Çağrıbey Anadolu Lisesi’nden Dijital Vatandaşlık Projesi

Üsküdar’ın liselerinden biri olan Çağrıbey Anadolu Lisesi öğrencileri geçtiğimiz günlerde “Dijital Vatandaşlık” isimli bir projeye imza attı. Koordinatörlüğünü Melda Gürsel’in yaptığı ve 9. ve 10. sınıflardan 29 öğrencinin katılımı ile devam eden eTwining projesi çalışmalarına devam ediyor.

Tam adı “Safe Young Citizens On The Net” olan projeyle 122 öğrenci internette gezinmeyle bağlantılı risklerin farkına varacak, internet kullanımının tehlikeleri konusunda farkındalıklarını artıracak, bunları önlemek için olası eylemleri belirleyecek  ve dijital okuryazarlıklarını geliştirecek, haberler ve web üzerinde doğru bilgi kaynaklarının nasıl seçileceğini öğrenecek, eleştirel düşünmeyi aktif olarak geliştirecek, İngilizcelerini aktif bir şekilde kullanarak uluslararası gruplarda çevrimiçi çalışmayı öğrenecek.

Ayrıca öğrenciler öğrenme metodolojileri, eşler arası öğrenme metodolojisini kullanarak işbirliği becerilerini geliştirecek, yeni ICT araçlarını öğrenerek BİT becerilerini geliştirecek, diğer Avrupa kültürleri ve yabancı ülkelerden öğrencilerle temasa geçerek farklı alışkanlıklar ve yaşam tarzları hakkında bilgi edinecek, kültürel ve sosyal hoşgörüyü geliştiren bir Avrupa bilinci geliştirecek.

Projenin oluşum sürecini proje ekibi şu şekilde anlatıyor:

“Vatandaşlık eğitimi, birçok Avrupa hükümeti tarafından öğretmenlerden genellikle disiplinler arası bir şekilde öğretmeleri istenen bir konudur. Öğretmenler, öğrencilerin genellikle yerinde derslere katılamadıkları ve mümkün olduğunda sınıfta da maske takmaları gerektiği bir salgın döneminde akranlarıyla grup halinde uzaktan çalışmanın önemli olduğunu fark ettiler. Bu sorun, özellikle birbirinden uzak durması gereken ve bir sınıf grubu olarak katılamayan yeni bir çalışma döngüsüne başlayan öğrenciler için çok önemlidir: bu şekilde pandemi üzerindeki kısıtlamalar, sınıfları Avrupa’ya açarak bir şekilde aşılabilir. Bu nedenle Türkiye, İtalya, Fransa, Portekiz ve Bulgaristan’dan 10 öğretmenle dijital eğitim konusunu bir eTwinning projesi aracılığıyla ele almaya, konuyu tanıtmaya ve öğrencilerinin internette gezinmenin riskleri hakkında düşünmelerine yardımcı olmaya karar verdik.”

Proje kapsamında Uluslararası ekiplere ayrılan öğrenciler kendilerini tanıttı ve Dijital Vatandaşlık ile ilgili siber zorbalık, gizlilik, sahte haberler, telif hakkı ve kimlik avı konularında araştırma yaptılar. Her takım diğerleriyle iş birliği yaparak okul arkadaşları içinde Dijital Vatandaşlık hakkında bir anket hazırladı, uyguladı, sonuçları ülke ve yaş bazında analiz etti. 

Önümüzdeki günlerde projeye katılan öğrenciler her ekibin üyeleri tarafından yayınlanan sahte haberlerle bir oyun hazırlamak için iş birliği yapacaklar, meydan okuyacaklar ve yarışacaklar.

Proje tamamlandığında sonuçlar bir e-kitapta yayınlanacak ve ebeveynlerine, öğretmenlerine ve okul arkadaşlarına sunulacak.

Seminer Dizisi 2: Yapılaşma tehdidi altındaki Validebağ Korusu için çözüm ne?

Validebağ Savunması II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin ilk semineri 30 Ocak 2021’de başlamıştı. Seminerin son oturumunda Canan Atay, ‘Kuş Varlığı ve Yeşil Alan İlişkisinin Peyzaj Değerleri Açısından İrdelenmesi: İstanbul Validebağ Korusu’ başlıklı sunumu gerçekleştirdi.

Sunumunda kentsel yeşil alanların önemine ve Validebağ Korusu’nun faunası, tarihsel gelişimi ve mekân oluşumuna da yer veren Sn. Atay şu bilgileri paylaştı: 

  • Koru, farklı eğim değerlerinden dolayı ondüleli bir yapıdadır, düz ve eğimli alanlara sahiptir. Koru’nun en yüksek noktasının denizden yüksekliği 90 metre en düşük noktası 55 metredir.  Vadi ve tepelerden oluşan arazi formu içinde Koru, %1-2 eğim %20, %2-4 eğim %3, %4-10 eğim %17, %10-21 eğim %45, %21-46 eğim %15 alanlardan oluşmaktadır. Bu yapı minik koridorlar, mikro klima alanlar oluşturur ve her tarafın ağaçlarla dolu olmaması çok kıymetlidir. Bu farklı yapıda ve bakıda alanlar da zengin bitki çeşitliliği ile birlikte, zengin bir fauna yaşamını sağlar. Bu doğal yapının devamlılığı hem yaban yaşamı hem çevre insanları için önemlidir.
  • Kuzey rüzgarlarına kapalı konumu ve vadi özelliği ile tepe formlu kısımlarının bakısı itibari ile ılıman ve korunaklı bir alan özelliği göstermektedir. Koru içinde büyük ağaçlar bulunmaktadır ve azımsanmayacak bir çalı ve ağaçsı ayrıca otsu türleri söz konusudur. Kelebek türleri gözlemi açısından da zengin bir alandır. Tüm bu alandaki fauna ve flora varlığı birbiri ile ilişki içindedir ve çevre sağlığı açısından önemli bir varlık oluşturmaktadır. Ağaçlar bu alanların omurgalarıdır ve büyük ağaçlar temiz hava ve birlik desteği için önemlidir Validebağ Korusu bu açıdan da önemli bir alandır. İçinde anıt ağaç değeri taşıyan ağaçlar söz konusudur. 
  • Genel olarak belirtmek gerekirse yırtıcı kuşlar, kemirgenler, sürüngenler, kurbağalar ve kuşların bazılarını avlayarak, doğadaki sayılarını kontrol altında tutarlar. Pek çok böcekçil kuş da (Sinekkapan, Kırlangıç vb.) böceklerin aşırı çoğalmalarını önler. Kuşlar besin zincirinin üst halkalarında yer almaktadır.  Tohum ve meyvelerle beslenen kuşlar, yedikleri bitki tohumlarını uzak yerlerde, dışkılarıyla birlikte atarak bitkilerin çoğalmalarına ve yayılmalarına neden olurlar.
  • Kuşlar bulundukları bölgenin beslenme ve üremeye elverişsiz hale gelmesi ile göç ederler. İstanbul ülkemizdeki en yoğun göçün gerçekleştiği yerdir ve hem yırtıcı kuşların hem büyük kanatlı kuşların hem de küçük ötücü dediğimiz kuşların göç ederken kullandığı rota üzerindedir.  Koru göç eden tüm kuşların, şehir içi ötücülerinin ama özellikle geniş kanatlı kuşların uğradığı, bazı kuşların ürediği bir alan olarak (Çıtkuşu, kızılgerdan) önemli bir yeşil alan niteliği taşımaktadır.  Koru’da göç esnasında sıkça görülen kuşlardan olan Leylek, uluslararası korunması gereken tür statüsündedir. Koru, göç esnasında dinlenmek için indikleri ve bazen birkaç gün konakladıkları göç yolu üzerindeki atlama taşı kabul edebileceğimiz dinlenme noktası olması açısından da ayrı bir değere sahiptir. Ancak şehir bu tür alanlar açısından eksiklik göstermektedir. Bu tür alanların sayısı artırılmalıdır ki hem dünyanın hem ülkemizin gerçeği olan göç olgusu desteklenebilsin. Sn. Zeynel Arslangündoğdu’nun paylaştığı üzere 2021’de İstanbul’da 352, Koru’da 130 kuş türünün gözlemi yapılmıştır. Bu Koru’nun bulunduğu yer sebebi ile göç olgusunun önemini vurgulaması açısından değerli bir tespittir.
  • Zaman içinde çevresi tamamen yapılarla çevrilen Koru ciddi bir antropojen baskı altındadır. Yaban yaşamın şehir içi örneklerinden biri olan Koru, yapısındaki kültürel ve doğal zenginliğini oluşturan öğeleri ile korunarak ve bu değerlerin birbirleri ile olan ilişkileri tanımlanarak ve tanıtılarak geleceğe taşınmalıdır. Anayasal hakkımız olan sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı çerçevesinde baktığımızda bizim bu alanlara ve bu alanları kullanan canlılara ihtiyacımız vardır. 

