Samet Altıntaş

Samet Altıntaş

1986’da Almanya’da doğdu. İlkokulu Yalova, ortaokul ve liseyi Bursa’da okudu. Marmara Üniversitesi Tarih bölümü mezunu. Editörlük ve metin yazarlığı yapıyor. 2004’ten beri Üsküdar’ı yaşıyor.

Cengiz Özdemir: Üsküdar insanların zihninde artık bir Instagram cornerdır

Cengiz Özdemir, sosyal medyadaki ismiyle söylersek; Kültürİstanbul, bilhassa İstanbul’un kültürel ve mimarî geçmişi ile ilgili yaptığı paylaşımlar, kaleme aldığı yazılarla tanınıyor. Kendisiyle yaşadığı şehir Üsküdar’ı konuştuk, diyor ki: “Üsküdar, İstanbul’un herhangi bir yerine denk düşmez, biz onu muhayyilemizde bir yere denk düşürmeye çalışırız.”

Şair Ömer Erdem, “Üsküdar Asya’dır Çin’e kadar” diyerek şehrin imgesini imler bir bakıma. Üsküdar, İstanbul’un neresine denk düşer size göre?

Geçmiş için Ömer Erdem’in söylemi bir gerçeği yansıtıyor olabilir. Günümüz küresel şehirlerinin “kendilerine ait” bir kimliklerinin kaldığına inanmıyorum. Bu kimlikler daha çok kendi ideolojik muhayyilemizde kaldı. Üsküdar’a hususiyet kazandıran her şey küresel kentin ezici hegemonyası altında yok olup gidiyor. Bu açıdan Üsküdar’ın Beyoğlu’ndan, Beyoğlu’nun Sancaktepe’den, Sancektepe’nin Kadıköy’den çok bir farkı kalmamaya başladı. Bu kimlikler ayrıca çok tartışmalıdır. Peyami Safa, Fatih-Harbiye’yi yazarken bu ezberler üzerinden bir karşıtlık kurmuştu; ama biz biliyoruz ki İstanbul’un en yoksul kesimleri yakın zamana kadar Beyoğlu’nun arka sokaklarında yaşadılar yahut Harbiye’nin aşağısındaki Dolapdere’de. Aynı kaderdaşlık içinde Fatih’in en yoksulları da Sulukule’de ya da Zeytinburnu’nda ikamet ederdi. Sonra küresel kent kanunları işledi ve herkes yerinden yurdundan edildi. Ne Fatih ne Harbiye ne Üsküdar artık kendine ait bir kimliğin taşıyıcısı değildir. Dolayısıyla Üsküdar İstanbul’un herhangi bir yerine denk düşmez, biz onu muhayyilemizde bir yere denk düşürmeye çalışırız sadece. 

Son senelerde şantiye alanına dönüşen bir Üsküdar var. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

İlk paragrafta bahsettim tekrara düşmeyi göze alarak söyleyeyim. Küresel kent mekaniği 150 senedir bu şehirde sistematik olarak yerel ve otantik olan ne varsa süpürüyor. Geriye nostalji corner köşeleri kalıyor. Günümüzde bunlar Instagram corner oldu. Hayran olduğumuz şey aslında o köşelerin bize sunduğu sadece güzel bir backround imkânı. Önüne geçip fotoğrafı çekip unutuyoruz. Üsküdar da bu süreçten nasibini aldı. Üsküdar’ın şantiye olması muhafazakâr görünümlü modern ya da modern görünümlü belediyecilik anlayışı için zaten olması gereken bir şey. Bundan elbette rahatsızlık duyalım ama öncelikle kendimize karşı dürüst olalım. Kapitalizme bu kadar entegre olup asrı saadet hülyaları kurmak düpedüz iki yüzlülüktür. 

Fuat Sevimay; Orhan Pamuk’u ‘karşı’nın, Tanpınar’ı ise Üsküdar’ın yazarı olarak anar. Sizce Üsküdar’ı anlatan en iyi şair-romancı kimdir?

