Çevre örgütlerinden Validebağ Korusu koruma amaçlı imar planlarına itiraz

Üsküdar Altunizade’de bulunan İstanbul’un kamu kullanımına açık üçüncü, Anadolu yakasının en büyük yeşil alanı olan birinci derece doğal sit alanı statüsündeki Validebağ Korusu yeni bir yapılaşma tehdidiyle karşı karşıya.

Validebağ havzasında maliyelerini sürüdüren Validebağ Gönüllüleri ve Validebağ Savunması çevre örgütleri Validebağ Korusu için düzenlenen Koruma Amaçlı İmar Planı’na karşı itiraz için 17 Mayıs Pazartesi günü saat 10.30’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul Ataşehir İl Müdürlüğü önünde itiraz dilekçesi verme çağrısında bulundu.

Yapılan Çağrı Şöyle:

“Sevgili Koru dostları, Koru’da hareketli günler bitmiyor.

#ValidebağKorusu için düzenlenen Koruma Amaçlı İmar Planı’na karşı itiraz dilekçelerimizi veriyoruz!

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul Ataşehir İl Müdürlüğü Önü

17 Mayıs 2021 Pazartesi, Saat: 10.30

Buluşma 9.45, araçlar Koşuyolu ve Acıbadem’den kalkacaktır.”

Tam kapanmada Üsküdar manzaraları

Tam kapanma sonrası Üsküdar halkı evlerine çekildi, sokaklar sessizleşti. Bir yanda sokaklarda elinde ekmekle gezenleri diğer yanda hastaneden randevu alıp gezenleri görüyoruz. Ben de sizler için Üsküdar’da devrialem yapıp durumu gözlemledim.

Gezimin rotası Üsküdar-Kuzguncuk-Beylerbeyi-Çengelköy şeklinde. İlk olarak Rasathane’de bulunan evimden durağa doğru yola çıkıyorum. Yollarda çevik kuvvet ve polisler var, yanıma gelip belge soracak diye basın kartını hazırlıyorum ama yüzüme bile bakmadan yanımdan geçiyorlar. O anda 15R numaralı Üsküdar-Rasathane hattında görev yapan otobüs geliyor. “Otobüsün şoförüne belge sormuyor musunuz?” diye sormamla “O bizim işimiz değil,” cevabını alıyorum ve Üsküdar’a doğru kısa bir yolculuk yapıyorum. Normalde 45 dakikada gittiğim yolu 20 dakikada tamamlamanın mutluluğu ile Üsküdar’da iniyorum.

Fotoğraflar: Melek Bölükbaşı

Üsküdar’da otobüs duraklarının olduğu bölge normale göre çok sessiz.

Çarşıya doğru biraz ilerleyince bir marketin köşesinde soluklanan kargo çalışanlarını görüyorum. Yanlarına doğru yürüyüp kargo görevlisi Orhan Bey’e Üsküdar’la ilgili gözlemlerini soruyorum.

Orhan Bey “Ben hatırı sayılır bir değişiklik göremiyorum. Normal trafik devam ediyor. Şu anda insanlar evlerinde gibi gözüküyorlar ama kimse evinde falan değil. Marketlerde, ara sokaklarda hareketlilik var; parklar ise çocuklarla dolu. Genel olarak Üsküdar’ın merkez bölgesi diğer bölgelere nazaran çok daha yoğun. Polisler sanki göstermelik olarak 5-10 kişiye ceza kesip onun dışında esnek davranıyorlar gibi geliyor,” diyor.

Çarşıya doğru hareketlenme başlıyor.

Halk ekmek büfelerinin kaldırıldığı ve yakıldığı bugünlerde Üsküdar’da İstanbul Halk Ekmek sırası oluşmuş durumda. Vatandaşlar uygun fiyata sıcak pide almak için İstanbul Halk Ekmek büfelerini tercih ediyor. Konuştuğum kişilerden biri “Fırınlarda pide ateş pahası, biz altı kişilik bir aileyiz. En az üç ekmek lazım, bu da fırından alsak günde 18 lira eder. Burada pide 1.5 lira yani 4.5 liraya karnımız doyuyor. Geriye kalan 13.5 lira ise günlük aş paramız oluyor,” diyor.

Bankalarda ise sosyal mesafe önlemlerinin zaman zaman yok sayıldığı kuyruklar oluşmuş. Kimi bankalar tam kapanma sırasında yoğunluk olmayacağını düşünüp çalışan personel sayısını azaltmış. Vatandaşlar uzun bekleme sürelerinden şikayetçi.

Üsküdar Balıkçılar Çarşısı, Osmanlı’dan günümüze süregelen tarihiyle Üsküdar’da en çok ziyaretçisi bulunan çarşıların başında geliyor. Çarşı her zaman olduğu gibi bu süreçte de Üsküdar halkının uğrak mekanlarından. İnsanlar çarşıya ya alışveriş yapmak için geliyorlar ya da gidecekleri yere en kestirme yol olduğu için burayı tercih ediyorlar.

Eskiden daha fazla balıkçı bulunan çarşıda önceden balıkçı olarak faaliyet gösteren iş yerleri şimdilerde şarküteri, manav, tavukçu, kebapçı, tatlıcı gibi kollarda hizmet veriyor. Tam kapanma döneminde bu dükkanlarda, özellikle de balıkçı ve kasaplarda hareketlilik var. Genel olarak esnafın dikkatli olduğunu söyleyebilirim. Lakin gittiğim saatte çoğu balıkçının maskesi ya takılı değildi ya da burunları kapalı değildi.

Çarşı çıkışından genel olarak turşucu, kuruyemişçi ve fırınların olduğu sokağa doğru ilerliyorum. Bayram hazırlıkları için herkesi bir alışveriş telaşı sarmış durumda. Dükkan sahiplerinin yüzü gülüyor.

Sokakta ilerlemeye çalışırken trafiğe takılıyorum. Bu sokağın gerçekten de kalabalık konusunda Eminönü’nden aşağı kalır yanı yok. Özellikle de sokağın ortasında durup el arabalarından alışveriş yapan kişiler yolu tıkayarak sosyal mesafenin korunmasını engelliyor.

Bizi gören bir vatandaş maskesini takıyor. Fotoğraflardan da fark edeceğiniz üzere yaş ortalaması hayli yüksek. Evde oturmak istemeyen 65 yaş üstü vatandaşlar alışveriş yaparken bir yandan da hava alıyor gibi görünüyorlar.

İşyerlerinin ara tatile girmesiyle birlikte çarşıda kalabalık artıyor.

Sahile doğru indikçe burnuma mis gibi deniz kokusu gelmeye başlıyor.

Üsküdar halkının soluklanma molası verdiği, İstanbul’un eşsiz deniz manzarasının izlendiği Üsküdar Sahili ise görmeye alışık olmadığımız bir şekilde boştu. Bu durumda polislerin de etkisi büyük. Polisler bu alanda devamlı arama yapıyor ve alanı motosikletleriyle gezip halkı uyarıyor.

Üsküdar’dan minibüse binip beş dakikalık bir yolculuğun ardından Kuzguncuk’a gidiyorum. Minibüsteki tek yolcu benim. Kuzguncuk’ta ilk ziyaret edilen yer genelde sahildir. Kuzguncuk sahiline geldiğinizde kıyıdaki evlerin arasından bir minik meydan çıkar karşınıza, denizle sarmaş dolaş ve yemyeşil ağaçlarla çevrili Çınaraltı…  Kuzguncuk’a gelenlerin fotoğraf çektirmeden gitmediği, çay ve deniz keyfi yapmak için onlarca dakika bank sırası bekledikleri bu keyifli meydan her zamankinden daha boş. Yine de güzel havanın tadını çıkarmak isteyen yerel halkı görebiliyoruz.

Kuzguncuk’un bir başka güzelliği de minik, rengarenk vitrinli esnaf dükkanları, kafeleri, bakkal ve manavları. Bu dükkanların çoğu açılmak için 17 Mayıs’ı bekliyor.

Üçüncü durağımız Beylerbeyi. Kronikleşen Beylerbeyi, daha doğrusu köprü trafiği her Üsküdarlının korkulu rüyasıdır. Bu manzara ile normalde imkansız olarak nitelendirebileceğim bir ‘an’ ı ölümsüzleştirdiğimi düşünüyorum.

Amatör balıkçıların uğrak noktası olan, çimlere serilen piknik örtüleri ile keyifli pikniklere ev sahipliği yapan, özellikle gündüzleri oyun alanında oynayan çocukların seslerinin eksik olmadığı Beylerbeyi Parkı’nın tek ziyaretçisiyim. Beylerbeyi halkı tam kapanmaya uyum sağlamış gibi görünüyor.

Öyle bir yer düşün ki, tarih koksun, yanında deniz olsun, boğaz manzarası gözünü doyursun küçük bir sahili olsun esnafı, balıkçıları, kafeleri ile herkese hitap etsin dediğiniz bir yer Beylerbeyi… Beylerbeyi’ndeki durum Kuzguncuk’tan farksız. Hem sahildeki hem de caddedeki kafeler, restoranlar ve meyhanelerin kilitli kapılarıyla Beylerbeyi oldukça ıssız.

Beylerbeyi Sahili’nde de banklarda oturan 65 yaş üstü vatandaşları görüyoruz. Emekli olduğunu söyleyen bir vatandaş “Camiden çıktım, eve gitmeden biraz deniz havası alayım istedim. Birazdan da markete uğrayacağım,” diyor.

Beylerbeyi’nden otobüse binip bir durak sonra Çengelköy’de iniyorum. Normalde onlarca yolcunun otobüs beklediği bu durakta bekleyen sadece bir kişi var. Genel olarak da otobüslerde yolcu sayısı az. İnsanlar HES kodu sorulmadığı için genellikle minibüslere biniyor.