Validebağ Savunması’nın düzenlediği II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin ikinci semineri, 6 Şubat 2021’de Ayşe İrem Doğancı, veteriner hekim Nilay Tezsay ve Dr. veteriner hekim Ebru Akbaş’ın katılımıyla gerçekleşti.  

‘Korunun Koruyup Kolladıkları’ başlıklı sunumunda Ayşe İrem Doğancı “Zarar görmeden ve zarar vermeden aynı çevreyi nasıl paylaşırız” konusunu irdeledi ve sunumuna Tınaz Titiz’den yaptığı bir alıntıyla başladı: ‘Sadece insanları, sadece hayvanları, sadece ormanları ve sadece toprakları koruyamazsınız. Eğer bunlardan sadece birini korumaya yönelirseniz “bütünlük gerçeğini” gözden kaçırırsınız. İşte bizler bu bütünlüğü kaybetmek istemeyenleriz.” Validebağ Savunması’nın seminerlerinde de hep bir yaşam döngüsünden bahsedildiğini hatırlatan Doğancı, yaşam döngüsü içindeki tek bir öğeyi oradan çıkarırsak dengenin bozulup sistemin çöktüğünü belirtti.

Doğancı’nın sunumunda öne çıkan diğer noktalar şunlardı:

  • DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü)’nün kuduzun kontrol altına alınması için yürüttüğü bir çalışma sırasında, bir alandaki köpek nüfusunun %80’inin 6 aylık aralıklarla 7 yıl boyunca itlaf edilmesine karşın, nüfusta %25’in altında bir azalma sağlanabilmiş. Köpeklerin üreme yetenekleri o kadar yüksek ki buna onları öldürerek yetişmek mümkün değil. 
  • Bir habitat yiyecek ve barınma sağladığı sürece oradaki köpekler alınsa bile en geç bir hafta sonra oraya başka köpekler geliyor ve bu yeni gelenler tanımadığımız, davranış biçimlerini bilmediğimiz ‘şüpheliler’ oluyor.
  • Bir alandaki hayvan nüfusunu kontrol altına almanın tek bir yöntemi var: YAKALA, KISIRLAŞTIR, AŞILA, ALDIĞIN YERE BIRAK!
  • Çözüm belliyken neden hala sorun yaşanıyor? Bu işler, belediyelerin sorumluluk üstlenmemesi nedeniyle gönüllülerin sırtına yükleniyor, sistemli ve sürdürülebilir hale gelemiyor. Yine de tüm olumsuz koşullara rağmen örneğin Adalar’da sorun neredeyse tamamıyla çözüme kavuştu.
  • Koru çok önemli bir yaşam alanı, orada bir sürü yaşam var, köpeklere de yaşam var. Hayvanlar Koru’ya sürekli girip çıkacak ancak orayı aşırı hayvan nüfusundan da aşırı insan trafiğinden de korumalıyız.

Aynı zamanda İVHO Egzotik ve Yaban Hayatı Komisyonu Sekreteri de olan veteriner hekim Nilay Tezsay’ın sunumunun başlığı ise ‘Şehir İçindeki Yaban Hayvanları ile Etkileşimimiz’ idi. 

Tezsay “Yaban hayvanları hayatımızda var, hiç de uzakta değiller, çünkü şehirlerimizi onlara ait alanlara kurduk. İstanbul’da yeşil alan çok az kaldı, Validebağ Korusu bu anlamda çok önemli yerlerden bir tanesi” diyerek konuşmasına başladı. Yaban hayvanlarından serçe, güvercin, kumru, sığırcık, leylek gibi sık tanınan türlere rastlayabileceğimiz gibi, ak karınlı ebabil, atmaca, şahin, istilacı türler olan yeşil ve iskender papağanları, çesitli kara ve su kaplumbağalarına ve ak göğüslü kirpi gibi memelilere de şehirde rastlanabileceğinden bahsetti. Leş kargası ve gümüş martı nüfusunun insan atıklarından da beslenmeleri nedeniyle artmasına karşın bir yandan da birbirini dengelediğini belirtti. Tezsay şunlara da vurgu yaptı: 

  • Aslında bir harmoni içinde yaşıyoruz, biz ne kadar bozsak da sonunda denge yeniden oluşuyor, Koru’daki kedi-köpek varlığı da sürekli yeniden dengeleniyor.
  • Diğer hayvanların beslenme alışkanlıklarını bozmamak için besleme yapılan alanlara oradaki nüfusa uygun miktarda yem bırakılmalı, fazladan yiyecek konulmamalı.
  • Korudaki köpek nüfusunu sabit tutmak için ‘kısırlaştır, aşıla, küpele, yerine bırak’ dışında bir yöntem işe yaramaz.
  • Sadece insan için yaratılmış bir dünya düşüncesini çıkaralım lütfen kafamızdan, bu dünya hepimizin.   

Seminerin üçüncü konuşmacısı olan Dr. veteriner hekim Ebru Akbaş’ın sunumunun başlığı ise ‘Koru’nun Gerçek Sahipleri’ idi.