Bizler yazarları, şairleri, edebiyatçıları, hep bir mahalleye ve coğrafyaya, muhite havale etmeyi seviyoruz. ‘Karşı kim?’, ‘Biz neyiz?’ sorusuna cevap veremediğimiz sürece de bu 300 yıllık itiş kakış sürer gider. Orhan Pamuk bence Türk edebiyatında Tanpınar’ı en iyi anlamış ve ondan epeyce beslenmiş bir yazar. Tanpınar da yaşasaydı Pamuk’u okumaktan ve onunla sohbet etmekten büyük keyif alırdı. Tanpınar’ın muhiti de yıllarca tartışıldı. Tanpınar sağcı mı solcu mu, muhafazakâr mı modern mi? Bu tartışma meleklerin cinsiyeti tartışmasına benzer. Tanpınar da Pamuk da iyi romancıdırlar ve kendi muhitlerinden, o muhitlerin güdük zihniyetinden bağımsız olarak, o muhitlere rağmen iyi romancıdırlar. Bu nedenle onları ait oldukları muhitin bir marifeti olarak iyi romancı görmek gösterdikleri olağanüstü çabaya saygısızlıktır. “Üsküdar’ı en iyi anlatan şair-romancı kimdir?” bilmem ama “bir ex-ressam olarak Üsküdar’ı en iyi çizen ressam Hoca Ali Rızadır.” derim. 

“En güzel gün batımı Salacak’tadır”

Üsküdar’ın en sevdiğiniz muhiti neresi size göre?

Çiçekçi ve Salacak taraflarını severim. Yıllarca oralarda oturdum, lebiderya bir evim oldu. En güzel gün batımı buradadır. Ayrıca çiçekçi İhsaniye taraflarında kendimi hep çok rahat hissettim. İhsaniye’nin ara sokaklarından Çürüksulu yalısının yanından aşağıya inen yokuş ve merdivenler, o sokaklar şahanedir. 

Beylerbeyi’nde yaşıyorsunuz. Buranın özel köşeleri nereleri?

Beylerbeyi’nde yeniyim. İskele ve önündeki çınarı çok severim. Yukarıya doğru Bedevî tekkesinin bulunduğu sokaklar, Küplüce mezarlığına çıkan ölümcül yokuşlarda manzara çok güzeldir. Sahili dardır, ama Hamid-i Evvel Camii, iskele önü meyhaneleri, Mehmet Akif Köşkü, Beylerbeyi Sarayı’nın yanındaki park görülmeye değer köşelerdir. 

“Kız Kulesi sadece kendisiyle meşgul olduğundan bencil gelmiştir bana”

Üsküdar bir kadın olsaydı ona ne söylerdiniz?

“Makyajını sil öyle gel.” derdim. 

Kız Kulesi mi, Çamlıca mı?

Kız Kulesi çok bencil gelir bana, sadece kendisiyle meşguldür, kendisini gösterir ve bir anlamda dominanttır da. Çamlıca ise size her yeri ve gerçeği gösterir, hükmetmez. Kendisini değil olanı gösterir. Bu yüzden ‘Çamlıca’ derim. 

Fuat Sevimay ile Üsküdar’ı konuştuk

Fuat Sevimay, sadece kaleme aldığı Kapalıçarşı, AnarŞık, Aynalı, Ara Nağme, Haydarpaşa’nın Evi gibi romanların yazarı değil, aynı zamanda usta bir çevirmen. ‘Benden/İz’ diye takdim ettiği James Joyce’la muhabbeti İrlandalı yazarı Üsküdar sokaklarında dolaştıracak kadar derin ve uzun. Biz de kendisiyle Üsküdar üzerine bir sohbet gerçekleştirdik: “Üsküdar’ın sınırı, Beşiktaş’tan bakıp Mihrimah’ı gördüğüm yerde başlar benim için.” diyor.  

Sait Faik, “Üsküdar, İstanbul’a Diyarbakır kadar uzaktır.” der. Size göre neresidir Üsküdar’ın hudutları?

Üsküdar, İstanbul’un ilçeleri içinde bir Anadolu kentinin çeşitliliğine ve sakinliğine en çok yaklaşan yerlerden birisidir. Sait Faik’in kastettiği belki de buydu. Beyoğlu’nun Fatih’in keşmekeşinden sonra bambaşka bir yer hissi. Bugün hâlen böyle mi? Sanmıyorum. Artık keşmekeş de sükunet de çok daha fazlasıyla iç içe. O nedenle Üsküdar’ın sınırı, Beşiktaş’tan bakıp Mihrimah’ı gördüğüm yerde başlar benim için.  