Boğaz’ın en güzel manzaralarından birini barındıran, irili ufaklı balıkçı teknelerine ev sahipliği yapan bu koy genelde gençlerin ve turistlerin favori selfie mekanlarından. Şu anda ise sadece tekne sahipleri burada.

Çengelköy’e gelen kişilerin genellikle yakındaki mekanlardan waffle, midye ve kokoreç gibi yiyecekleri alıp oturduğu Çengelköy Sahili’nde de az sayıda insan var. Sahilin girişinde bulunan ve Çengelköy’ün en çok tercih edilen mekanlarından biri olan Midyeci Ahmet’in çalışanları satışlarda azalma olduğunu ama bu durumdan çok etkilenmediklerini ifade ediyor.

Ara sokaklarında ilerliyorum. Çengelköy’de sokak aralarındaki mekanların çoğu kapalı. Açık bir börekçide oturan tatlı bir teyzeyle karşılaşıyorum. Kendisi börekçinin sahibiymiş. Ulviye teyzeye tam kapanmanın getirdiği ekonomik sıkıntıları ve Çengelköy’deki etkilerini şöyle anlatıyor:

“Çengelköy’de akşam üzeri beşten sonra sokaklar ıssızlaşıyor, burada genel bir sakinlik var. Lakin Üsküdar çok kalabalık. Madem ki yasak Üsküdar’da da var, o zaman oradakiler niye geziyor? Burada biri yanarken diğeri de kanıyor. 13 Nisan’da kapattığımız dükkanımızı 5 Mayıs’ta açtık. Evlere servisi olan işletmeler tam kapanmaya uyum sağladı. Bizim böyle bir hizmetimiz yok, bu nedenle tek yapabileceğimiz dükkanımızı açıp müşteri gelmesini beklemek. Belki biri yolunu şaşırır, gelir bir şey alır da ekmek parası çıkar. Hazırdan yiyoruz, borçlandık da. Eskiden bayramlarda işlerimiz çok olurdu, kilolarca dolma sarardık, tatlı yapardık. Bu sefer bayram normal bir gün gibi geçecek.”

Şu ana kadar bindiğim hiçbir otobüste herhangi bir izin belgesi sorulmadı ve polis tarafından durdurulmadım.

Üsküdar esnafı Ramazan’da da umduğunu bulamadı

Türkiye’de artan koronavirüs vakalarına karşı bu sene Üsküdar esnafı Ramazan’da da aradığını bulamadı. Ramazan heyecanı pandeminin gölgesinde kaldı. Esnaf dört gözle normalleşmeyi bekliyor.

Koronavirüs vakalarının Türkiye’de görülmesinin ardından ülke genelinde bugüne kadar tüm kafe, kıraathane ve lokantalar 188 gün kapalı kaldı.  Barlar ve gece kulüpleri ise 16 Mart 2020’den bu yana kapalı durumda.

Ticaret Bakanlığı rakamlarına göre koronavirüs tedbirleriyle yaklaşık 2 milyon esnaf ve milyonlarca aile etkilendi. Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Sicil Gazetesi rakamlarına göre 2020 yılında en az 99 bin 588 esnaf kepenk kapattı.

Ramazan ayı boyunca lokanta ve kafelerin sadece paket servisle faaliyet göstermesine müsaade edilmesi kararı çıktıktan sonra, 4 ay aranın ardından kısıtlamalarla açılan Üsküdarlı esnaf sahipleri yeniden başlayacak olan tam kapanma kararı ile kara kara düşünüyorlar.  

“ESKİ RAMAZANLARI ARIYORUZ”

Üsküdar’da berber olan Ferit Kılınç: “Tam kapanma ile beraber geçimimiz daha da zorlaşıyor. Her sene bir önceki seneyi aratıyor. Bu yıl koronavirüs ile beraber tek umudumuz Ramazan ayıydı. Şimdi eski Ramazanları arar olduk. Biz geçimimizi işimizle geçiriyoruz. İş yerine, eve kira ödüyoruz. Kapalı olduğumuz zaman vergimizi vermeye devam ediyoruz. Biz devletten stopajın kaldırılmasını bekliyorken kaldırılmadı. Esnafa verilen basit usul destek şartlarımız uymadığından verilmedi. Kaldı ki İstanbul’da basit usul esnaf neredeyse kalmadı. 

Pandemi başında beri çalışmadığımız günlerde vergilerimizi vermeye devam ederken, bir sefer verilen 2,250 TL’lik destek haricinde hiçbir destek alamadık,” diye konuştu.

“22 YILLIK ESNAFIM, İLK DEFA VERESİYE TRAŞ YAPTIM”

22 yıldır esnaf olduğunu belirten Kılınç, “Ramazanlarda çoluk çocuk traş olmaya gelirdi. Artık çocukları geçtim eskisi kimse gelip traş olmuyor. Ramazan ayı heyecanı bu sene hiç yok. Yıllardır müşterim olan adam gelip benden veresiye traş istedi. Ben 22 yıldır esnafım ilk defa böyle bir şeyle karşılaştım. Sadece o değil bu yıl birçok kişi gelip benden veresiye traş istedi,” diyen işletmeci Ferit Kılınç, sözlerini şöyle tamamladı:

Biz stopajların kaldırılmasını beklerken geçen ay 600 TL sürpriz bir stopaj ücreti çıktı bana. Ben şok oldum. Hiç beklemediğim bir şeydi. Gram altınım vardı onu bozdurdum öyle ödedim. Küçük esnaftan alınan stopaj ücretlerini kaldırılmasını istiyoruz. Faturalarım kadar stopaj ödüyorum. 

“SATIŞLARIMIZ YÜZDE 80 DÜŞTÜ”

Kasım ayından mart ayına kadar 4 ay kapalı olduklarını söyleyen Üsküdar’da dönerci olan Cihan Bavruk: “Ramazan ayı çok kötü geçiyor. Satışlarımız yüzde 80 düştü. Açtığımız süre zarfında sadece kiramızı ödeyebildik. 4 aydır doğalgaz, elektrik, su ödeyemiyoruz. Evimize zor geçindiriyoruz. Kiralarımızı ödeyemiyoruz. Tekrar tam kapanma ile ne yapacağımızı bilmiyoruz.

Devletten yeterli desteği göremedik. Ramazan ayında en azından işler biraz düzelir umuduyla bekledik ama bu sene Ramazan pandemi nedeniyle çok kötü geçiyor,” diyen işletmeci Cihan Bavruk, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bizde tam kapanma olmasını istiyoruz. Ama bizimde geçimimizi sağlamamız gerek. Her ay düzenli olarak faturalarımızı ödüyoruz. Birçok giderimiz var ama gelirimiz yok. Bizim istediğimiz yeterli bir destek görmek. Ramazan ayında tam kapanma ile ne yapacağız bilmiyoruz. Bir an önce aşılar tamamlansın, ülke eski günlerine dönsün. Başka da bir şey istemiyoruz.”

“ÖDEMELERİMİZİ NASIL YAPACAĞIMIZI DÜŞÜNÜYORUZ”

Yetkililerin esnafın borçlarını karşılaması gerektiğini dile getiren Üsküdar’lı esnaf Akif Yavaş: “Ramazan ayında akşam 17.00-18.00 olunca dükkanı kapatmak durumundayız. Ramazan’da akşam pandemi tedbirleri var, gündüz de pek kimse gelmiyor. Tam kapanmayla Ramazan boyunca kapalı olacağız. Yetkilliler gelip en azından giderlerimizi karşılasınlar. Bu şekilde biz dükkanı kapatmaya razıyız. Çalışanlar mağdur oluyor. Biz faturalarımızı ödemekte güçlük çekiyoruz,” şeklinde konuştu.

Kısıtlamaların sadece esnafa geldiğini belirten Yavaş, “Ramazan ayının gelmesiyle beraber hazırlık yaptık. Faturalarımızı nasıl ödeyeceğimizi düşünüyoruz. Kısıtlamalar en çok bizi vurdu.  Ramazan ayı için malları getirttik ama elimizde kaldı. Devletin esnafa destek vermesini istiyoruz. En azından pandemi süresince kira desteği verilsin ya da kira vergisi alınmasın. Ramazan ayı gelince akşam 20.30’da iftar yapıyoruz. Saat 21.00’de de kısıtlama var,” diye konuştu.

Küçüksu’da baz istasyonu gerilimi

Üsküdar Küçüksu’da belediyenin izni doğrultusunda başlanan baz istasyonu yapım çalışmalarına mahalle sakinlerinden tepki geldi. Mahalle sakinlerinin kalabalık bir şekilde toplanarak engel olduğu baz istasyonu yapım çalışmalarına şimdilik ara verildi.

Üsküdar Belediyesi’ne bağlı Küçüksu Mahallesi’nde edinilen bilgilere göre Turkcell’e ait bir baz istasyonu yapımı mahalle sakinleri tarafından engellendi. Zabıta ve polisin de olay yerine geldiğini belirten mahalle sakini Şule Akansu, olayı Gazete Üsküdar’a anlattı.

“Belediyeden henüz ses yok”

Daha öncede aynı yere baz istasyonu için gelindiğini belirten Şule Akansu, mahalle sakinlerinin tepkisi sonucunda baz istasyonunun iptal olduğunu hatırlattı.  İBB’den herhangi bir izin alınmadığını söyleyen Akansu, “Üsküdar Belediyesi’nin onayı var deniyor. Şimdi zabıta geldi durdu ama belediyeden bir ses yok. Bütün mahalleli olarak kaldırımın üstüne ve yerleşim bölgesinin içine yapılan bu baz istasyonunu istemediğimizi belirttik. Biz burada vatandaşlar olarak duruyoruz. Onlar da çalışmaları durdurdular ama başında bekliyorlar,” dedi.