Dr. Akbaş’ın vurguladığı noktalar şunlar oldu:

  • Koru’nun gerçek sahipleri Koru’daki köpekler, kediler ve yaban hayvanları; bizlerse onların ev sahibi olduğu alana girdiğimizde onların misafirleriyiz.
  • İstanbul’da yeşil alanlar %2.2, canlılar için yaşam alanı kalmamış gibi.
  • Köpeklerin konuştuğu havlama dilini anlayamıyoruz, bizler ancak onların vücut dilini yorumlayabiliriz. Kulakları dik, kuyruğunu sallıyor ve vücut ağırlığı dört ayağına eşit dağılmışsa bir tehdit oluşturmuyor demektir. Saldırı öncesinde kulakları yatırıp, kuyruğu dikleştirir ve gelen tehdit karşısında diş gösterirler. Biz göz teması kurup, önden yaklaşırsak bunu tehdit olarak algılarlar. Saldırı tavrında olan köpeğe değil ama sokakta seveceğiniz köpeğe yaklaşırken, elimizi uzatıp önce avucunuzun içini koklatmalısınız.  
  • Koru’nun içinde gezerken tedbirli olunmalı. Vücut dilimizle ne anlattığımız önemli, köpekler tehdit olup olmadığımızı, onları sevip sevmediğimizi, onlardan korktuğumuzu anlıyor ve önlemlerini alıyorlar. 
  • ‘Kısırlaştır, aşıla, yerine bırak’ teritoryal agresyon yani alan savunma açısından da gerekli, yoksa lideri o alandan uzaklaştırırsanız, bu yeni bir liderlik savaşına yol açacaktır. Kısırlaştırma erkek köpeklerde saldırganlığın %60 oranında azalmasına yol açıyor, mümkünse toplu kısırlaştırma yeni liderlik çatışmalarını önler.

Seminerin sonunda bir soru üzerine Nilay Tezsay, Koru’ya aydınlatma yapılmasının yaban hayvanlarının uyku siklüsünü bozacağı için hiçbir koşulda kabul edilemeyeceğinin altını çizdi. Ayrıca evcil hayvanların terk edilmesinin önlenebilmesi için 5199 sayılı Hayvan Hakları Yasası’nın düzeltilerek çıkarılmasının önemi vurgulandı ve sürecin #YaşamİçinYasa etiketinden izlenmesi ve destek verilmesi ve Yaşam Hakları Yasama İzleme Komisyonu’nun takip edilmesi hatırlatıldı.

Validebağ Savunması’nın düzenlediği II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin üçüncü semineri 13 Şubat 2021’de Y. Mimar Deniz Alkan “Tarihsel, Kentsel Değişimde Bir Koruma Mücadelesi Örneği; Validebağ Korusu” başlıklı sunumla gerçekleşti.

Y. Mimar Deniz Alkan’ın, Validebağ Korusu ve içindeki yapıların Osmanlı döneminden bugüne tarihsel gelişimini aktardığı ayrıntılı sunumunda şu noktalar öne çıktı:

  • Validebağ Korusu’nun tarih sahnesine çıkışı Üsküdar’ın tarihi süreciyle birlikte olmuştur. 19. yüzyıl başlarında Selimiye Kışlasının yapılması, ortalarında da ilk İstanbul-Üsküdar vapur seferlerinin başlamasıyla Üsküdar Haydarpaşa’ya doğru genişlemeye başlar. 
  • Sultan Abdülmecid daha önce Mihrişah Sultan’a ait Çamlıca eteklerindeki bağ evini, annesi Bezmialem Valide Sultan’a hediye edince bölge Validebağ’ı adıyla anılmaya başlar. 1853’te saray mimarı Nigoğos Balyan şimdi Adile Sultan Kasrı adıyla anılan binayı inşa eder ve burası Sultan Abdülaziz’in kız kardeşi Adile Sultan tarafından 1899’daki ölümüne kadar yazlık olarak kullanılır.
  • Balkan ve Dünya Savaşlarının yetimlerinin korunması amacıyla 1915’te kurulmaya başlanan dar-ül eytamlardan (yetimler yurdu) biri de Adile Sultan Kasrı’nda 1917’de açıldığı düşünülen Validebağ Darüleytam’ıdır. 1926’da darüleytam kapatılarak Şehir Yatı Mektebine dönüştürülmüştür.  
  • Validebağ Korusu, 1925 yılında Milli Emlak’tan Atatürk’ün emriyle Maarif Nezareti’ne tahsis edilerek bu durum tapu kayıtlarına işlenmiş ve 1927 yılında Adile Sultan Kasrı’nda Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’in girişimleriyle 60 yataklı Validebağ Prevantoryumu faaliyete başlamıştır.
  • 1928’de, şimdi Mustafa Necati Bey Huzurevi olarak kullanılan prevantoryum, 1939’da ise kısmen açılıp, ancak 2. Dünya Savaşı sonrası 1949’da tamamlanan sanatoryum binası hizmete girer. 1954’te İhsan Mermerci Çocuk Prevantoryumu açılır. 1973’te Validebağ Öğretmenler Hastanesinin açılmasıyla, prevantoryum olarak kullanılan Adile Sultan Kasrı hizmet dışı kalır.

Alkan, Koru ve çevresindeki yapılaşmanın İstanbul’un tarihî ve doğal yapısını bozan imar yaklaşımından bağımsız ele alınamayacağını belirterek şu tespitlerde bulundu:  

1956 yılında Adnan Menderes’in İstanbul’un imarını siyasal proje hâline getirmesi ile imar operasyonu başlamış, Boğaz Köprüsü’nün etütleri yapılmış ancak 27 Mayıs 1960’da darbe olunca proje uygulanamamıştır. Mimarlar Odası 1968 yılında Boğaz Köprüsü üzerine oldukça detaylı bir rapor hazırlayarak kente vereceği zararları sıralamışsa da 1970 yılında yapımına başlanan köprü 1973 yılında açılmış ve öngörüldüğü gibi her iki yakada da büyük bir yapısal dönüşüm yaratmıştır. Boğaz Köprüsü çevre yolu, Koru’nun deresini tahrip etmiş, Çamlıca eteklerinden gelen suyu kesmiştir. Köprünün yapılmasıyla Koru çevresinde yapı yoğunluğu artmıştır. 

