılıyor. Sözleşmenin getirdiği yükümlülükler o denli önemli ki; silahlı çatışma durumlarında bile geçerliliğini koruyor ve taraf devletlerin bunu garanti altına alması gerekiyor.

Pandemi Döneminde Sağlık Çalışanları ve Çocukları

Sağlık çalışanları koronavirüs döneminden en çok etkilenen meslek gruplarının başında geliyor. Koronavirüs salgını nedeniyle yoğun mesai harcayan, risk grubunda olan ve rutinleri değişen sağlık emekçilerinin çocuklarının bu süreçte nasıl etkilendiğini Üsküdar Bahçelievler Aile Sağlık Merkezi’nde çalışan Atike Hınçlıer, Yasemin Medeni ve onların çocuklarıyla konuştuk. Bu dönemde çocukların yaşayabilecekleri psikolojik sorunları ve bu sorunların en aza indirilmesi için yapılması gerekenleri de Klinik Psikolog Bahar Erdoğan ile ele aldık.

Atike Hınçlıer: Hemşire

Atike Hınçlıer 19 yıldır hemşire olarak görev yapıyor. 10 yıldır Çengelköy’de bulunan Bahçelievler Aile Sağlık Merkezi’nde çalışıyor. Atike hemşirenin Öykü ve Rana adında iki kızı var. Öykü 11 yaşında ve 4.sınıf öğrencisi, Rana ise 7 yaşında ve 1.sınıf öğrencisi.

Hemşire Atike Hınçlıer

Sağlık ocağında Atike hemşire ile buluşup çocuklarla konuşmak için yola koyuluyoruz. Evden içeri girdiğimizde çocuklar annelerine doğru büyük bir heyecanla koşuyor. Annelerinin hemen banyoya gittiğini gören çocukların yüzü düşüyor. Ellerinde bileklik ipleri ve boncuklar var. Aylardır evde oldukları için bir süreden sonra çok sıkılmışlar. Hobi olarak bilezik yapıp sattıklarını ve harçlıklarını çıkardıklarını öğreniyoruz. Yüzlerini asarak balkondaki oyun alanlarına geri dönüyorlar.

Karşımda keyifsiz oturan Öykü’ye neden üzgün olduğunu sorduğumda “Annemin işten gelmesini heyecanla beklediğimiz günlerin bir an önce bitmesini istiyorum. Annem eve geldiğinde ona koşup sarılma isteğimiz hiç değişmedi ama annemin bizi eliyle önce yıkanmam lazım diyerek durdurması beni en çok üzen şey oldu. Oysa ben her gün annem işten eve geldiğinde kucağına atlayıp onun boynunu koklamaya bayılıyorum. Annem banyo yaptıktan sonra bile, bizi çekinerek öpüyor. Bu durumun koronavirüsle alakalı olduğunu anlatsa bile sanki annem bizi eskisi gibi sevmiyor diye düşünüyorum.” ifadelerini kullanıyor.

Rana televizyonda sağlık çalışanlarının öldüğü haberlerini görünce annesinin de koronavirüse yakalanmasından çok endişelendiğini fakat onu üzmemek için bu endişesini belli etmemeye çalıştığını söylüyor. Vefat eden sağlık çalışanlarının çocuklarını görünce “Acaba ben de mi onlardan biri olacağım?” diye düşündüğünü belirtiyor.

Atike hemşirenin de bu durumdan negatif etkilendiğini görmek mümkün. Kendini kötü hissetiğini söylerken, hijyenine çok dikkat ettiğini ve elinden geldiğince önlem aldığını öğreniyoruz. Atike hemşire, çocuklarına onları korumak adına sarılamadığını ve dolayısıyla sevgisini gösteremediği için derinden etkilendiğini söylüyor. Ölmekten ziyade çocuklarını arkada bırakmaktan korktuğunu vurgulayarak “Çocuğa, bana bir şey olsa da babanız var desem de, bu bir teselli değil. Geçiştiriyorsun sadece. Ben sağlıkçıyım, kendime dikkat ediyorum, bana bir şey olmayacak diye onları teselli etmeye çalışıyorum.” diyor.