Baz istasyonu yapım çalışması

Mahalle sakinleri teyakkuzda

Üsküdar Belediyesi yetkililerine ulaşamadığını söyleyen Şule Akansu:  “İBB’den şu anda gelen yok, sadece Üsküdar Belediyesi’nin zabıtaları ve polis var,” derken, toplamda 20 kişi kadar mahalle sakinin süreci yakından takip ettiğini aktardı. Sokağa çıkma yasağına bu çalışmanın denk getirilmesine değinen Akansu: “Hatta dün gece sabaha karşı gelmişler. Bizim siteden arkadaşlar görüp durdurmuşlar. Şu anda insanlar fark etmesin, gelmesin diye sokağa çıkma yasaklarından istifade ediyorlar. Çıkanlara da polis yasak var diyerek ikaz ediyor,” dedi.

Son olarak baz istasyonu için kaldırımda açılan çukurun geri kapatılmadığını söyleyen Akansu:“Üsküdar Belediyesi’ndeki yetkililere ulaşamıyoruz. Mahallemizden arkadaşlar İBB’den yetkilileri aramışlar fakat bilgimiz yok demişler. Zabıtalar siz gidin diyor. Daha sonra burası yapıldıktan sonra itirazınızı bildirirsiniz diyorlar… Mantık mı bu?” şeklinde sitem etti.  

Olay yerine zabıta ve polis ekipleri de geldi.

Peki yasal mevzuat nedir?

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK), baz istasyonlarının kurulumu için “Elektronik Haberleşme Cihazlarından Kaynaklanan Elektromanyetik Alan Şiddetinin Uluslararası Standartlara Göre Maruziyet Limit Değerlerinin Belirlenmesi, Kontrolü ve Denetimi Hakkında Yönetmelik hükümlerine uyulması kaydıyla kapsama ve kapasite artışı sağlanması gereken yerlerde kurulabilmektedir,” diyor.

Osman Çerezci ve Selim Şeker’in 2014 yılında yazdıkları “Baz İstasyonları Nerelere ve Nasıl Kurulmalıdır?” isimli makalede konuyla ilgili mevzuatın teknik eksikliklerini incelenmiş. Makalede sağlık açısından dikkat çeken bir tespitte var. Bu durum şöyle açıklanmış: “Uzmanlar son yıllarda şehir için artan radyasyon nedeniyle baz istasyonlarının son derece dikkatli ve güvenli bir şekilde yapılmasını söylüyor. Elektromanyetik Alanlar Güvenlik Komisyonu’nun (ICEMS) 22-24 Şubat 2006 tarihinde İtalya’nın Benevento kentinde ‘Elektromanyetik Alanlara İhtiyatlı Yaklaşım: Mantıksal Temel, Yasal Düzenlemeler ve Uygulama’ başlığında düzenlediği toplantı ışık tutar niteliktedir. Bildirgede, elektromanyetik alanların olumsuz sağlık etkilerine yönelik kanıtların arttığı, bu kanıtların halk sağlığı sorunu olarak ele alınması ve incelenmesi gerektiği belirtilmiştir. Bildirgede elektromanyetik alanların biyolojik sistemleri etkilemediği görüşünün bilimsel düşünceyi temsil etmediği belirtilmektedir.”

Baz istasyonu konusunda kazanılan bir dava var

2010 yılında Sabit Yalçın’ın, evinin karşısında bir çatıya konulan baz istasyonuna karşı 3,5 yıl boyunca tek başına verdiği hukuk mücadelesi sonucunda mahkeme tarafından baz istasyonunun sökülmesine karar verilmişti ve baz istasyonu sökülmüştü.

Bolununsesi.com’dan edindiğimiz bilgilere göre Yargıtay 4 mart tarihinde verdiği kararda; “…Baz istasyonunun yaydığı radyasyonun referans değerlerinin altında olsa bile, zaman içinde bölgede radyasyon yoğunlaşması ve buna bağlı olarak hastalıklara yol açacağına…” hükmederek Sabit Yalçın’ı haklı bulmuştu.

Üsküdar’ın temizlik işçileri: “Bizi insan yerine koymuyorlar”

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde Üsküdar’ın temizlik işçileri ile sorunlarını ve beklentilerini konuştuk. Bir temizlik işçisi “Artık bizi insan yerine koymuyorlar. Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizlik” diyerek sitem ediyor.

Türkiye’de 11 Mart 2020 tarihinden itibaren yasaklarla birlikte ilan edilen karantina günlerinde herkes evlerine kapandı. Sağlık çalışanları, kuryeler, temizlik işçileri gibi çalışmak zorunda olanlar ise sahadalardı…

Çevre temizliği toplum sağlığının demirbaşlarındandır. Biz evlerimizde salgınla mücadele ederken dışarıda bizim refahımız ve sağlığımız için haftanın altı günü ter döken temizlik işçileri ise risk alarak çalışmalarına devam ediyorlar.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nde çalışan temizlik işçileri ile konuştuk, onların dertlerini dinledik.

Temizlik işçilerinin en büyük problemleri hak ettikleri değeri görmemeleri ve yeterli ücreti alamamaları, üst ve amirleri tarafından insan yerine konmamaları, sözleşmelerinde bulunmayan ağır işlerde çalışmak zorunda kalmaları ve koronavirüs döneminde gördükleri duyarsızlık.

“Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizlik.”

Sorunlarını dinlediğim bir temizlik işçisi “Artık bizi insan yerine koymuyorlar. Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizliktir. Bütün işler bizim tarafımızdan yapıldığı zaman kamu statüsünde oluyoruz ancak bize yararlı bir şey yapılacağı zaman kamudan muaf oluyoruz. Yani ezilen yine biz oluyoruz. Belediyede hiçbir birim bizim kadar çalışmıyor, bizim kadar ezilmiyor. Hakkımız verilmiyor. Örneğin diğer birimler 1500 lira ikramiye alırken biz 500 lira alıyoruz. Üsküdar Belediyesinin dışında diğer belediyelerle çalışan temizlik işçileriyle aramızda yüzlerce lira fark var. Taşerondan çıkınca herkes bize hayırlı olsun, yarı kadrolu oldunuz dedi. Biz de umutla sevindik. Taşeronda da hakkımız yeniliyordu. Mesai yapıyorduk, doğru düzgün mesai haklarımız verilmiyordu. Belediye devlet kapısıdır, tüm haklarımız verilir diye düşündük ama geçtiğimize pişman olduk. Asgari ücretle bizim aramızda 1500 lira fark vardı. Şu anda asgari ücretle neredeyse aynıyız. Belediyeye geçtikten sonra herkes bizi geçti, biz hâlâ yerimizde sayıyoruz. Keşke taşeronda kalsaydım, en azından her şey dahil 6000 lira maaş alırdım. Eskiden bir pazara çıkardık sepetimiz dolardı, cebimizde para kalırdı. Şimdi pazara çıkıyoruz sepetimiz dolmuyor, cebimizde para kalmıyor. Maaş bitince kredi kartından harcamak durumunda kalıyoruz. Bir tane borcu olmayan temizlik işçisi görmedim, hepsinin kredi kartları patlamış. İşverenler ‘Arkadaşlar biz sizin hakkınızı ödeyemeyiz, inşallah sizin hakkınızı Cenâb-ı Hak öte dünyada ödeyecek’ diyorlar. Bu nasıl bir mantıktır? Benim hakkımı ödeyemeyeceğini düşünüyorsa şartlarda iyileştirme yapmayı neden düşünmüyor? Niye parmağını kıpırdatmıyor? Kaç tane arkadaşımız iş kazasında öldü. Üst mercilerden bir tanesi gelip de cenazeye katılmadı.” diyerek sitemini dile getirdi.

Ayrıca elinde tuttuğu kurabiye kutusunu göstererek sözlerine şöyle devam etti: “Bugün bize kurabiye dağıttılar. Onun kutusuna yapılan masrafa yazık. Onu vermekle bizim gönlümüzü alamazlar. Onlar benim hakkımı vermedikten sonra getirip kurabiye verseler ne olacak.”

Temizlik işçilerinin bir diğer sorunu da sözleşmede yazmayan ağır işleri yapmak zorunda kalmaları. Bir başka temizlik işçisi bu durumu şu sözlerle özetliyor:

“Normalde benim elime süpürge alıp sadece sokakları süpürmem lazım. Benim işe alınma görevim bu. Ama duvar boyama, ev taşıma, duvar boyama, konteyner boyama, halkın özel bahçesini boyama ve ot kesme gibi görevler de bizde. Her işe koşturuyoruz. Haftanın altı günü sekiz saat çalışıyoruz.

Bütün ağır işleri bize yaptırıyorlar. Kirazlıtepe’deki kentsel dönüşümde evleri yıkılan kişilerin eşyalarını biz taşıdık. Önce depolara götürdük, oradan da yeni evlerine götürdük. Bir meslektaşım pimapen taşıyamam, belim ağrıyor dediği halde bizi ilgilendirmez dediler. Adam bel fıtığı oldu, kırk gün evde yattı. Üstüne de adamı on gün ücretsiz izine çıkardılar. Zaten işimiz ağır ve tehlikeli. Karşı çıkınca hemen kapıyı gösteriyorlar. Anlayış göstermiyorlar. Karşı çıkan olunca hemen kapıyı gösterip on bin kişi bu işe girmek için hazır diyorlar. Gerçekten de aramızda üniversite mezunu arkadaşlar da var.

Bu hastalık çıkmadan önce sabah 6.30’dan 7.30’a kadar çöp poşetlerini yırtıp geri dönüşüme gidecek eşyaları ayıklıyorduk. Aramızda enfeksiyon kapanlar oluyordu.

Yakın zamanda ise halka patates ve soğan dağıttılar. Çuvalları tırlardan boşaltma görevi de bizdeydi. Beş tır ben boşalttım. Görev bitiminde ise çürük patates çuvallarını hediye olarak vermeye çalıştılar. Kabul etmeyince yarım çuval sağlam soğan aldım.”

Yaptıkları bu işlerin birçoğunun görüntüleri ise Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün sosyal medya hesaplarında yer almıyor.

“Haftada 3 adet maske, bir ayda 2 adet eldiven veriyorlar.”