  • 1980’de nazım planlarda Koru’nun koruma bandında yeşil alan olan bölgede, plan değişiklikleri yapılarak Validebağ Sitesi inşa edilir. 
  • 1986 yılında Validebağ Korusu’nun leyleklerin konakladığı bölümü Marmara Üniversitesine tahsis edilir.  
  • 1990 yılında faaliyete geçen Haydarpaşa Lisesi bu bölgedeki ahırları ve mandıraları yıkarak yerine kendi kampüsünü yapar.
  • 1992 yılında Koru’nun 50.000 m²sinin Marmara Üniversitesine tahsisi onaylanmıştır. Üsküdar Belediyesi’nin bu alana havuzlu restoran, çocuk parkı vb. yapma girişimi, alanda günlerce çadır kurarak süren sivil direnişle durdurulur.
  • 1994’de Haydarpaşa Lisesi Eğitim Vakfına devredilen ve vakıf tarafından izinsiz onarılan Abdülaziz Köşkü’nün tekrar Milli Eğitime devri için imza kampanyaları yapılır. 
  • 1996’da İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Adile Sultan Kasrı ve Abdülaziz Av Köşkü’nün bulunduğu parselin tesciline ve Abdülaziz Av Köşkünün koruma grubunun “I. grup olarak belirlenmesine” karar verir.
  • 1998 yılında Haydarpaşa Lisesi bir futbol sahası büyüklüğündeki alanda hafriyat yapar ve doğal bitki yapısını yok eder. Aynı yıl İzci yönetimine verilen tarihi ahır binası yıkılmış, yerine yapılan yeni bina 18.06. 1999’da Şevket Aktalay İzci evi adıyla faaliyete geçmiştir. Ayrıca kafeterya ve lisenin kapısına kadar sert zeminli bir yol yapılmıştır. 
  • 25 Aralık 1998’de Koru’nun tarihi dokusunun korunması ve plan değişikliğine itiraz için 6 bin imzalı dilekçe İstanbul Büyükşehir Belediyesine elden verilir.  Eğitim-Sen ve çevrecilerin çabaları sonucu Üsküdar Belediyesinin bu alan üzerinde yapılaşma girişimleri mahkeme kararıyla durdurulur. 
  • 03.02.1999’da İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu “Validebağ Koruluğunda her türlü imar hareketinin durdurulmasına, 16 Temmuz 1999 tarihinde aynı kurul parselin tamamını koruma altına alan kararını vererek Validebağ Korusunu 1. derece DOĞAL SİT alanı ilan eder. 
  • Koru’nun korunması için mücadele edenler bir sivil toplum örgütü çatısı altında toplanarak 2001 yılında Validebağ Gönüllüleri Derneği’ni kurar. 
  • 2007’de Validebağ Korusu’nun bakım onarım ve yeşil alanlarının kullanımı ile ilgili İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Üsküdar Belediyesi arasında imzalanan protokol uyarınca Üsküdar Belediyesi Koru’da 6 metre eninde yol açma girişiminde bulunur. Aynı yıl bu protokolün iptali için dava açılır. 7 yıl sonra, Ağustos 2014’de Danıştay 8. Dairesi Koru’yu Üsküdar Belediyesi’nin kullanımına açan bakım onarım protokolünü iptal eder ve  karar düzeltme talebi de  16 Nisan 2014’de oybirliği ile reddedilir.
  • 2014 yılına gelindiğinde Koru’nun Tophanelioğlu Caddesi üzerindeki taş duvarlar yıkılmış, yerine beton duvar yapılmış, Adile Sultan Kasrı ve diğer kültür varlıklarının çevresinde zemin toprak ve beton dökülerek yükseltilmiş, üzeri ise Kasrın tarihi ve kültürel geçmişi ile ilgisi olmayan kaplama ile kaplanmıştır. Zemin yükseltildiği için düşük kotta kalan Adile Sultan Kasrı yağmur ve su baskını tehditleriyle karşı karşıya kalmıştı. Kültür varlığının doğal dokusu, daha fazla ticari gelir adına yok edilirken şimdi de doğal zemin beton kaplanarak var olanın yanına daha da büyük bir otopark yapılmak isteniyordu. 17 Ağustos 2014 tarihinde yapılan çağrı üzerine bir araya gelen meslek odası, STK, parti temsilcileri ve semt sakinlerinden oluşan 300’ü aşkın Koru dostu, tartışmalar sonunda oy birliği ile alınan karar doğrultusunda doğal zemine beton dökmek üzere serilmiş çelik hasırları elbirliği ile kaldırdı.
  • 2014 yılında Üsküdar Belediyesi, Koru’nun Acıbadem tarafından çıkış kapısına bitişik yeşil alana cami yapmak üzere harekete geçer. Alanın donatı fonksiyonu değişikliğine karşı dava açılsa da, 6 ay boyunca çevrecilerin gece gündüz nöbet ve protestoları altında, inşaat polis zoru ve TOMA’ların korumasında yükselmeye başlar.    Direniş tüm ülkede ses getirmesine rağmen cami ve ekleri yapılmış, ancak halkın kararlılığı Koru’ya girme sevdalarının uzunca bir süre ertelenmesini sağlamıştır.
  • 2018’de İBB’nin hazırladığı proje ile Koru’nun Millet Bahçesi yapılması gündeme gelmiştir. Mimarlar Odasınca yapılan detaylı hesaplamalar ile bu projenin Koru’nun %40’nı tahrip edeceği tespit edilmiştir. Projenin iptali için Validebağ Gönüllüleri Derneği tarafından açılan dava henüz sonuçlanmamıştır.
  • * KANİP (Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı) ise İBB tarafından hazırlanarak, ÇŞB Çevre İl Müdürlüğü’ne gönderilmiş, aylardır   bakanlığın  onayı ve  askıya çıkarılması bekleniyor.
  • Validebağ Savunması birinci ve ikinci çevrimiçi seminerlerin çıktısının değerlendirildiği bir sonuç bildirgesi yayınlayacağını belirtti.

Selimiye mahallesi sakinleri: Çocuk Kütüphanesi kapanmasın

Bir zamanlar en fazla çocuk kütüphanesine ev sahipliği yapan Üsküdar’da kütüphaneler sırayla Belediye’ye devrediliyor. 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk Kütüphanesi, Çinili Çocuk Kütüphanesi ve Mihrimah Sultan Çocuk Kütüphanesi’nin ardından Selimiye Çocuk Kütüphanesi de Üsküdar Belediyesi’ne devredildi. Selimiye sakinleri kütüphanenin geleceğiyle ilgili endişeli. Mahalle Muhtarı Haluk Yege ise kütüphanenin korunacağına dair Belediye Başkanı’ndan söz aldığını belirtti.

Türkiye’nin gündemi Üsküdar’daki camilerden belirleniyor

Son yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’un değişik semtlerinde cuma namazı sonrası açıklamalarıyla Türkiye’nin gündemi şekillenmeye başladı. Bir ritüele dönüşen bu durumun nedeni ise bir tür siyasal iletişim metoduna dönüşüyor.

Geçtiğimiz hafta cuma namazını Üsküdar’daki Kerem Aydınlar Cami’nde kılan Erdoğan, çıkışta gazetecilerin sorularını cevaplamıştı. Önceki haftalarda Hz. Ali Cami’nde cuma namazını kılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, basın mensuplarının sorularını yine orada yanıtladı. 4 hafta önceyse cuma namazını Üsküdar’daki Büyük Selimiye Cami’nde kıldı. Türkiye siyasetinin gündemi adeta Üsküdar’daki camilerden belirlenmeye başladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Ömer Öztürk Camii’nde basın mensuplarının sorularını yanıtlıyor. Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı

Bunun nedeni ne olabilir?

Son yıllarda Ankara’da bulunan Cumhurbaşkanlığı Saray’ı yerine İstanbul Üsküdar’da bulunan Vahdettin Köşkü’nde çalışmalarını sürdüren Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu köşkte dünya liderlerini de ağırlamıştı. Üsküdar Çengelköy’de bulunan bu köşke yakın camilerin seçilmiş olması bir neden olabilir. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’da ikamet ettiği Üsküdar Kısıklı’da bulunan evi, cami seçimlerinde belirleyici unsur olabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Ömer Öztürk Camii’nde basın mensuplarının sorularını yanıtlıyor. Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı

“Siyasette dinin tonu daha fazla belirginleşiyor.”