“Erenköy’de yaşarken Kadıköylüymüşüm. Üsküdar’da yaşamaya başladığımdan beri kendimi İstanbullu hissediyorum.”

Ne zamandan beri Üsküdar’ı yaşıyorsunuz?

Kastettiğimiz ikamet ise, beş yıldır Üsküdar’da oturuyorum. Ama daha önce de Erenköy’de yaşadığım için yolum hep Üsküdar’a düşerdi. Bu arada dostlar arasında çokça dile getirdiğim bir şeyi burada da tekrarlamak isterim. Erenköy’de yaşarken Kadıköylüymüşüm. Her nereye gidersem gideyim. Üsküdar’da yaşamaya başladığımdan beri ise kendimi daha çok İstanbullu hissediyorum. 

Bu şehirde, kendinizi en mutlu hissettiğiniz beş yer sayar mısınız?

İlk sıraya kesinlikle Kuzguncuk’u koymam gerekir. Sahilde küçücük bir park vardır. İsmet Baba’nın önündeki değil, köprüye doğru biraz daha ilerlediğimizde el kadar bir park var. Orada oturup Boğazın sularına dalarak düşünmek en sevdiğim şeylerden birisidir. Bu arada, bahsettiğim parkta kırık dökük üç beş bank vardı. Onları kaldırdılar. Her kim kaldırdıysa esefle kınıyorum. Sonra Valide Camii’nin arka sokaklarını, Uncular’ı çok severim. Fethi Paşa’da yürüyüş yapmaya bayılırım. Musahipzâde’de oyun seyretmek harikadır benim için. Ve son olarak Validebağ korusunu çok seviyorum. Kentin göbeğinde kentten bu kadar uzak hissedebilmek büyük keyif bence. 

Huzur’un Nuran’ı Üsküdar’ın vücut bulmuş halidir.”

Malum İstanbul değişiyor büyük bir hızla Üsküdar da soluyor bu keşmekeşte. İçinizi acıtan yer neresidir, hayallerinize veda ettiğiniz?

Çocukluğumda sık sık Çamlıca’ya pikniğe gelirdik. Hatta yaz mevsimine denk gelen Ramazanlarda babam, bizi iftar için yine Çamlıca’ya getirirdi ki biraz soluk alalım. Çamlıca halkın soluk aldığı yerdi, halkındı. Bugün Çamlıca insanlardan koparılmış gibi. Bu beni çok üzüyor. Bir de Selimiye’den bakınca, Sultanahmet ve Ayasofya siluetinin ardında, Zeytinburnu’ndaki çirkin mi çirkin gökdelenleri görmek beni kahrediyor. Bize göre karşı yakadan bakınca da Emaar, Akasya vesair kuleler görülüyordur herhalde. Daha ne kadar yukarı gideceğiz? Babil gibi tepemize bir şeylerin yıkılmasını mı bekliyoruz nedir? Bu daha yüksek, daha çok, daha fazla hırsını bir yana bıraksak da hepimiz soluk alsak biraz. 

Yaşadığınız şehri en güzel tasvir eden şair ve yazar/lar kimlerdir?

Şiir deyince Ahmet Haşim’in aşılamadığını düşünürüm. İstanbul’u Orhan Pamuk’un çok iyi ele aldığı aşikardır. Ama o biraz, bize göre karşının yazarı gibidir. Üsküdar söz konusu olduğunda Ahmet Hamdi’ye, Huzur’a bakmak gerek. Nuran, Üsküdar’ın vücut bulmuş halidir. Bir de Kemal Tahir’in Esir Şehir’deki Bağlarbaşı’sını çok severim. Gerçekten bağlarla çevrili olduğu zamanlar canlanır gözümde.

Üsküdar’ı benzettiğiniz şehir var mı, neden?