Pandemi döneminde temizlik işçileri risk altında. Belediye size koronavirüs önlemi olarak maske ve eldiven dağıtıyor mu? Halk bu konuda duyarlı davranıyor mu?

Bu soruların cevabını bir temizlik işçisinden dinleyelim:

“Belediyenin bir gün size test yapalım dediğini görmedik. Devamlı dışarıdayız, insanlarla iç içeyiz. Her türlü şeyle karşılaşıyoruz. Haftada 3 adet maske, bir ayda 2 adet eldiven veriyorlar. Bunlarla gel de kendini muhafaza et. Maskeyi ve eldiveni yetmediği zamanlarda kendi cebimizden alıyoruz.

İnsanlar ağızlarından çıkardığı maskeyi sokağın ortasına atıyor. Bazen öyle yerlere takılıyor ki süpürgeyle çekemiyoruz. O zaman kendi elimizle almak durumunda kalıyoruz. Elimizde eldiven oluyor ama neticede maskeyi elimizle tutuyoruz. Kimde virüs var, kimde yok bilemiyoruz ki. Maskenin de kime ait olduğunu bilmiyoruz.

Akşama kadar çöpün içinde çalışıyoruz. Adam virüslü, evde karantina altında. Her şeyini çöpe atıyor ve o çöplerle biz temas ediyoruz. Bizi de aşı için öncelikli gruba alabilirlerdi. Tek yaptıkları kronik hasta olanları ücretsiz izne göndermek oldu.

Ben kronik hastayım ama ücretsiz izine çıkartacaklar diye korkumdan gidip de rapor almadım. Nasıl alayım? Hemen ücretsiz izne çıkartırlar. 1700 lira kira ödüyorum, nasıl yetsin?”

Sendika işçinin hakkını aramıyor

Temizlik işçileri bağlı bulundukları sendikanın onların haklarını aramadığını düşünüyor. Anlattıklarına göre zaten isteyerek de seçilmiş bir sendika değil. Belediye amirlerin önlerine sendika formunu koymuş ve imzalamak zorunda kalmışlar. Bir işçi “Normalde her birimde herkes kendi sendikasını seçmekte özgürdür. Bizi zorla üye ettiler. Önümüze formu koyup ne olduğunu anlamadan aceleyle imzalattırdılar.” diyor.

Giyinme ve mola verme şartları iyi değil

Temizlik işçilerinin mola verecek ve üstlerini değiştirecek alanları kısıtlı. Bazıları ise hijyenik olmayan koşullarda. Bir işçi mevcut durumu: “Eskiden konteynerın içinde soyunup giyiniyorduk. Yağmur yağınca kıyafetlerimiz su içinde kalıyordu. Halen de suyun içinde üstünü değiştiren, cami altında tuvaletin yanındaki küçücük odada üstünü değiştiren arkadaşlarımız var. Şimdi Güzeltepe’de Tedaş’ın eski binasına bir yer yapıldı da arkadaşlar rahat ettiler biraz.” ifadeleriyle dile getiriyor.

Haklarını dile getirmeye korkuyorlar

Röportaja başlamadan önce işçiler benden özellikle isimlerini ve fotoğraflarını yayımlamamamı rica etti. Çünkü daha önce başka arkadaşlarının benzer durumlardan ağızları yanmış. Bir işçiye neden korkuyorsunuz diye soruyorum. “Eskiden Bağlarbaşı Kültür Merkezinde toplantılar düzenlenirdi. Orada bir keresinde bir derdiniz var mı diye sordular. Diğer meslektaşlarım da dertlerini, tasalarını rahatça söyledi. Sonra bir baktık seksen kişi birden işten çıkarılmış. O günden beri de kimse şikayetini dile getiremez oldu. Şu anda herkes korktuğundan susuyor.” cevabını veriyor. Aldığım cevap karşısında şaşırdığımı itiraf edebilirim.

Haberi temizlik işçileri ve tüm işçilerin, emekçilerin bayramını kutlayarak bitirmek istiyorum. Umarım en yakın zamanda haklarına kavuşurlar.

Not: Haberde kullanılan görseller Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün Twitter hesabından alınmıştır.

İBB ve Üsküdar Belediyesi arasında “Halk Ekmek” krizi

İBB’nin 2020 Aralık ayında artan talep nedeniyle 142 yeni Halk Ekmek büfesi açma kararı İBB Meclisi’nden geçmiş ve dul, yetimler, gaziler ve şehit yakınlarına büfe işletme hakkı tanınmıştı. Karar sonrası geçtiğimiz günlerde Üsküdar’da çeşitli noktalara yerleştirilmek istenen Halk Ekmek büfelerini Üsküdar Belediyesi görevlileri engellemeye çalıştı.

İBB Meclisi yeni Halk Ekmek büfelerini kabul etmişti

Dün İBB’nin Üsküdar’da 15 Temmuz gazisine tesis ettiği Halk Ekmek büfenin Üsküdar Belediyesi’ne bağlı zabıta ekipleri tarafından kaldırılmak istenmesi, Üsküdar Belediyesi ile İBB arasında gerilime neden oldu.  Halk Ekmek A.Ş Yönetim Kurulu Başkanvekili Özgen Nama, “Suç işliyorsunuz, ortada İBB Meclis kararı var. Bu hukuksuzluğa izin vermeyeceğiz,” dedi. Nama sosyal medya hesabından: “Ünalan ve Bulgurlu mahallelerimize Halk Ekmek büfelerimizi konumlandırdık ancak 2 saat geçmeden Üsküdar Belediye Zabıta ekipleri tarafından hukuksuzca Halk Ekmek büfelerimiz kaldırılmak isteniyor! Bu hukuksuzluğa izin vermeyeceğiz! #HalkınEkmeği bizim kutsal davamızdır,” paylaşımında bulundu. 

Nama: “Suç işliyorsunuz”

İBB çalışanlarının Üsküdar Zabıta ekiplerine karşı direnmesi sosyal medyada geniş yankı bulurken sözlerine konunun teknik ve hukuki boyutuna getiren Nama “Suç işliyorsunuz. Ortada meclis kararı var. Devlet şöyle yönetilir; İBB Meclisi’ne itiraz edebilirsiniz. O meclis kararını dava da edebilirsiniz. Bölge idare mahkemesine başvurursunuz iptal için. ‘Üsküdar’da biz büfe istemiyoruz’ diyebilirsiniz. Ama bunun yolu; zabıtayı buraya dökerek hukuksuz şekilde bu büfeyi aldığınızda memurlar olarak suç işlemiş olursunuz. Sizin üstleriniz, sizin siyasileriniz size bu talimatı verebilir. Ama sakın böyle bir şey yapmayın. Sizleri uyarıyorum, her biriniz için ayrı ayrı suç duyurusunda bulunuruz,” açıklamasında bulundu. 

İBB Sözcüsü Ongun açıklama yaptı

İBB Sözcüsü Murat Ongun, Üsküdar Belediyesi’nin bu yaklaşomına sosyal medya hesabından tepki gösterdi. Ongun “İhtiyaç analizi yaparak İstanbul’un çeşitli noktalarına kurduğumuz Halk Ekmek büfeleri, Üsküdar’da olduğu gibi, İBB Meclisi kararına rağmen bazı ilçe belediyeleri tarafından kaldırılmak istenmekte. Halkımızın ucuz ve sağlıklı ekmeğe ulaşmasını hiçbir güç engelleyemez,” dedi.

Üsküdar Belediyesi: “İzin alınması gerekiyor.”

Üsküdar Belediyesi, İBB ile yaşanan krizle ilgili açıklama yaptı. Üsküdar Belediyesi, İBB Sözcüsü Murat Ongun’a cevaben, sosyal medya hesabında tartışmanın videosunu paylaşarak yaptığı açıklamada, “Ekmek Büfesi koyamazsınız demiyoruz. İBB Meclisi’nde CHP’li üyelerin de imzasıyla alınan kararı anlatmaya çalışıyor, işimizi hukuki zeminde yapmaya çalışıyoruz. Fakat karşımızda “burası bizim, karar ve nizam tanımayız,” diyen bir anlayış var. Kamuoyunun vicdanına bırakıyoruz,” ifadelerine yer verdi.

Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen ise şu açıklamalarda bulundu:

— “İBB Meclis kararında görüleceği üzere, büfelerin şehit yakınları gazi ve engellilere verilmesi ve ilçe belediyesinin imar ve şehircilik yönünden uygun görüşünün alınması gerekiyor.”

—”Soruyoruz; belediyemizden böyle bir görüş, onay aldınız mı? Şehircilik, yönetim anlayışız bu mu?”

— “İBB meclisinde oy birliğiyle alınan karar var; ‘Büfe yerleri İlçe Belediyesi ile istişare edilerek, bırakılacak’, görevli arkadaşımız sabırla anlatıyor. Fakat büfe bırakmaya bile CHP İlçe Başkanıyla gelen yetkili ‘buralar bizim size mi soracaktık,’ diyor. Böyle mi yöneteceksiniz!”

Vatandaş Üsküdar Belediyesi’ne tepki gösterdi

İBB ve Üsküdar Belediyesi arasındaki anlaşmazlık sürerken, dikkat çeken noktalardan bir diğeri de halkın tepkisi oldu. Üsküdar Belediyesi’nin İBB’nin Halk Ekmek büfesi kurmasını engellemesine bir kadın isyan etti: “Biz de istiyoruz fırından sıcak ekmek yemeyi. Saatlerce kuyrukta bekliyoruz. Bir gün de o yöneticiler girsin kuyruklara. Yeter artık canımızdan bezdirdiniz!”