Ancak cuma namazı sonrası yapılan bu açıklamaların bu kadar teknik detayları olmayan başka bir politik anlamı daha var. Siyaset Bilimci Nezih Onur Kuru’ya göre 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası Türkiye’de dinle siyaset iç içe girdi.  Dolayısıyla artık İslam dini Türkiye’deki yargı, ordu gibi kurumların da geriletilmesiyle birlikte açık ve meşru bir şekilde siyasal alana nüfus etmeye başladı. Bu sürecin gelişimine ilişkin değerlendirmede bulunan Nezih Onur Kuru, son yıllarda siyasette dinin tonunun daha da öne çıkması ve buna yönelik önce Ayasofya’nın yeninden ibadete açılması ve geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin nedenlerini siyasette dinin belirginleşmesinin bir tezahürü olduğunun altını çiziyor.

Türkiye’de ortaya çıkan ekonomik kriz ve büyükşehirlerin muhalefete geçmesiyle birlikte iktidarın politik-ekonomik açıdan rant dağıtımının daraldığını vurgulan Kuru, yeni partilerin ortaya çıkması, Saadet Partisi’nin bu alanda bir aktör olarak yükselişi, Erdoğan’ın çekirdek tabanı olarak nitelendirilen muhafazakarlara yönelik yeni bir strateji olarak bu siyaset tarzının daha da keskinleştiğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Hacı Harun Camii açılışında konuşma yapıyor. Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı

“AKP’de bugüne kadar İslami gruplara vermediği rantları vermeye başladı.”

İBB’nin AKP için çok büyük bir rant dağıtım mekanizması olduğunu hatırlatan Kuru, “Bu rant dağıtımının besleyicileri kısıtlandığı için yeni partiler de harekete geçtiği için AKP’de bugüne kadar İslami gruplara vermediği rantları vermeye başladı,” dedi.  

Cami çıkışı basın açıklamalarının Abdullah Gül döneminde başladığına değinen Kuru, “Cuma çıkışı açıklamalar meselesinde Abdullah Gül öne çıkıyordu, Erdoğan’da 2013 sonrası bu tarzı benimseye başladı,” dedi.  

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı sırasında işi gereği toplumla biraz mesafeli olmaya başladığını ve halkla ilişkilerde bunun işe yaramadığını düşünen Kuru, bu nedenle Erdoğan’ın tekrar camilere geri döndüğünü söyledi. 

“Üsküdar AKP’nin Müslüman kimliğinin yoğrulduğu bir yer.”

Üsküdar’ın tüm bu sürecin merkezinde bir kent olarak ortaya çıkmasını da son olarak değerlendiren Kuru, “Üsküdar AKP’nin Müslüman kimliğinin yoğrulduğu bir yer. Tam geleneksel değil aslında modern. Böyle bir geçiş noktası. İslami zenginlerin tercih ettiği bir nokta artık. Bir şekilde bu ana muhalefet partisinin çok çabalasa da AKP’nin kazandığı bir yer. Son iki yerel seçimde çok az farklarla kaybetti muhalefet. Orası bir kale gibi görünüyor. Ayrıca Fatih neden seçilmiyor, emin değilim. Belki Fatih’te ki cemaat yapıları daha oturaklı olabilir. Fatih’teki ana camilerde cemaatlerin etkili olduğu, partilerin ikinci sırada geldiği bir yer.  Üsküdar’da partinin daha ön plana çıktığı yer olarak da ön plana çıkıyor,” dedi.      

Üsküdar’da izinsiz kesilen ağaçların yerine yenileri dikildi

Üsküdar’da 4 kişi, Kız Kulesi’nin karşısındaki ağaçları keserken yakalanmıştı. İzinsiz kesilen ağaçların yerine yetişkin 4 çınar dikildi.

Üsküdar Belediyesince yapılan ağaç dikme etkinliğine Üsküdar Kaymakamı Murat Sefa Demiryürek, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen ve Vefa Destek Grubu üyeleri ile çevre sakinleri katıldı. 

Kaymakam Demiryürek, ağaçların kesilmesiyle ilgili adli ve idari tahkikatın devam ettiğini söyledi.

Pandemi sürecinde görev yapan Vefa Destek Grubu arasındaki yaşlıların, ağaç dikmek için kendilerine başvurduğunu ifade eden Demiryürek, parktaki ağaçların kesilmesi üzerine de bu gruptaki yaşlılarla birlikte yeni çınarlar dikildiğini ifade etti. 

Hilmi Türkmen de ağaçların neden kesildiğinin bilinmediğini belirterek, “Şüpheliler yargıya teslim edildi. İçimiz yanıyor. Bu güzel sahildeki yetişen ağaçları kesmek hangi akla mantığa sığar anlamak mümkün değil. Belediye ve kaymakamlığımız ile çınarlarımız dediğimiz büyüklerimizle birlikte kesilen ağaçların yerine 4 çınar diktik. Ağaçlar sayesinde sahilimiz eski görünümüne kavuşacak.” dedi. 

Pandemi ruh sağlığımızı nasıl etkiledi?

Son bir yıl hepimiz için zor geçti. Covid-19’la hayatımıza giren uzun bir izolasyon dönemi, yaşadığımız kayıplar, ardından gelen maddi zorluklar hiç de kolay değildi. Devam eden pandemi koşullarında sağlığımızı korumak için evdeyiz. Peki ruh sağlığımız ne durumda? Uzman Psikolog ve Aile Danışmanı Yasemin Yılmaz Çekli’yle konuştuk.

Pandemi koşullarının psikolojik sağlığımızı da etkilediğine dikkat çeken Yılmaz şunları söylüyor: “Virüs yaşantımızı sağlığımız açısından iki şekilde yoğun bir biçimde etkiledi. Birincisi doğrudan yaşadığımız bedensel sağlık problemleri, ikincisi ise salgından dolayı yaşanılan ve artış gösteren bazı ruhsal rahatsızlar; kaygı bozukluğu, panik atak, depresyon, obsesif kompulsif bozukluklar.” Asla yalnız olmadığımızın altını çizen Yılmaz, bir uzmandan yardım almanın önemini vurguluyor.

 

Sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Uzman Psikolog ve Aile Danışmanı Yasemin Yılmaz Çekli. Çocuk-ergen-aile terapisi ve bireysel terapi alanlarında yüz yüze ve online seanslarla danışmanlık hizmeti vermekteyim.  

Son bir yılda pandeminin de etkisiyle hayatımız nasıl değişti? Kaygı seviyemiz arttı diyebilir miyiz?

Geçirdiğimiz bu bir yılda hayatımız pek çok açıdan değişti. Tüm dünyaca belirsiz bir sürecin içerisine girdik. Pandemi döneminde virüsün biyolojik etkileri beraberinde psikolojik ve davranışsal etkileri de getirdi. Kişiden kişiye farklılık gösterse de genel olarak herkeste kaygı seviyesinin arttığını gözlemliyorum. İnsanlar virüse yakalanma korkusu ya da sevdiklerine bulaştırma endişesi yaşarken aynı zamanda gelecek endişesi, maddi zorluklar ve sosyal izolasyon gibi bazı problemlerle de karşı karşıya kaldılar. Birçok açıdan hayatın bu kadar sekteye uğraması haliyle insanlarda kaygı ve panik durumu oluşmasına neden oldu.