Gözüm yemek masasının üzerindeki yazı defterlerine ve 1.sınıf matematik kitaplarına takılıyor. Rana bunu fark edip hemen lafa atlıyor: “Bu sene tam uyum sağlayamadım da kendi kendime çalışıyorum.”
Koronavirüs yüzünden eğitimin online ortama taşınmasından Rana da oldukça kötü etkilenmiş. Anaokuldan ilkokula geçişin ilk adımı olan 1.sınıf çocuklar için eğitim hayatının temelini oluşturuyor. Bu sene 1.sınıfa başlayan Rana okulla tam olarak tanışamadan, uyum sağlayamadan bilgisayar başından eğitim almaya başlamış. Uzaktan okuma yazma öğrenmeye çalışmış ve online eğitime uyum sağlamakta zorlanmış. Rana uykusunun geldiğini söylemesiyle konuşmamıza ara veriyoruz. Oldukça uykulu görünüyor.

Öğlen vakti bu denli uykusunun gelmesine şaşırıyorum. Atike hemşire sürekli evde oldukları için çocukların günlük rutinlerinin değiştiğini açıklıyor. Uyku saatleri ve yemek saatlerindeki düzen bozulmuş. Normalde gece 21.00-22.00 gibi yatan çocuklar şimdi gece 23.00-24.00 hatta bazen 01.00’da yatağa gidiyorlarmış.

Öykü ve Rana dört ay boyunca evden dışarı çıkmamışlar, birinci derece yakınları dışında kimseyi görmemişler. Bazı arkadaşları birbiriyle buluşurken onlarla buluşmak istememişler, teklif dahi etmemişler. Annesinin risk grubunda olması yüzünden arkadaşları onları dışlamış ve bu davranışları onları incitmiş. Zaten onlar da artık parka gitmeyi, insanlarla görüşmeyi istemiyorlar. Öykü onu parka götürme teklifimi net bir biçimde reddediyor. Rana annesinin “Eğer koronavirüse yakalanırsanız hastanede tek kalmak zorundasınız, bizi bekletmezler.” uyarısını duyunca korktuklarını ve evde kalmanın daha güvenli olduğuna karar verdiklerini söylüyor.

Yasemin Medeni: Hemşire

Yasemin Medeni 20 yıldır hemşire olarak görev yapıyor. Yasemin hemşirenin Dila adında 16 yaşında bir kızı ve Deniz Ali adında 4 yaşında bir oğlu var.

Bize kapıyı Dila açıyor. Masada küçük kardeşi çizgi film izliyor. Dila bu süreçte kardeşine bakıyor. Bu nedenle okul tarafından online yapılan derslere katılmakta zorluk yaşadığını, derslerinden geri kaldığını söylerken bu durumdan şikayetçi olduğunu belirtiyor ve okulların bir an önce açılmasını istiyor.
Deniz Ali annesinin eve geldiğini görünce gözleri parlıyor. Uzaktan öpücük gönderiyor annesine. Normalleşme sürecinden önce annesinin onu koruma amaçlı uzak durmasına üzülmüş ama bir süre sonra o da öpmek istememiş. Dila’nın, annesinin çantasını ve masanın üstünde duran cep telefonunu antibakteriyel mendillerle sildiğini ve balkona çıkardığını görüyorum. Normalde de titiz olduğunu ama bu dönemde kardeşini de koruma amacıyla daha da özen gösterdiğini söylüyor.

Yasemin hemşire gün içinde birden fazla kez yıkanıyor. “Buradan mikrop götürüyor muyum? diye kaç kez endişe ettim. Kaç kez yıkansan bile emin olamıyorsun. Ellerim yıkanmaktan yara olmuş kanıyordu. Sürekli pismişsin gibi geliyor. Her an test yaptıramıyorsun ki!” diyerek endişesini dile getiriyor. Öykü ve Rana gibi, Dila ve Deniz Ali de aylardır evde. Deniz Ali tatil sürecini sabahtan akşama kadar televizyon izleyerek ve oyun oynayarak geçiriyor. Yaşı küçük olduğu için durumun pek farkında değil. Tatilin tadını çıkarıyor. Dila ise bu durumdan pek de hoşnut değil. Ona göre evde düzen kalmadı, otorite tamamen bitti. Yasemin hemşire “Sağlık çalışanları apartmanın giriş kapısını kullanmasın, arka kapısını kullansın.” diye kağıt asan apartman yöneticileri bile gördüm diye ekliyor konuşmasına. “Sağlık çalışanları ve onların çocukları dışlandılar.” diyor.