Türkiye’nin ilk ve tek Uçurtma Müzesi, Üsküdar’da

Üsküdar’ın yokuşları da meşhurdur. Aziz Mahmud Hüdayi türbesine doğru giderken Azat yokuşuyla göz göze geldiğinizde daha yolun başında pes etmeyin. Çünkü Türkiye’nin ilk ve tek (dünyadaki on sekizden biri) uçurtma müzesi işte bu sokağın az ilerisinde yer alıyor. Derin nefes alabilirsiniz, yolu yarıladınız, sokak bitmeden sağa dönün kâfi. Müzenin kapısında sanki bir Edip Cansever şiiri havalanıyor: “Çiçekler ağaçlarda kalsın, uçurtmalar göklerde…/Haziran, temmuz, ağustos birbirine sokulsun…Ne olur bu böyle olsun…” 

Resmi adıyla söylersek “Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi” üç bölümden müteşekkil. İki ayrı uçurtma müzesi salonu, aynı anda iki yüz, evet iki yüz kişinin kendi uçurtmasını yapabileceği uçurtma okulu, büyük çoğunluğu yabancı kaynaklardan oluşan sekiz yüz elliye yakın eseriyle bir uçurtma kütüphanesi olan bir müzeden bahsediyoruz. Aköz’ün saptamasına göre uçurtma Osmanlı İmparatorluğu’nda 15. yüzyıldan bu yana çocukların eğlencesi ve gökyüzünü havalandırıyor. 2500 yıllık bir tarih uçurtma… Ve şu soru da bulutların üstüne çıkıyor haliyle: “Oyuncak mı, kültür mü, sanat mı, spor mu?”

Kaplumbağalar uçuyor bu müzede!

Bu arada bizi böylesi bir hayalle buluşturan Mehmet Naci Bey’i analım. Kendi tarifiyle aslen Erzincanlı olan Aköz, 1958 yılında Beylerbeyi’nde dünyaya gelmiş. Tüm çocukluğu Üsküdar’ın Toygartepe mahallesinde geçmiş ve tabi ki uçurtmayla burada tanışmış ilkin. 26 yaşında, yani 1984’te Türkiye’nin ilk uçurtma yarışmasını düzenleyerek başlayan macerası, 2005’te, 47 yaşındayken müze açarak taçlanmış. Kendisi ise hayallerini tamamlamadığını, onun için hâlâ çok çalıştığını kaydediyor.  

Naci Bey, müzeyi kurmadaki gayretini, müzeye gezmeye gelen ziyaretçileri bilgilendirmek amaçlı da gösteriyor. 7’den 70’e gökyüzüne bakmayı seven tüm uçurtma severlere göre anlatacak hikayesi mevcut Aköz’ün. Özellikle çocuklar, didaktik bilgilerle değil onun eğlenceli anlatımları ve canlandırmaları eşliğinde uçurtmaların yolculuğuna kulak veriyor.  Kâh Çin’den gelmiş ejderhalar uçurtma oluyor bu müzede, kâh kaplumbağalar uçabiliyor. Kulağa masal gibi gelen her şeyin hayaline ortak oluyorlar çocuklar burada. Zaten, Çin’den Japonya’ya, Hindistan’dan Kamboçya’ya gökleri şenlendiren ülkelerin uçurtmalarını bu sayede öğrenmiş oluyorlar.  Çünkü müzenin en anlamlı taraflarından biri de ülkelere göre uçurtmaların sergilenmesi. Pandemi öncesi okulların da sıklıkla ziyaret ettiği yerlerden biri olan Uçurtma Müzesi, Aköz’ün söylediğine göre, öğrenciler için okul dışı öğrenmenin de mümkün olduğu yerlerden biri. Çünkü isteyen içindeki uçurtma kitaplarının yer aldığı kütüphanede araştırma yapabilir, isteyen “uçurtma yapım atölyesi”ne katılabilir…

Yeri gelmişken belirtelim, müze ziyareti de ücretsiz. Eğer uçurtma atölyesine katılmak isterseniz 35 TL ödemeniz gerekiyor. Yahut hazır yapılmış uçurtma da satın alabiliyorsunuz gezinizin sonunda. Bizden bir öneri, müzeye muhakkak randevulu gidin. Ve kendi uçurtmanızı orada kendiniz yapın. Zira gezinizin sonunda, belki uçurtmanız sahilde martılara eşlik etsin istersiniz… 

Uncular Caddesi’nin hangi yönünden giderseniz gidin, adımlarınız sizi denize çıkaracaktır. Sonra bir Teoman şarkısı ansızın gelip dudaklarınıza konacaktır: “Mevsim rüzgârları ne zaman eserse/O zaman hatırlarım/Çocukluk rüyalarım/Şeytan uçurtmalarım/ Öper beni annem/Yanaklarımdan/Güzel bir rüyada/Sanki sevdiklerim/Hayattalarken hâlâ/Akşama doğru azalırsa yağmur/Kız Kulesi ve Adalar/Ah burda olsan/Çok güzel hâlâ/İstanbul’da sonbahar…”

Uçurtmanın “Uzun Tarihi

Uçurtmanın tarihinden kısaca bahsetmek isterdik ancak geçmişi çok eskiye dayanıyor. İlk uçurtma Çin kültüründe ortaya çıkıyor. Ardından Uzak Doğu’nun simgesi haline geliyor. Üstelik sadece eğlence amaçlı değil, dini ve siyasi hizmetlere de aracılık ediyor çıktığı toplumlarda. Batı’ya gelişiyse dünyaca ünlü seyyah Marco Polo yapıyor. Uçurtmalar, bugün bizim bildiğimiz formundan çok farklı şekillerde tasarlanıyor ilk ortaya çıktığında. Mesela Çin, hayvan figürleri olarak şekillendiriyor daha çok. Ejderha bunlardan en etkileyicisi. Daha sonra her ülke kendi kültüründen izler katarak kendi uçurtmanın gidişatına yön veriyor. Batı’da ise yapılan araştırmalar uçurtmanın, bugünkü dron’un, iha’ların ve siha’ların atası olarak görülüyor. Bu bakımdan, uçurtma bilimsel çalışmalara da fikir oluyor Batı’da.

Türkiye’de ise görüldüğü en eski tarih 1582 yılı olarak tahmin ediliyor. Daha sonrasında Osmanlı Padişahı 3. Ahmet’in çocuklarının sünnet düğününde de At Meydanı’nda uçurtmalar uçurulduğu dönemin minyatürlerinde resmedilmiştir. Başka bir bilgiye göre de ramazanlarda teravih namazından sonra çocukların uçurtma uçurması bir Osmanlı geleneği. 

Fakat burada şu ayrıntıyı nazara vermekte fayda var; Türklerin tarih sayfasında Çinlilerle olan geçmişi, uçurtmanın hikayesi kadar eski. Bu da göklerde salınan çıtalının, bizim kültürümüzdeki yerini bilenenden daha da geriye götürebilir…

Uçurtma Müzesi nasıl kuruldu?

Uçurtma Müzesine uzanan yol, Naci Aköz’ün 1986 yılında dünyanın farklı ülkelerindeki yirmi altı ayrı uçurtma kuruluşuna yazdığı mektup ile başlar. Bu mektuplar neticesinde Aköz’e hediye olarak kitaplar, kataloglar, uçurtmalar ve benzeri ürünler gelir. Bunlar Aköz’ün uçurtma koleksiyonun ilk parçaları olur. Zamanla Aköz, gittiği her ülkeden, katıldığı festivallerinden koleksiyonuna yeni uçurtmalar ekler. Böylece bir müze oluşturacak kadar uçurtmaya sahip olur Aköz. Elindeki bu eserlerin sergilendiği İstanbul Uçurtma Müzesi 2005 yılında temellenir. 

Üsküdarlı spotçu Aziz Duman: Her gün umutla geldiğim iş yerimden evime siftahsız dönüyorum

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına alırken alınan tedbir ve uygulamalar nedeniyle esnaflar da süreçten olumsuz etkilendi. Üniversite öğrencilerinin uzaktan eğitim görmeleri sebebiyle ikinci el eşya satan dükkanlarda işler durma noktasına geldi. Üsküdar’da spotçuluk yapan Aziz Duman, “Bir haftadır işe her gün umutla geliyorum, siftahsız dönüyorum. Öğrencilerin gelmesini dört gözle bekliyoruz,” diyor.

Koronavirüs tedbirleri kapsamında üniversitelerde yüz yüze eğitime ara verilmesiyle ikinci el eşya satışı bir anda durdu. Geçiminin büyük bir kısmını öğrencilerden sağlayan spotçular sancılı bir döneme girdi. 1984 yılından beri Üsküdar’da spotçuluk yapan Aziz Duman eskiden ufak tefek de olsa işlerin olduğunu ama şu anda tam olarak durma noktasına geldiğini söylüyor. Üsküdar’da başka bir ikinci el alım-satım dükkanının sahibi olan Mehmet Özdemir ise devletin desteğinin yeterli olmadığını ifade ediyor.

Aziz Duman yaşanan bu durgunluğun nedenlerini şöyle değerlendiriyor:

“Okul olmayınca bizde iş yok, %90 öğrenciye bağlıyız. Eskiden yazlıkçılar vardı şimdi onlar da ikinci el almıyor. Herkes sıfır alıyor. Ürünün nakliyesiyle uğraşmıyor. Sıfır makineye göre %70 indirim yapıyorum. Sıfırı 3000 lira olan makineyi ben 700 liraya satıyorum. Buna rağmen alım yok, bazen zararına bile satıyorum. Eskiden yukarı mahallede çevik kuvvet vardı. Onlardan da müşterimiz vardı ama şimdi onlar da gelmiyor. Bir de öğrenci öğrenciye devrediyor. Cumartesi günü yukarı mahalleden bir makine aldım. 13 senedir aynı evde 5 öğrenci aynı makineyi birbirine devretmiş. En son devir alan hukuk öğrencisi mezun olunca bana sattı. İnternet üzerinden satışlar da bizi olumsuz yönde çok etkiledi.”