Er ya da geç her şeye uyum sağlıyoruz. Bir yıl önceye kıyasla hayat tamamen değişti diyebiliriz. Sizce adaptasyon sürecimiz nasıldı? 

Daha önce tecrübe etmediğimiz bir pandemi süreciyle karşı karşıya kaldık. Bir anda çok yoğun tedbirlerin alındığı, sokağa çıkma yasakları, online eğitim, uzaktan çalışma gibi kavramların hayatımıza girdiği bir dönemi tecrübe etmeye başladık. Bunlarla yaşamayı zorunlu olarak öğrendik ama hala uyum sağlamakta zorlanıldığını düşünüyorum. Kısıtlamaların çok üst seviyede olduğu zamanları bir şekilde atlatmışken normalleşme süreciyle başka bir yaşam şekline alışmaya çalışıyoruz. Halen pandemi sürecindeyiz, eski hayatımıza, alışkanlıklarımıza ve rutinlerimize dönemiyoruz. Süreç içerisinde kısıtlamalar, yasaklar değişiyor, yeni durumlar oluşuyor. Oluşan yeni durumlara alışmaya çalışıyoruz. Sürekli değişen durumlarla adaptasyon sürecimizde değişiyor, belki kimi insanlar uyum sağlamakta salgının ilk başlarındaki kadar zorlanmıyor, kimi insanlar da salgın uzadıkça uyum sağlamakta daha çok zorlanıyor.

Pandemi döneminde sağlığımızı korumak için elbette “evde kal” çağrısına uyuyoruz. Ancak mental sağlığımız ikinci planda kalıyor olabilir mi? Evde kalmak psikolojimizi nasıl etkiledi?

Virüs yaşantımızı sağlığımız açısından iki şekilde yoğun bir biçimde etkiledi. Birincisi doğrudan yaşadığımız bedensel sağlık problemleri, ikincisi ise salgından dolayı yaşanılan ve artış gösteren bazı ruhsal rahatsızlar; kaygı bozukluğu, panik atak, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk gibi. Evde kalmak bedensel olarak bizi virüsten korusa da ruhsal açıdan bazı sıkıntıları beraberinde getirdiğini söyleyebiliriz. Pandemi öncesinde ruh sağlığına ilişkin sorunlar yaşayan kişilerde bu sorunların şiddetlendiğini, ruhsal anlamda sorun yaşamayan kişilerdeyse bazı psikolojik sorunların geliştiğini görüyoruz. Elbette ki şu anda öncelik bedensel anlamda sağlığı korumak ama ruh sağlığını da göz ardı etmemeliyiz. 

Verilere göre Üsküdar’da 53.436 kişi 65 yaşın üstünde. En fazla kısıtlamaya maruz kalanlar da yine aynı yaş grubu. Bunları göz önüne aldığımızda, daha çok etkilendiler diyebilir miyiz?

Salgın başladığından beri en sık duyduğumuz cümlelerden biri 65 yaş üstü bireylerin en riskli grup olduğu. Güncel haberleri takip eden 65 yaş üstü bir birey, elbette ki sağlık açısından daha fazla belirsizlik, kaygı ve endişe yaşamaya başlıyor. Sağlığı açısından böyle bir kaygıyı yaşarken aynı zamanda kısıtlamalar dolayısıyla yaşadığı sosyal izolasyon dünya ile ilişkisini zayıflatırken, yalnızlık duygusunu da artırıyor. Sosyal etkileşimin kaybolması bilişsel uyarımda da azalmaya neden olduğundan bu yaş grubunda, demans rahatsızlıklarının artmasına ya da salgın öncesi var olan zihinsel bazı yetersizliklerin daha da ağırlaşmasına sebep olabiliyor. Dolayısıyla bu yaş grubundaki bireyler pandeminin psikolojik etkilerine de daha açık diyebiliriz.

Özellikle Üsküdar gibi merkezi bir semtte kalabalık kaçınılmaz. Şehir hayatının üzerimizde etkileri hakkında ne söylersiniz?

Kalabalık şehir yaşamı insanlara belli açılardan çeşitlilik ve konfor alanı sağlasa da stresli bir yaşamı da beraberinde getiriyor. Kişiler gürültü, karmaşa, trafik derken ruhsal yönden daha mutsuz, stres seviyesi yüksek, tahammül seviyesi düşük insanlara dönüşebiliyorlar.

Çocuklar ve gençlerin durumunu nasıl değerlendirirsiniz? Pandemi, gelişim döneminde olan çocukların geleceğini şekillendirecek kuvvette midir?  

Çocuk ve gençlerin mevcut düzenlerinin de oldukça değiştiği bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte ebeveynlerin tutumu aşırı kaygılı, titiz, koruyucu ve abartılı panik hissi içeriyorsa çocuk ve gençlerin de ruh sağlığı olumsuz etkileniyor. Online eğitimle beraber okul ortamından uzaklaşan çocuk, akran etkileşiminden de mahrum kalıyor. Çocukların ruhsal, akademik ve sosyal gelişimlerinin sekteye uğramaması için aile içi rutinlerine dikkat etmek oldukça önemli. Ebeveynlerin tutumları ve bu süreci nasıl yönettiklerine bağlı olarak çocuk ve ergenlerin ruh sağlığı değişiklik gösterecektir. Zor bir dönemden geçiyoruz ve bu sürecin gelişim döneminde olan çocukların geleceğine etkisi olması da kaçınılmaz.

Travmaların genetik olarak aktarıldığını düşünürsek, bu günlerde baskıladığımız ya da maruz kaldığımız duygular gelecek nesli toplumsal düzeyde etkiler mi, gelecek neslin şekillenmesinde ne ölçüde rol oynar? 

Pandemi, insanların ruhsal açıdan travmatize olduğu süreçleri de içerdiğinden etkilerini uzun süreli yaşayacağımızı düşünüyorum. Şimdi belirsiz bir durumdayız, ne kadar sürecek, nasıl son bulacak bilemiyoruz ama toplumsal düzende ve beklentilerde değişiklikler olacağını öngörebiliyoruz. Bunun da gelecek nesile nasıl yansıyacağını ve ne ölçüde etkili olacağını yaşayıp göreceğiz.

Covid-19’la birlikte hayatımıza yerleşen stres ve kaygıyla baş etmek için önerileriniz nelerdir?

Kontrol edebildiğimiz durumlara odaklanmak, kaygı ve stres düzeyimizi de kontrol etmemize neden olacaktır. Hijyen kurallarına dikkat etmek, bağışıklığımızı güçlendirmek, sosyal mesafeye dikkat etmek kontrol edebildiğimiz durumlarken, salgının nasıl yayıldığı, nasıl ilerleyeceği ya da nasıl biteceği gibi konular kontrolümüz dışındaki konular olduğundan kaygı seviyemizi de artırır.

Bedensel hareketsizlik stresi ve strese bağlı tepkileri artırmaktadır. Bu nedenle kalabalık olmayan yerlerde kısa yürüyüşler yapmak, temiz hava almak ruh sağlığını korumak ve psikolojik iyioluş açısından oldukça önemli.