Belki biraz Budapeşte’nin Buda tarafı. Peşte’ye göre daha sakin olması, nehrin diğer yakasını kaplaması gibi nedenlerle. Ama yine de Üsküdar daha güzel.

“Joyce da bizler gibi Üsküdar’ı çok seviyor”

James Joyce’a Üsküdar’da nereleri gezdirirdiniz?

Bilenler vardır, İrlandalı yazar Joyce’un mezarından kalkıp günümüz İstanbul’una geldiği bir roman yazdım. Çevirmeniyle birlikte de İstanbul’un altını üstüne getiriyorlar. Romanın birkaç bölümü de Üsküdar sokaklarında geçiyor. Önce Çinili Hamamda yıkanıp, Cumapazarı’nın arka sokaklarından Bülbülderesi mezarlığına kadar geliyorlar. Bir başka bölümde Joyce, Boğaz vapuruyla Kuzguncuk’a gelip, Nail Kitabevinden Bostan Cafe’ye, Perihan Abla Sokağından İsmet Baba’ya kadar Kuzguncuk sokaklarını arşınlıyor. Sonra Üsküdar meydanında, gideceği yolu şaşırıp, belki de bugün artık yerinde olmayan Rufai Tekkesinden gelen hayali seslere kulak vererek, kendisini Zeynep Kamil yokuşuna vuruyor ve geceyi, hastane bahçesindeki bir banka kıvrılarak, Kamil Paşa ile sohbet ederek geçiriyor. Şu kadarını söyleyebilirim; Joyce da bizler gibi Üsküdar’ı çok seviyor. 

MEHMET DİLBAZ: “Üsküdar uzun senelerdir dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda”

RÖPORTAJ: SAMET ALTINTAŞ

Mehmet Dilbaz, Kaybolan Tarihin Peşinde adını verdiği sosyal medya hesaplarıyla sadece binlerce kişiye ulaşmadı, birçoğuna da farkındalık aşıladı. Aynı isimle kitabıyla İstanbul’un günümüze ulaşmamış otuz eseri anlatıyor. Dilbaz, meydan genişletme uğruna yapılan hatalar da şöyle dikkat çekiyor: “Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafi edilmesi için Mimar Sinan’a ihtiyacımız var; ama ne yazık ki günümüzde bundan 500 sene önce yaşamış Mimar Sinan ayarında bir tane bile mimarımız yok!”

Kaybolan Tarihin Peşinde adını verdiğiniz sosyal medya hesaplarınızla geniş kitlelere ulaştınız ve kültür tarihine bir farkındalık getirdiniz. Bu, nasıl oldu?

Kaybolan Tarihin Peşinde, bundan yedi sene önce başlattığım bir hareketti. Tarihî değerlerimize sahip çıkma, yok olan eserlerin yeni nesillere tanıtılması ve harap durumda olanların onarılması konusunda bir farkındalık yaratmayı hedeflemiştim ve çok şükür ki belli bir noktaya kadar geldi. Günümüzde 100 bini aşan takipçi sayıları ve milyonları geçen sosyal medya etkileşimleriyle ‘ecdat yadigârları’nı koruma adına güçlü bir etki alanına ulaştık. Özellikler gençlerin ilgisi muazzam, Kaybolan Tarihin Peşindehareketi sayesinde İstanbul’da yaşayanlar, etraflarına daha fazla bakar oldular. Bunun anlamı şu manada çok büyük, artık etraflarında gördükleri zarar görmüş tarihî eserler daha fazla dikkat çekiyor. Herkes kendi çevresinde bulunan kültür mirasına daha fazla sahip çıkıyor. Bu anlamda mutluyum.

Sosyal medya anlatılarınızı iki kapak arasına aldınız, iyi de yaptınız. Üsküdar’la alakalı bölüm de epey dikkat çekiyor. Sahi, Üsküdar’ın tramvaylarını ne oldu?

Kaybolan Tarihin Peşinde kitabımda İstanbul’da yok olan 30 tarihî eseri ve kültürel mirası yazdım. Bunlar arasında yaşadığım Üsküdar’dan da örnekler yer aldı. Üsküdar’ın kaybolan tramvayları küçüklüğümden beri hep ilgimi çekmişti. Üsküdar-Kısıklı hattı açıldığında Fıstıkağacı, Bağlarbaşı, Altunizade ve Kısıklı güzergahında yaşayanlar için güzel bir ulaşım desteği olmasının yanında Çamlıca mesirelerine giden İstanbul halkı için de harika bir etkinlikti.