Her gün umutla geliyoruz, siftahsız dönüyoruz

Duman, bu durgunluğun maddi ve psikolojik etkilerini ise “Depom şu anda hemen hemen dolu. Burası kira, hep cepten harcıyoruz. Kapatıp gitsen ne yapacaksın. Boş duramazsın. Sabahları dükkanı açasım gelmiyor. Her gün şahsi masrafım ne kadar sıkarsam sıkayım en az 50 lira. Dün cebimde 500 lira vardı. O parayı dün akşam kredi kartı borcuma yatırdım. Cebimde şu anda 5 lira var. Kredi kartlarından geçiniyoruz. Her gün umutla geliyoruz, siftahsız dönüyoruz. Yine de dükkanımı kapatmayı düşünmüyorum. Bağlasalar evde durmam. Bu sene ekime kadar işler bizim için durgun seyredecek gibi görünüyor. Öğrencilerin gelmesini dört gözle bekliyorum,” diyerek ifade ediyor.

Veresiye defterim kabardı, kimseden paramı alamıyorum

Üsküdar’da başka bir ikinci el alım-satım dükkanının sahibi olan Mehmet Özdemir pandemiden önce işlerinde bir sıkıntının olmadığını, pandemiden sonra ise satışların yok denecek kadar azaldığını söylüyor. Normalde nakit olarak çalıştığını fakat salgın sürecinde tanıdıklarının vasıtasıyla gelen kişilere veresiye mal sattığını, 40 bin liranın üzerinde alacağı olduğunu ama bu meblağı kimseden alamadığını dile getiriyor. Özdemir, “Malı veresiye verdiğim kişiler bana, evimin faturasını ödeyemedim, elektriğim kesildi gibi nedenlerle alacağımı vermiyorlar. Eskiden bir kişiden ödeme almadığın zaman önceki yaptığın işler onu amorti ederdi. Artık ödeme alamadığın zaman onu amorti de edemiyorsun. Direkt maddi olarak içeri giriyorsun.” diyor.

İnternetten satışlar esnafı olumsuz etkiledi, esnaf internetteki tehlikeye dikkat çekiyor

Özdemir, Aziz Duman’ın da belirttiği gibi internet üzerinden satışların işlerini olumsuz etkilediğini söylüyor. “Bu satış platformlarının vatandaşa faydası yok. 500 liraya bir makine için anlaşmış diyelim. Nakliyesiyle bu miktar 700 lirayı bulacak. Ben zaten 500 liraya 1 yıl garantili mal veriyorum. O platformlardan aldığına da güvenemiyorsun. Çok fazla sahte ve bozuk mallar satılıyor. Bir makinenin hasarlı olup olmadığını vatandaş anlayamaz ama ben gidince anlarım,” diyerek internetteki tehlikeye dikkat çekiyor ve vatandaşın esnaftan alışveriş yapmasını istiyor.

Devletten bir yardım göremedim, görecek gibi de değilim

Özdemir, süreç içerisinde devletten yeterli kadar destek alamadığından dertli. Şikayetlerini ve beklentilerini şu sözlerle ifade ediyor:

“Devletten kredi aldım. Bugün öteleyeyim desem her aya 500 lira faiz koyuyor. Bu faiz oranları da alınan miktara göre değişiyor. Bunu yapan da bir devlet bankası. Ben bu dükkana 3250 lira kira veriyorum. Bağkur, vergiler, eleman, faturalar derken aylık giderim 8000 lirayı buluyor. Giderim çok, gelirim az. Devlet bana hafta sonu dükkanını kapat dediğinde kapatıyorsam devletin dükkanımı bir şekilde döndürmesi gerekiyor. Sosyal devlet olmak bunu gerektirir. Devlet yardım etmek istiyorsa yapılandırmaları ertelesin. Yapılandırmayı alıyorlar fakat eğer ödemezsem bozacaklar. Burada yardım nerede? Devletten bir yardım göremedim, görecek gibi de değilim.”

Çağrıbey Anadolu Lisesi’nden Dijital Vatandaşlık Projesi

Üsküdar’ın liselerinden biri olan Çağrıbey Anadolu Lisesi öğrencileri geçtiğimiz günlerde “Dijital Vatandaşlık” isimli bir projeye imza attı. Koordinatörlüğünü Melda Gürsel’in yaptığı ve 9. ve 10. sınıflardan 29 öğrencinin katılımı ile devam eden eTwining projesi çalışmalarına devam ediyor.

Tam adı “Safe Young Citizens On The Net” olan projeyle 122 öğrenci internette gezinmeyle bağlantılı risklerin farkına varacak, internet kullanımının tehlikeleri konusunda farkındalıklarını artıracak, bunları önlemek için olası eylemleri belirleyecek  ve dijital okuryazarlıklarını geliştirecek, haberler ve web üzerinde doğru bilgi kaynaklarının nasıl seçileceğini öğrenecek, eleştirel düşünmeyi aktif olarak geliştirecek, İngilizcelerini aktif bir şekilde kullanarak uluslararası gruplarda çevrimiçi çalışmayı öğrenecek.

Ayrıca öğrenciler öğrenme metodolojileri, eşler arası öğrenme metodolojisini kullanarak işbirliği becerilerini geliştirecek, yeni ICT araçlarını öğrenerek BİT becerilerini geliştirecek, diğer Avrupa kültürleri ve yabancı ülkelerden öğrencilerle temasa geçerek farklı alışkanlıklar ve yaşam tarzları hakkında bilgi edinecek, kültürel ve sosyal hoşgörüyü geliştiren bir Avrupa bilinci geliştirecek.

Projenin oluşum sürecini proje ekibi şu şekilde anlatıyor:

“Vatandaşlık eğitimi, birçok Avrupa hükümeti tarafından öğretmenlerden genellikle disiplinler arası bir şekilde öğretmeleri istenen bir konudur. Öğretmenler, öğrencilerin genellikle yerinde derslere katılamadıkları ve mümkün olduğunda sınıfta da maske takmaları gerektiği bir salgın döneminde akranlarıyla grup halinde uzaktan çalışmanın önemli olduğunu fark ettiler. Bu sorun, özellikle birbirinden uzak durması gereken ve bir sınıf grubu olarak katılamayan yeni bir çalışma döngüsüne başlayan öğrenciler için çok önemlidir: bu şekilde pandemi üzerindeki kısıtlamalar, sınıfları Avrupa’ya açarak bir şekilde aşılabilir. Bu nedenle Türkiye, İtalya, Fransa, Portekiz ve Bulgaristan’dan 10 öğretmenle dijital eğitim konusunu bir eTwinning projesi aracılığıyla ele almaya, konuyu tanıtmaya ve öğrencilerinin internette gezinmenin riskleri hakkında düşünmelerine yardımcı olmaya karar verdik.”

Proje kapsamında Uluslararası ekiplere ayrılan öğrenciler kendilerini tanıttı ve Dijital Vatandaşlık ile ilgili siber zorbalık, gizlilik, sahte haberler, telif hakkı ve kimlik avı konularında araştırma yaptılar. Her takım diğerleriyle iş birliği yaparak okul arkadaşları içinde Dijital Vatandaşlık hakkında bir anket hazırladı, uyguladı, sonuçları ülke ve yaş bazında analiz etti. 

Önümüzdeki günlerde projeye katılan öğrenciler her ekibin üyeleri tarafından yayınlanan sahte haberlerle bir oyun hazırlamak için iş birliği yapacaklar, meydan okuyacaklar ve yarışacaklar.

Proje tamamlandığında sonuçlar bir e-kitapta yayınlanacak ve ebeveynlerine, öğretmenlerine ve okul arkadaşlarına sunulacak.

Seminer Dizisi 2: Yapılaşma tehdidi altındaki Validebağ Korusu için çözüm ne?

Validebağ Savunması II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin ilk semineri 30 Ocak 2021’de başlamıştı. Seminerin son oturumunda Canan Atay, ‘Kuş Varlığı ve Yeşil Alan İlişkisinin Peyzaj Değerleri Açısından İrdelenmesi: İstanbul Validebağ Korusu’ başlıklı sunumu gerçekleştirdi.

Sunumunda kentsel yeşil alanların önemine ve Validebağ Korusu’nun faunası, tarihsel gelişimi ve mekân oluşumuna da yer veren Sn. Atay şu bilgileri paylaştı: 