Virüsle ilgili güvenilir kaynaklardan bilgilendirme almak ve gelişmeleri takip etmekte kaygı seviyemizi kontrol altında tutmaya yardımcı olacaktır. Sürekli virüsle ilgili haberleri takip etmek endişelerimizi, stres seviyemizi artıracağından günlük yaşantımızın akışını etkilemeyecek şekilde haberdar olacak kadar kendimize sınırlar koymak kaygı havuzuna dalmaktan alıkoyacaktır.

Zor ve bilinmez bir dönemden geçiyoruz ama yalnız değilsiniz. Dünya üzerinde her insan bu virüsle ve pandemi süreciyle mücadele halinde. Yalnız olmadığınızı ve bu durumun geçici olduğunu kendinize hatırlatmaya ihtiyacınız var. Bu süreçte kendinize şefkatle yaklaşmaya, işinize ya da hayatın akışına konsantre olamadığınızda kendinize yüklenmemeniz gerektiğini unutmayın.

Kendinizce her baş etme yolunu denemiş ve işin içinden çıkamayacak kadar sıkışmış hissediyorsanız pandeminin hayatımızda yaygınlaştırdığı şeylerden biri de online terapiler, bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin. 

Üsküdar’da İstanbul Sözleşmesi eylemi

Kadın örgütlerinin sosyal medya üzerinden yaptığı çağrı üzerine Üsküdar İskelesi’nde bir araya gelen kadınlar “İstanbul Sözleşmesi bizim, vazgeçmiyoruz” diyerek Türkiye’nin sözleşmeden Cumhurbaşkanı’nın kararıyla tek taraflı olarak çekilmesini protesto etti.

Basın açıklamasında, ataerkil zihniyetin kendi failliğini gizlemek için İstanbul Sözleşmesi’ne ahlaki ve dini değerleri ifsad ettiği bahanesiyle saldırıldığını ifade eden kadınlar şunları söyledi: “Aile yapısı bozuluyor, toplum değerleri parçalanıyor diyerek kadın düşmanlığına çağrı yapanlar, kadınların ve çocukların her türlü şiddete maruz kaldığı toplum ve aile düzenini savunuyor. Kadınların üstündeki egemenliklerini kaybetmemek için çırpınıyorlar. Kadınlar aile içinde şiddete uğruyor, katlediliyorlar. Çocuklar aile içinde şiddete ve cinsel istismara maruz bırakılıyorlar. İstanbul Sözleşmesi tam da bu zihniyetin karşısında durmaktadır. İstanbul sözleşmesi aileleri dağıtmak için değil; kadınların ve çocukların şiddet gördüğü, katledildiği ailelerdeki şiddet ve cinayet faillerinin cezalandırılması için yürürlüğe konulmuştur. Bu sözleşme; başörtülü/örtüsüz, inançlı/inançsız, evli/bekar şiddete uğrayan tüm kadın ve LGBTİ+’ların yaşam hakkını korumaktadır.”

Yapılan basın açıklamasının tam metni şöyle:

2011 yılında İstanbul’da, Türkiye dâhil 45 ülke tarafından imzalanan ve adını buradan alan İstanbul Sözleşmesi, temel olarak kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadelede, devletlerin sorumluluklarını bildirmektedir. Fakat 20 Mart 2021 tarihinde, gece yarısı cumhurbaşkanı kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nin fesh edildiği resmi gazetede ilan edildi.

2011 yılında mecliste onaylanan İstanbul Sözleşmesi’nin tartışma konusu olması ve hukuksuz bir şekilde kaldırıldığının ilan edilmesi, kadınları şiddete mahkûm etmekten başka bir anlam taşımıyor. Kadınlar sokaklarda korkmadan yürüyebilmek, tacize / tecavüze uğramadan hayatlarını sürdürebilmek için, kamusal alandaki varlıklarını gösterebilmek, kendi kararlarını alabilmek yani temel insani hakları için mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Kadınların bu zorlu mücadelesindeki can simitleri arasında erkek şiddeti tarafından katledilen ve şiddet gören kadınlar için yazılan, 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi bulunuyor. Sözleşmeden çekilmek demek kadınların en temel haklarını ve can güvenliklerini hiçe saymak demektir

Sözleşmeyi karalama kampanyalarında, lgbti+ olmaya özendirdiği de vurgulanmakta ve lgbti+’lar açıkça hedef gösterilmektedir. Maddelerde lgbti+ olmak ve özendirmekle ilgili herhangi bir madde bulunmamakla beraber, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinden dolayı kimseye ayrımcılık ve şiddet uygulanamayacağı vurgulanmaktadır. Bu sözleşme; trans kadın olduğu için yakılarak katledilen Hande Kader, eşcinsel olduğu için babası tarafından katledilen Ahmet Yıldız gibi başka lgbti+’lar, nefret cinayetine kurban gitmesin diye de var. Bugüne kadar Sözleşme uygulansaydı trans kadınların sesi duyulmuş olsaydı Buse Şeker, Didem Akay ve niceleri yaşayacaktı. Sözleşme üzerinden gerçekleştirilen bu hedef göstermeler açıkça nefret suçudur.

Aile yapısı bozuluyor, toplum değerleri parçalanıyor diyerek kadın düşmanlığına çağrı yapanlar, kadınların ve çocukların her türlü şiddete maruz kaldığı toplum ve aile düzenini savunuyor. Kadınların üstündeki egemenliklerini kaybetmemek için çırpınıyorlar. Kadınlar aile içinde şiddete uğruyor, katlediliyorlar. Çocuklar aile içinde şiddete ve cinsel istismara maruz bırakılıyorlar. İstanbul Sözleşmesi tam da bu zihniyetin karşısında durmaktadır. İstanbul sözleşmesi aileleri dağıtmak için değil; kadınların ve çocukların şiddet gördüğü, katledildiği ailelerdeki şiddet ve cinayet faillerinin cezalandırılması için yürürlüğe konulmuştur. Bu sözleşme; başörtülü/örtüsüz, inançlı/inançsız, evli/bekar şiddete uğrayan tüm kadın ve lgbti+’ların yaşam hakkını korumaktadır.

Ataerkil zihniyet kendi failliğini gizlemek için bir takım hocaların, dini tekeline almaya çalışan makamların dilini kullanarak kadınların hayatına hükmediyor. Kadınlar erkek egemenliğinden başka bir hayatı umud etmesinler diye kadınların inançlarına da hükmetmek ve din alanında da erkek egemenliğini tesis etmeye uğraşıyorlar. İstanbul Sözleşmesi’ne ahlaki ve dini değerleri ifsad ettiği bahanesi ile saldırıyorlar. Ancak biz biliyoruz ki erkek hocaların ne dini istismar etmeleri ne de sömürü mekanizmalarına dahil ettikleri başka araçlar onların erkek iktidarını görmemizi engellemeyecek.

Kadınlara yönelik şiddeti önleyen, kadınları güçlendirecek destek mekanizmalarını oluşturan ve failleri cezalandırma yükümlülüğü veren bir sözleşmeden çekilmek, devletin bu yükümlülüklerden kaçması anlamına gelir. Kadın cinayetlerine karşı, kadına yönelik şiddeti önlemek için sorumluluk almayı reddettiği anlamına gelir. Devletin kadınlara karşı olan ataerkil zihniyet ile işbirliği içerisinde olduğu anlamına gelir.