Etrafı açık yazlık vagonlarla yapılan seyahatler Üsküdarlılar ve farklı muhitlerden gelenler için güzel hatıralar biriktirilmesine neden oldu. Tramvayların benzinli araçlara kurban edilmesi kararı İstanbul kenti ulaşımına indirilen en büyük darbelerden birisi oldu ve bu “Üsküdar hoşluğu” da ne yazık ki mazinin hatıralarına gömüldü. 

Yol=Medeniyettir algısı kadim şehirlerin dokusunu ortadan kaldıran bir zorbalığa dönüştü mü?

Kesinlikle dönüştü. Bu şehrin kadim kültürünü yok eden temel sorun 1950’lerde başlayan yol=medeniyet algısı oldu. Dünyada, pek çok kadim şehir var ve bunların bazıları bu yanılgıya düşmediler, bu sayede de tarihsel dokularını korudular. Toledo ve Venedik bu konuda harika iki örnektir. İstanbul öncelikle Prost planıyla başlayan süreçte şehre büyük meydanlar ve geniş bulvarlar açılmalı şeklindeki hatalı kararlar 1940’lı yıllarda uygulanmaya başladı; ama asıl darbeyi vuran Menderes yıkımları oldu. Özellikle Vatan ve Millet Caddelerinin açılması, Barbaros Bulvarı, Kennedy Caddesi istimlakleriyle toplamda 7 bin 600 civarında tarihî yapı yok edildi ve İstanbul’un kadim kent yapısının büyük bir kısmı ortadan kaldırıldı.

Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafisi için ihtiyaç duyacağımız bir Mimar Sinan yok!

Üsküdar, son yıllarda felaketlerini yaşıyor aslında. Meydan projesini, Şemsi Paşa’ya çakılan kazıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üsküdar uzun senelerdir dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda. Özellikle Marmaray ve Çekmeköy metrosu inşaatlarının yarattığı kirlilik kadim Üsküdar’ın güzelliğine büyük zarar verdi. Marmaray istasyonu açıldı ve bize gereksiz havalandırma yapılarını armağan bıraktı! Bu yapılar, güzelim Üsküdar meydanının işlevsiz kıldı. Sahil yürüme yollarını genişletme çalışmaları için çakılan kazıklar özellikler Şemsi Paşa Cami’nin deniz altındaki kanallarına zarar verdi. Bazı hataların geri dönüşü imkânsız olması gerçeğini ne yazık ki kaçırıyoruz. Meydan genişletme uğruna yapılacak ve Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafi edilmesi için Mimar Sinan’a ihtiyacımız var ama ne yazık ki günümüzde bundan 500 sene önce yaşamış Mimar Sinan ayarında bir tane bile mimarımız yok!

Üsküdar, ilk ne zaman bozulmaya başladı?

Üsküdar’ın ilk bozulma süreci Cumhuriyet dönemine tesadüf ediyor. Yol genişletme çabalarıyla başlayan tarihî eser ve kabristan yıkımlarıyla başlayan süreç bizi günümüzde süpermarkete dönüşen Mimar Sinan hamamlarına kadar getirdi maalesef. 

Siz de Üsküdar’da yaşıyorsunuz. Şehirde sizi üzen taraf nedir?

Bir Üsküdar yaşayanı olarak beni üzen en büyük konu bu kadim kentin mazisini tarihî fotoğraflar yüzünden çok iyi biliyor olmamdır. Çünkü her geçtiğim Üsküdar köşesinin bundan 100 sene önceki hâlini biliyorum ve günümüzde Bağcılar görüntülü Üsküdar silueti beni gerçekten çok üzüyor, derinden yaralıyor.

Üsküdar’da en sevdiğiniz yer neresidir, neden?