Deniz Ali yakında kreşe başlayacak. Yasemin hemşire “Mecburiyetten bakacak kimse olmadığı için göndereceğim. Bana kalsa göndermem. Çünkü orada hijyene dikkat edeceklerini düşünmüyorum” diyerek tedirginliğini dile getiriyor.

“PANDEMİ SIRASINDA RİSKLİ ALANLARDA GÖREV YAPAN SAĞLIK
ÇALIŞANLARI VE ÇOCUKLARI EN ÇOK ETKİLENEN TARAF OLDULAR

Klinik Psikolog Bahar Erdoğan

Salgın sırasında, sağlık çalışanlarının çocuklarında ne gibi bir psikolojik durum ortaya çıkarabilir?

Pandemi sırasında riskli alanlarda görev yapan sağlık çalışanları ve çocukları, en çok etkilenen taraf oldular. Bulaştırma riskine karşın ev dışında konaklamak zorunda kalan anne-babalar çocuklarına temas etmemek bir süre farklı ortamlarda barındılar.
Bu süreç, çocuklar açısından en zorlayan kısım oldu. Anne-babalarıyla temas edemeyen çocuklarda kaygı arttı. Çocukların bu süreçlerde düzenleri bozuldu ve yakın akrabalarında (amca, babaanne, teyze..) kaldılar. Bununla birlikte çocuklar dışında anne-babalar da kendi içinde psikolojik olarak oldukça yıprandılar ve çocuklarına uzaktan dahi olsa yeterli ilgiyi gösteremediler . Çocuklar ayrılık kaygısı dışında anne-babama bir şey olursa kaygısını da yoğun şekilde yaşamaya başladılar.

Bu kaygının en az seviyede yaşanması için ne yapılmalıdır?

Bu süreçte çocukların olumsuz etkilenmemesi için yapılması gereken, çocuklarda rutini bozmamak. Uyku saati, yemek saati, yattığı yatak ve evde oynadığı oyunlar gibi rutinlerine devam eden çocuklarda kaygının aza indiğini gözlemliyoruz. Bu süreçte gerek sağlık çalışanlarının çocukları gerekse tüm çocuk ve ebeyevenler için rutinler pandemi sürecinde
kaygı ve korkuları aza indirmektedir .

Çocuklar pandemi dolayısıyla aylardır evden dışarı çıkmıyor. Ebeveynler bu süreçte çocuklarını ne gibi aktivitelerle destekleyebilirler?

Bu süreçte özellikle çocukların olumsuz etkilenmemesi için yapılması gereken çocuklarda rutini bozmamak. Bu gözlemlerimizin sonucunda uyku saati, yemek saati, yattığı yatak ve evde oynadığı oyunlar gibi rutinlerine devam eden çocuklarda kaygının aza indiğini görüyoruz. Bu zaman diliminde gerek sağlık çalışanlarının çocukları gerekse tüm çocuk ve ebeveynler için periyodikliğin devamı pandemi sürecinde travma oluşturabilecek duygusal reaksiyonları önlüyor.

Pandemi sürecinde özellikle okul öncesi çocuklarda (0-5 yaş) erken çocukluğun en hızlı geliştiği dönem olduğu için, evde süreç yönetme konusunda aileler zorlandılar. Durumun böyle sağlıksız bir hâl alması, ebeveynlerde ardı arkası kesilmeyen sosyal medya etkinliklerine yol açtı. Birbirleriyle yarış haline giren ebeveynler böyle yaparak başta çocuğun ilgisini çekse de, etkinliklerden sıkılan çocukların ilgisi dağılmaya başladı. Ebeveynlerin çocuklarla fiziksel, duygusal, bilişsel ve dil gelişimini destekleyen etkinlikler dışında, serbest oyunlar oynamaları ve evin içindeki yaşama, çocuğu dahil etmeleri gerekir. Yaratıcılığı, hayal gücünü ve motor gelişimini de destekleyen ev yaşamına dahil olmak, hem çocukların sıkılmalarını engellemekte hem de birlikte yapıcı kısımlarına katkıda bulunmakta. Anne yemek yaparken çocuğun da mutfakta hamur yapıp oyalanması, çamaşır asarken çocuğun da anneye renklerini söyleyerek mandal vermesi, temizlik esnasında çocuğun kendi odasının tozunu alması gibi aktivitelerle çocuğu yaşama dahil edersek, çocuklar rutinlerini bozmadan kaliteli ve yapıcı olarak pandemi sürecini sağlıklı bir şekilde atlatacaklardır.