  • Koru, farklı eğim değerlerinden dolayı ondüleli bir yapıdadır, düz ve eğimli alanlara sahiptir. Koru’nun en yüksek noktasının denizden yüksekliği 90 metre en düşük noktası 55 metredir.  Vadi ve tepelerden oluşan arazi formu içinde Koru, %1-2 eğim %20, %2-4 eğim %3, %4-10 eğim %17, %10-21 eğim %45, %21-46 eğim %15 alanlardan oluşmaktadır. Bu yapı minik koridorlar, mikro klima alanlar oluşturur ve her tarafın ağaçlarla dolu olmaması çok kıymetlidir. Bu farklı yapıda ve bakıda alanlar da zengin bitki çeşitliliği ile birlikte, zengin bir fauna yaşamını sağlar. Bu doğal yapının devamlılığı hem yaban yaşamı hem çevre insanları için önemlidir.
  • Kuzey rüzgarlarına kapalı konumu ve vadi özelliği ile tepe formlu kısımlarının bakısı itibari ile ılıman ve korunaklı bir alan özelliği göstermektedir. Koru içinde büyük ağaçlar bulunmaktadır ve azımsanmayacak bir çalı ve ağaçsı ayrıca otsu türleri söz konusudur. Kelebek türleri gözlemi açısından da zengin bir alandır. Tüm bu alandaki fauna ve flora varlığı birbiri ile ilişki içindedir ve çevre sağlığı açısından önemli bir varlık oluşturmaktadır. Ağaçlar bu alanların omurgalarıdır ve büyük ağaçlar temiz hava ve birlik desteği için önemlidir Validebağ Korusu bu açıdan da önemli bir alandır. İçinde anıt ağaç değeri taşıyan ağaçlar söz konusudur. 
  • Genel olarak belirtmek gerekirse yırtıcı kuşlar, kemirgenler, sürüngenler, kurbağalar ve kuşların bazılarını avlayarak, doğadaki sayılarını kontrol altında tutarlar. Pek çok böcekçil kuş da (Sinekkapan, Kırlangıç vb.) böceklerin aşırı çoğalmalarını önler. Kuşlar besin zincirinin üst halkalarında yer almaktadır.  Tohum ve meyvelerle beslenen kuşlar, yedikleri bitki tohumlarını uzak yerlerde, dışkılarıyla birlikte atarak bitkilerin çoğalmalarına ve yayılmalarına neden olurlar.
  • Kuşlar bulundukları bölgenin beslenme ve üremeye elverişsiz hale gelmesi ile göç ederler. İstanbul ülkemizdeki en yoğun göçün gerçekleştiği yerdir ve hem yırtıcı kuşların hem büyük kanatlı kuşların hem de küçük ötücü dediğimiz kuşların göç ederken kullandığı rota üzerindedir.  Koru göç eden tüm kuşların, şehir içi ötücülerinin ama özellikle geniş kanatlı kuşların uğradığı, bazı kuşların ürediği bir alan olarak (Çıtkuşu, kızılgerdan) önemli bir yeşil alan niteliği taşımaktadır.  Koru’da göç esnasında sıkça görülen kuşlardan olan Leylek, uluslararası korunması gereken tür statüsündedir. Koru, göç esnasında dinlenmek için indikleri ve bazen birkaç gün konakladıkları göç yolu üzerindeki atlama taşı kabul edebileceğimiz dinlenme noktası olması açısından da ayrı bir değere sahiptir. Ancak şehir bu tür alanlar açısından eksiklik göstermektedir. Bu tür alanların sayısı artırılmalıdır ki hem dünyanın hem ülkemizin gerçeği olan göç olgusu desteklenebilsin. Sn. Zeynel Arslangündoğdu’nun paylaştığı üzere 2021’de İstanbul’da 352, Koru’da 130 kuş türünün gözlemi yapılmıştır. Bu Koru’nun bulunduğu yer sebebi ile göç olgusunun önemini vurgulaması açısından değerli bir tespittir.
  • Zaman içinde çevresi tamamen yapılarla çevrilen Koru ciddi bir antropojen baskı altındadır. Yaban yaşamın şehir içi örneklerinden biri olan Koru, yapısındaki kültürel ve doğal zenginliğini oluşturan öğeleri ile korunarak ve bu değerlerin birbirleri ile olan ilişkileri tanımlanarak ve tanıtılarak geleceğe taşınmalıdır. Anayasal hakkımız olan sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı çerçevesinde baktığımızda bizim bu alanlara ve bu alanları kullanan canlılara ihtiyacımız vardır. 

Validebağ Savunması’nın düzenlediği II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin ikinci semineri, 6 Şubat 2021’de Ayşe İrem Doğancı, veteriner hekim Nilay Tezsay ve Dr. veteriner hekim Ebru Akbaş’ın katılımıyla gerçekleşti.  

‘Korunun Koruyup Kolladıkları’ başlıklı sunumunda Ayşe İrem Doğancı “Zarar görmeden ve zarar vermeden aynı çevreyi nasıl paylaşırız” konusunu irdeledi ve sunumuna Tınaz Titiz’den yaptığı bir alıntıyla başladı: ‘Sadece insanları, sadece hayvanları, sadece ormanları ve sadece toprakları koruyamazsınız. Eğer bunlardan sadece birini korumaya yönelirseniz “bütünlük gerçeğini” gözden kaçırırsınız. İşte bizler bu bütünlüğü kaybetmek istemeyenleriz.” Validebağ Savunması’nın seminerlerinde de hep bir yaşam döngüsünden bahsedildiğini hatırlatan Doğancı, yaşam döngüsü içindeki tek bir öğeyi oradan çıkarırsak dengenin bozulup sistemin çöktüğünü belirtti.

Doğancı’nın sunumunda öne çıkan diğer noktalar şunlardı:

  • DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü)’nün kuduzun kontrol altına alınması için yürüttüğü bir çalışma sırasında, bir alandaki köpek nüfusunun %80’inin 6 aylık aralıklarla 7 yıl boyunca itlaf edilmesine karşın, nüfusta %25’in altında bir azalma sağlanabilmiş. Köpeklerin üreme yetenekleri o kadar yüksek ki buna onları öldürerek yetişmek mümkün değil. 
  • Bir habitat yiyecek ve barınma sağladığı sürece oradaki köpekler alınsa bile en geç bir hafta sonra oraya başka köpekler geliyor ve bu yeni gelenler tanımadığımız, davranış biçimlerini bilmediğimiz ‘şüpheliler’ oluyor.
  • Bir alandaki hayvan nüfusunu kontrol altına almanın tek bir yöntemi var: YAKALA, KISIRLAŞTIR, AŞILA, ALDIĞIN YERE BIRAK!
  • Çözüm belliyken neden hala sorun yaşanıyor? Bu işler, belediyelerin sorumluluk üstlenmemesi nedeniyle gönüllülerin sırtına yükleniyor, sistemli ve sürdürülebilir hale gelemiyor. Yine de tüm olumsuz koşullara rağmen örneğin Adalar’da sorun neredeyse tamamıyla çözüme kavuştu.
  • Koru çok önemli bir yaşam alanı, orada bir sürü yaşam var, köpeklere de yaşam var. Hayvanlar Koru’ya sürekli girip çıkacak ancak orayı aşırı hayvan nüfusundan da aşırı insan trafiğinden de korumalıyız.

Aynı zamanda İVHO Egzotik ve Yaban Hayatı Komisyonu Sekreteri de olan veteriner hekim Nilay Tezsay’ın sunumunun başlığı ise ‘Şehir İçindeki Yaban Hayvanları ile Etkileşimimiz’ idi. 

Tezsay “Yaban hayvanları hayatımızda var, hiç de uzakta değiller, çünkü şehirlerimizi onlara ait alanlara kurduk. İstanbul’da yeşil alan çok az kaldı, Validebağ Korusu bu anlamda çok önemli yerlerden bir tanesi” diyerek konuşmasına başladı. Yaban hayvanlarından serçe, güvercin, kumru, sığırcık, leylek gibi sık tanınan türlere rastlayabileceğimiz gibi, ak karınlı ebabil, atmaca, şahin, istilacı türler olan yeşil ve iskender papağanları, çesitli kara ve su kaplumbağalarına ve ak göğüslü kirpi gibi memelilere de şehirde rastlanabileceğinden bahsetti. Leş kargası ve gümüş martı nüfusunun insan atıklarından da beslenmeleri nedeniyle artmasına karşın bir yandan da birbirini dengelediğini belirtti. Tezsay şunlara da vurgu yaptı: 

  • Aslında bir harmoni içinde yaşıyoruz, biz ne kadar bozsak da sonunda denge yeniden oluşuyor, Koru’daki kedi-köpek varlığı da sürekli yeniden dengeleniyor.
  • Diğer hayvanların beslenme alışkanlıklarını bozmamak için besleme yapılan alanlara oradaki nüfusa uygun miktarda yem bırakılmalı, fazladan yiyecek konulmamalı.
  • Korudaki köpek nüfusunu sabit tutmak için ‘kısırlaştır, aşıla, küpele, yerine bırak’ dışında bir yöntem işe yaramaz.
  • Sadece insan için yaratılmış bir dünya düşüncesini çıkaralım lütfen kafamızdan, bu dünya hepimizin.   

Seminerin üçüncü konuşmacısı olan Dr. veteriner hekim Ebru Akbaş’ın sunumunun başlığı ise ‘Koru’nun Gerçek Sahipleri’ idi.

Dr. Akbaş’ın vurguladığı noktalar şunlar oldu:

  • Koru’nun gerçek sahipleri Koru’daki köpekler, kediler ve yaban hayvanları; bizlerse onların ev sahibi olduğu alana girdiğimizde onların misafirleriyiz.
  • İstanbul’da yeşil alanlar %2.2, canlılar için yaşam alanı kalmamış gibi.
  • Köpeklerin konuştuğu havlama dilini anlayamıyoruz, bizler ancak onların vücut dilini yorumlayabiliriz. Kulakları dik, kuyruğunu sallıyor ve vücut ağırlığı dört ayağına eşit dağılmışsa bir tehdit oluşturmuyor demektir. Saldırı öncesinde kulakları yatırıp, kuyruğu dikleştirir ve gelen tehdit karşısında diş gösterirler. Biz göz teması kurup, önden yaklaşırsak bunu tehdit olarak algılarlar. Saldırı tavrında olan köpeğe değil ama sokakta seveceğiniz köpeğe yaklaşırken, elimizi uzatıp önce avucunuzun içini koklatmalısınız.  
  • Koru’nun içinde gezerken tedbirli olunmalı. Vücut dilimizle ne anlattığımız önemli, köpekler tehdit olup olmadığımızı, onları sevip sevmediğimizi, onlardan korktuğumuzu anlıyor ve önlemlerini alıyorlar. 
  • ‘Kısırlaştır, aşıla, yerine bırak’ teritoryal agresyon yani alan savunma açısından da gerekli, yoksa lideri o alandan uzaklaştırırsanız, bu yeni bir liderlik savaşına yol açacaktır. Kısırlaştırma erkek köpeklerde saldırganlığın %60 oranında azalmasına yol açıyor, mümkünse toplu kısırlaştırma yeni liderlik çatışmalarını önler.

Seminerin sonunda bir soru üzerine Nilay Tezsay, Koru’ya aydınlatma yapılmasının yaban hayvanlarının uyku siklüsünü bozacağı için hiçbir koşulda kabul edilemeyeceğinin altını çizdi. Ayrıca evcil hayvanların terk edilmesinin önlenebilmesi için 5199 sayılı Hayvan Hakları Yasası’nın düzeltilerek çıkarılmasının önemi vurgulandı ve sürecin #YaşamİçinYasa etiketinden izlenmesi ve destek verilmesi ve Yaşam Hakları Yasama İzleme Komisyonu’nun takip edilmesi hatırlatıldı.