Üsküdar olanca hırpalanmışlığına rağmen benim için hâlâ çok güzel. Mazi Üsküdar’ında en beğendiğim yer eğer yok edilmeseydi çifte kayalar olurdu. Günümüze kadar erişmiş en güzel güzel Üsküdar köşesi hangisi derseniz Atik Valide Külliyesi ile Kaptanpaşa Camii arasında kararsız kalırım. Sizce hangisi?

Doğancılar: İstanbul’un kanatlarının altındaki park!

Doğancılar Parkı: İsmiyle müsemma semtin parkı, Üsküdar’ın geçmişi kadar renkli. Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Galata’dan uçup indiği, Kutsal Topraklar’a çıkan alayın ikinci durağı, Millî Mücadele’de en az Sultanahmet mitingi kadar sesi çıkan devrimci yüzü ve her daim kuşların ve çocukların evi…

“17. yüzyılda yaşayan Ahmed Çelebi’yle ilgili bilgiler sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sine dayanmaktadır.” Sevgili okuyucu, birazdan anlatacağım hikâyeyi doğru kabul edip etmemek size kalmış. Çünkü yalnızca seyyahımızın kalemiyle açtığı pencere var önümüzde. Ben tercihimi pek tabi Evliyâ’dan yana kullanıyorum, çünkü Tanpınar’ın cümlelerine tutunuyorum: “Seyahatlerine doğruluğundan şüphe ettirecek derecede latif ve mizahî bir rüya ile başlayan Evliyâ Çelebi’nin rüyalarına ne kadar inanabiliriz? Bunu pek bilemem. Zaten ben Evliyâ Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum. Ve bu yüzden de daima kârlı çıkarım.”

‘Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz’

‘Bin fenli’ demek olan ‘hezarfen’, muhtelif fen ve sanatlardan anlayanlar için kullanılan çok şık bir sıfat ki bu gelenek İmparatorluğun son, Cumhuriyet’in ilk dönemlerini idrak etmiş aydınların hemen hepsinde vardır. İşte, Hezarfen unvanıyla anılan Ahmed Çelebi, uçmayla alakalı araştırma uygulamalarını Okmeydanı’nda deneyimler, ilkin. Rüzgârın şiddetli olduğu sıralarda ‘kartal kanatları’ olarak anılan aletle defalarca uçar ve böylece rüzgâra karşı uçuşun kaldırma kuvveti temin edeceği kanaatine varır. Daha sonra da Galata Kulesi’nden havalanarak, lodosa karşı gökyüzünde yüzer ve Üsküdar’da Doğancılar meydanına (orman değiliz artık millî parkız) iner. Bu olayı Sarayburnu’nda Sinan Paşa Köşkü’nden (III. Murad devrinde Sadrazam Sinan Paşa’nı yaptırdığı yer) seyreden padişah-ı zaman IV. Murad, Ahmed Çelebi’ye bir kese altın ihsan eder. Devletin başarıları ödüllendirdiği düşüncesine sahipseniz, lütfen bu hissinizi sessizce bir kenara koyun ve Devrim Arabaları filmindeki o repliği hatırlayalım hep beraber: “Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz.” Bu tavrın eski bir örf olduğunu bize IV. Murad, “Bu âdem pek havf (endişe) edilecek bir âdemdir, her ne murad edinse elinden gelir, böyle kimselerin bekası câiz değil.” der ve Evliyâ’nın söylediğine göre çağdaşı Ahmed’i, Cezayir’e sürgüne gönderir.

Dediğimiz üzere böylesi bir geçmiş hayali kurgu olabilir ki bugünün bilim insanları Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Galata Kulesi’nden Doğancılar’a kadar 3200 metrelik mesafeyi uçup; kol ve kas gücüyle kuşları takliden kanat çırpmasının mümkün olamayacağını serdediyorlar. Günümüz aerodinamiği şunları kaydediyor: Bu uçuş; ancak hava akımlarından faydalanarak yükselip ilerleyebilen, bugün daha ziyade tatil yörelerinde amatör bir spor olarak yapılan ve yekpare kanatlarla havada kalıp süzülme esasına dayanan bir çeşit basit planörle mümkün olabilir. Hikâyesi Evliyâ Çelebi, inanıp inanması sizden…

‘Padişahlar Üsküdar’a göçtüklerinde…’ 