Sözleşmeden çekildiğimiz gece yarısı, sosyal medyadan dahi gördük ki ; kadınları dövme özgürlüğü isteyen erkeklere, Samsun’da sokak ortasında esk eşini öldüresiye döven ve kamuoyu baskısıyla tutuklanan İbrahim Zarap gibilere, “bizimle eşit değilsiniz” diyerek bizi baskıya, şiddete açık hale getirenlere büyük bir hediye verildi. Karakollarda kadınları şiddete maruz kaldığı evlerine geri yollayanlar, sığınaklarda kadınlara hapis hayatı yaşatanlar, mahkeme salonlarında kadınları maruz kaldığı şiddet için suçlayanlar o gece teşvik edildi.

İstanbul Sözleşmesi bizlerin yıllardır süren mücadelesi sonucu yazıldı. Sözleşme’nin fesih kararını asla tanımıyoruz! Bir grup adamın sözünün, tek adamın kararının kadınların nezdinde hükmü yoktur! İstanbul Sözleşmesi gerektiği gibi uygulanıp , erkek şiddeti son bulana kadar mücadelemiz devam edecek. Kadın düşmanlarına karşı yaşasın kadın dayanışmamız!

Üsküdarlı Kadınlar

Üsküdarlı Kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nin iptaline karşı sokağa çıkıyor

Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılması protesto edilmeye devam ediyor.

Kadın örgütlerinin sosyal medya üzerinden yaptığı çağrıya göre Üsküdarlı Kadınlar, 25 Mart Perşembe günü saat 18.30’da “İstanbul Sözleşmesi bizim, vazgeçmiyoruz!” diyerek Üsküdar İskelesi’nde toplanacak.

Ne olmuştu?

Türkiye, Resmi Gazete’de Cuma Gecesi yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğini duyurmuştu.

Kararnamede, “Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve 10/2/2012 tarihli ve 2012/2816 sayılı Bakanlar kurulu kararı ile onaylanan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3’üncü maddesi gereği karar verilmiştir” ifadeleri yer almıştı.

Kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasının hemen ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın sosyal medya hesabında kurum Başkanı Fahrettin Altun’un şu ifadelerine yer verilen bir paylaşım yapıldı: “Güçlü kadın ve aile, büyük Türkiye için vazgeçilmezdir. Kadınların sorunlarını çözecek çalışmalar hükümetimizin ana gündemi olmaya devam ediyor.”

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk ise #GüçlüKadınGüçlüTürkiye etiketiyle yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: “Kadın haklarının teminatı, Anayasamız başta olmak üzere, iç mevzuatımızdaki mevcut düzenlemelerdir. Hukuk sistemimiz ihtiyaca göre yeni düzenlemeleri hayata geçirebilecek kadar dinamik ve güçlüdür”.

İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamı

Kısaca “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti bir insan hakkı sorunu olarak ele alıyor ve bu tür şiddete sıfır tolerans gösterilmesini hedefliyor.

Şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve şiddet uygulayanların adalete teslim edilmesi, sözleşmenin temel taşlarını oluşturuyor. Ev içi (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik) şiddet, kadınların sünnet edilmesi, zorla evlendirilme, cinsel taciz, cinsel şiddet, taciz amaçlı takip, kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama gibi olguların bir suç olarak düzenlenmesi ve cezalandırılmasını öngörüyor.

Sözleşme daha çok kadınlar için olsa da erkek ve çocukları da kapsıyor. Erkeklerin de aile içi şiddet ve zorla evlendirilme gibi bazı şiddet türlerine maruz kaldığını belirterek, taraf devletleri, sözleşme hükümlerini erkekler, çocuklar ve yaşlılar dahil olmak üzere, aile içi şiddetin tüm mağdurlarına uygulamaya davet ediyor.

Sözleşme, aynı cinsiyetten olan çiftlerin yasal olarak tanınması da dahil olmak üzere, toplumsal cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimle ilgili olarak yeni standartlar getirmiyor. Aile ve evlilik kavramları konusunda yeni tanımlar içermiyor.

Üsküdar’da 4 kişi, Kız Kulesi’nin karşısındaki ağaçları keserken yakalandı

Üsküdar’da 4 kişi, Kız Kulesi’nin hemen karşısında sahilde yer alan ağaçları keserken yakalandı. Şahıslar, ağaçları neden kestiğini söylemedi.

Üsküdar’da Kız Kulesi’nin hemen karşısında sahilde yer alan ağaçlar, gece saat 02.00 sıralarında 1’i kadın 4 kişi tarafından ellerindeki motorlu testerelerle kesildi. İhbar üzerine olay yerine zabıta ve polis ekipleri sevk edildi. Ekipler, ağaçları kesen kişileri ellerinde 3 motorlu testere ile yakaladı. Zabıta ekipleri tarafından haklarında tutanak tutulan kişiler, polise teslim edildi.  Şüphelilere, “sokağa çıkma kısıtlamasını ihlal” ve “kamu malına zarar vermekten” toplam 4 bin 27’şer lira para cezası kesildi. İfadeleri alınan 4 kişi hakkında soruşturmanın sürdüğü de kaydedildi.

“Niye kestiklerini söylemiyorlar.”

Üsküdar zabıta ekipleri ağaçların kesildiği yere gelerek inceleme yaptı. Kesilen ağaç dalları ve parçaları ekipler tarafından temizlendi. Üsküdar Zabıta Müdür Yardımcısı İbrahim Kocaoğlu, “Sabaha kadar olan nöbetçi ekiplerimiz var. İhbar geliyor, polis ile beraber müdahale ediyorlar hemen. Saat 02.00’da biri kadın toplam 4 kişi, ağaçları keserken ekiplerimizce yakalandı. Biz kişiler hakkında belediye uygulama yönetmeliğine göre zabıt tuttuk, para cezası da verilecek. Ayrıca bu kişiler karakola götürülüp adli işlem başlatıldı. Toplam ikisi büyük olmak üzere 6 tane ağaç kesmişler. Niye kestiklerini söylemiyorlar. Sonuç itibari ile adli soruşturma sonucunda belli olacak” diye konuştu.

“Bunu yapan insan olamaz.”

Olaya ilişkin sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen ise, “Gece 02.15’te Kız Kulesi’nin karşısında, 3 kişiyi ellerinde hızarlarla yakaladık. Maalesef 2 yetişkin ağacı kesmişler, diğerlerini kesemeden yakalandılar. Tutanak tuttuk, polise teslim ettik. Bunu yapan insan olamaz. Yenilerini dikecek, bu zorbalığın da peşini bırakmayacağız” dedi. 

Kaynak: Evrensel

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Üsküdar Çamlıca Kulesi’ni ziyaret etti

İSTANBUL (AA) – Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çamlıca Kulesi’nde incelemelerde bulundu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun annesi Servet Soylu’nun Gaziosmanpaşa Merkez Camisi’nde kılınan cenaze namazına, ardından da Eyüpsultan Mezarlığı’ndaki defin törenine katıldı. 

Erdoğan, daha sonra Üsküdar’daki Çamlıca Kulesi’ne geçerek incelemelerde bulundu, yetkililerden bilgi aldı. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun da eşlik etti.

Erdoğan, kuleden İstanbul manzarasıyla fotoğraf da çektirdi.