Validebağ Savunması’nın düzenlediği II. Çevrimiçi Seminerler dizisinin üçüncü semineri 13 Şubat 2021’de Y. Mimar Deniz Alkan “Tarihsel, Kentsel Değişimde Bir Koruma Mücadelesi Örneği; Validebağ Korusu” başlıklı sunumla gerçekleşti.

Y. Mimar Deniz Alkan’ın, Validebağ Korusu ve içindeki yapıların Osmanlı döneminden bugüne tarihsel gelişimini aktardığı ayrıntılı sunumunda şu noktalar öne çıktı:

  • Validebağ Korusu’nun tarih sahnesine çıkışı Üsküdar’ın tarihi süreciyle birlikte olmuştur. 19. yüzyıl başlarında Selimiye Kışlasının yapılması, ortalarında da ilk İstanbul-Üsküdar vapur seferlerinin başlamasıyla Üsküdar Haydarpaşa’ya doğru genişlemeye başlar. 
  • Sultan Abdülmecid daha önce Mihrişah Sultan’a ait Çamlıca eteklerindeki bağ evini, annesi Bezmialem Valide Sultan’a hediye edince bölge Validebağ’ı adıyla anılmaya başlar. 1853’te saray mimarı Nigoğos Balyan şimdi Adile Sultan Kasrı adıyla anılan binayı inşa eder ve burası Sultan Abdülaziz’in kız kardeşi Adile Sultan tarafından 1899’daki ölümüne kadar yazlık olarak kullanılır.
  • Balkan ve Dünya Savaşlarının yetimlerinin korunması amacıyla 1915’te kurulmaya başlanan dar-ül eytamlardan (yetimler yurdu) biri de Adile Sultan Kasrı’nda 1917’de açıldığı düşünülen Validebağ Darüleytam’ıdır. 1926’da darüleytam kapatılarak Şehir Yatı Mektebine dönüştürülmüştür.  
  • Validebağ Korusu, 1925 yılında Milli Emlak’tan Atatürk’ün emriyle Maarif Nezareti’ne tahsis edilerek bu durum tapu kayıtlarına işlenmiş ve 1927 yılında Adile Sultan Kasrı’nda Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’in girişimleriyle 60 yataklı Validebağ Prevantoryumu faaliyete başlamıştır.
  • 1928’de, şimdi Mustafa Necati Bey Huzurevi olarak kullanılan prevantoryum, 1939’da ise kısmen açılıp, ancak 2. Dünya Savaşı sonrası 1949’da tamamlanan sanatoryum binası hizmete girer. 1954’te İhsan Mermerci Çocuk Prevantoryumu açılır. 1973’te Validebağ Öğretmenler Hastanesinin açılmasıyla, prevantoryum olarak kullanılan Adile Sultan Kasrı hizmet dışı kalır.

Alkan, Koru ve çevresindeki yapılaşmanın İstanbul’un tarihî ve doğal yapısını bozan imar yaklaşımından bağımsız ele alınamayacağını belirterek şu tespitlerde bulundu:  

1956 yılında Adnan Menderes’in İstanbul’un imarını siyasal proje hâline getirmesi ile imar operasyonu başlamış, Boğaz Köprüsü’nün etütleri yapılmış ancak 27 Mayıs 1960’da darbe olunca proje uygulanamamıştır. Mimarlar Odası 1968 yılında Boğaz Köprüsü üzerine oldukça detaylı bir rapor hazırlayarak kente vereceği zararları sıralamışsa da 1970 yılında yapımına başlanan köprü 1973 yılında açılmış ve öngörüldüğü gibi her iki yakada da büyük bir yapısal dönüşüm yaratmıştır. Boğaz Köprüsü çevre yolu, Koru’nun deresini tahrip etmiş, Çamlıca eteklerinden gelen suyu kesmiştir. Köprünün yapılmasıyla Koru çevresinde yapı yoğunluğu artmıştır. 

  • 1980’de nazım planlarda Koru’nun koruma bandında yeşil alan olan bölgede, plan değişiklikleri yapılarak Validebağ Sitesi inşa edilir. 
  • 1986 yılında Validebağ Korusu’nun leyleklerin konakladığı bölümü Marmara Üniversitesine tahsis edilir.  
  • 1990 yılında faaliyete geçen Haydarpaşa Lisesi bu bölgedeki ahırları ve mandıraları yıkarak yerine kendi kampüsünü yapar.
  • 1992 yılında Koru’nun 50.000 m²sinin Marmara Üniversitesine tahsisi onaylanmıştır. Üsküdar Belediyesi’nin bu alana havuzlu restoran, çocuk parkı vb. yapma girişimi, alanda günlerce çadır kurarak süren sivil direnişle durdurulur.
  • 1994’de Haydarpaşa Lisesi Eğitim Vakfına devredilen ve vakıf tarafından izinsiz onarılan Abdülaziz Köşkü’nün tekrar Milli Eğitime devri için imza kampanyaları yapılır. 
  • 1996’da İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Adile Sultan Kasrı ve Abdülaziz Av Köşkü’nün bulunduğu parselin tesciline ve Abdülaziz Av Köşkünün koruma grubunun “I. grup olarak belirlenmesine” karar verir.
  • 1998 yılında Haydarpaşa Lisesi bir futbol sahası büyüklüğündeki alanda hafriyat yapar ve doğal bitki yapısını yok eder. Aynı yıl İzci yönetimine verilen tarihi ahır binası yıkılmış, yerine yapılan yeni bina 18.06. 1999’da Şevket Aktalay İzci evi adıyla faaliyete geçmiştir. Ayrıca kafeterya ve lisenin kapısına kadar sert zeminli bir yol yapılmıştır. 
  • 25 Aralık 1998’de Koru’nun tarihi dokusunun korunması ve plan değişikliğine itiraz için 6 bin imzalı dilekçe İstanbul Büyükşehir Belediyesine elden verilir.  Eğitim-Sen ve çevrecilerin çabaları sonucu Üsküdar Belediyesinin bu alan üzerinde yapılaşma girişimleri mahkeme kararıyla durdurulur. 
  • 03.02.1999’da İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu “Validebağ Koruluğunda her türlü imar hareketinin durdurulmasına, 16 Temmuz 1999 tarihinde aynı kurul parselin tamamını koruma altına alan kararını vererek Validebağ Korusunu 1. derece DOĞAL SİT alanı ilan eder. 
  • Koru’nun korunması için mücadele edenler bir sivil toplum örgütü çatısı altında toplanarak 2001 yılında Validebağ Gönüllüleri Derneği’ni kurar. 
  • 2007’de Validebağ Korusu’nun bakım onarım ve yeşil alanlarının kullanımı ile ilgili İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Üsküdar Belediyesi arasında imzalanan protokol uyarınca Üsküdar Belediyesi Koru’da 6 metre eninde yol açma girişiminde bulunur. Aynı yıl bu protokolün iptali için dava açılır. 7 yıl sonra, Ağustos 2014’de Danıştay 8. Dairesi Koru’yu Üsküdar Belediyesi’nin kullanımına açan bakım onarım protokolünü iptal eder ve  karar düzeltme talebi de  16 Nisan 2014’de oybirliği ile reddedilir.
  • 2014 yılına gelindiğinde Koru’nun Tophanelioğlu Caddesi üzerindeki taş duvarlar yıkılmış, yerine beton duvar yapılmış, Adile Sultan Kasrı ve diğer kültür varlıklarının çevresinde zemin toprak ve beton dökülerek yükseltilmiş, üzeri ise Kasrın tarihi ve kültürel geçmişi ile ilgisi olmayan kaplama ile kaplanmıştır. Zemin yükseltildiği için düşük kotta kalan Adile Sultan Kasrı yağmur ve su baskını tehditleriyle karşı karşıya kalmıştı. Kültür varlığının doğal dokusu, daha fazla ticari gelir adına yok edilirken şimdi de doğal zemin beton kaplanarak var olanın yanına daha da büyük bir otopark yapılmak isteniyordu. 17 Ağustos 2014 tarihinde yapılan çağrı üzerine bir araya gelen meslek odası, STK, parti temsilcileri ve semt sakinlerinden oluşan 300’ü aşkın Koru dostu, tartışmalar sonunda oy birliği ile alınan karar doğrultusunda doğal zemine beton dökmek üzere serilmiş çelik hasırları elbirliği ile kaldırdı.
  • 2014 yılında Üsküdar Belediyesi, Koru’nun Acıbadem tarafından çıkış kapısına bitişik yeşil alana cami yapmak üzere harekete geçer. Alanın donatı fonksiyonu değişikliğine karşı dava açılsa da, 6 ay boyunca çevrecilerin gece gündüz nöbet ve protestoları altında, inşaat polis zoru ve TOMA’ların korumasında yükselmeye başlar.    Direniş tüm ülkede ses getirmesine rağmen cami ve ekleri yapılmış, ancak halkın kararlılığı Koru’ya girme sevdalarının uzunca bir süre ertelenmesini sağlamıştır.
  • 2018’de İBB’nin hazırladığı proje ile Koru’nun Millet Bahçesi yapılması gündeme gelmiştir. Mimarlar Odasınca yapılan detaylı hesaplamalar ile bu projenin Koru’nun %40’nı tahrip edeceği tespit edilmiştir. Projenin iptali için Validebağ Gönüllüleri Derneği tarafından açılan dava henüz sonuçlanmamıştır.
  • * KANİP (Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı) ise İBB tarafından hazırlanarak, ÇŞB Çevre İl Müdürlüğü’ne gönderilmiş, aylardır   bakanlığın  onayı ve  askıya çıkarılması bekleniyor.
  • Validebağ Savunması birinci ve ikinci çevrimiçi seminerlerin çıktısının değerlendirildiği bir sonuç bildirgesi yayınlayacağını belirtti.