Şimdi, metinde işimize gelen yeri cımbızla çıkaralım ve anlatmaya devam edelim: Hezarfen’in indiği rivayet edilen yer bugünün Doğancılar Parkı. Park dediğime bakmayın padişahlara mahsus bir sarayın çevrelediği yer aslında burası. Sefere ordunun başında çıkmayan hükümdarların, askerleri şehir dışından uğurlaması eski bir devlet uygulaması. Misal: Ordu Avrupa’ya hareket ediyorsa Davutpaşa’dan, Acem’e yürüyorsa Doğancılar’daki bu saraydan yollanırdı. Doğancılar, adını; Doğancıbaşı Hasan Paşa’dan alıyor. Çakırcıbaşı da denilen Hasan Paşa, 16. yüzyılda Mimar Sinan’a bir cami yaptırır. (Caminin kuzeyindeki park, Kadıköy dolmuşlarının kalktığı durağın arkası) Abdülmecid devrinde yenilenen ve kuş evleri konan bu cami, semte yapılan ilk eser olarak kayıtlı. Padişahların yaz aylarında Üsküdar Sarayı’na geldiklerinde Doğancılar Sarayı’nın da Paşakapısı olarak kullanıldığı sanılıyor. Bugün binalar manzarayı kesiyor; ama Doğancılar Sarayı’nda Üsküdar’ın büyük bir bölümü, Topkapı Sarayı, Galata ve Tophane sırtları rahatlıkla görülüyormuş. Yine Evliyâmıza müracaat edelim: “Padişahlar Üsküdar’a göçtüklerinde cümle Doğancılar buraya göçerler.” Göç kelimesine dikkat kesilin: Kuş familyasının sıklıkla yaptığı bu eylem, semtin tarihine ışık tutuyor. Burası doğan ve benzeri kuşları yetiştirilip, terbiye edildikleri hanlardan birine ev sahipliği yapıyor. Bu arada saray, devlet modernize oldukça işlevini yitirmiş ve yerine Abdülmecid devrinde Üsküdar Mutasarrıflığı (sancağı) binası yapılmış.

Bir park, çok geçmiş…

Meydan, park olarak düzenleninceye değin Üsküdar’ın en büyük pazar yeridir. Semtin meşhur cuma pazarının sesleri 1919 yılına kadar yükselmiş. Kutsal Topraklar’a götürülen hediyelere refakat eden topluluğa Surre Alayı deniyor. Bu güzergahın ikinci durağı yine Doğancılar Parkı’dır. Yeri gelmişken; İzmir’in işgalini telin için tertip edilen ve Halide Edip’in ateşli konuşmasıyla hafızalarda yer etmiş Sultanahmet mitingini hatırlarsınız. Bu toplantının bir benzeri de Doğancılar’da yapılmıştır, not düşelim. Sözün özü asırlık ağaçları, çocukları, oyunları, güvercinleri, kargaları, çeşmeleri, heykelleri, Zübeyde Hanım büstüyle bu Üsküdar köşeciğine yolunuzu düşürün. İhsan Oktay Anar romanına göz kırpan Hezarfen bahislerini kendinize anlatın ve İstanbul Kanatlarımın Altında filminin soundtrack’ini dinleyin… 

SİNAN YILMAZ: “Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi”

Altın Şehir/Üsküdar Kitabı’nın yazarı Sinan Yılmaz’la şehrin geçmişini, bugününü ve kendini konuştuk. Üsküdar’ın hâlâ ihtişamlı olduğunu belirten Yılmaz, “Ben bu şehre 1993 yılında geldim ve o günlerin Üsküdar’ını ne çok özlediğimi anlatamam. Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi.” diyerek sözlerine devam etti.

Altın Şehir/Üsküdar Kitabı’nız şimdiden İbrahim Hakkı Konyalı’nın Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihive Mehmet Mermi Haskan’ın Yüzyıllar Boyunca Üsküdar eserleriyle aynı hizada. Sizi böyle bir çalışma kaleme almaya sevk eden düşünce neydi?

Çok teşekkür ederim. Hakikaten çok güzel bir iltifat bu. Ancak (öyle sanıyorum ki bu hususta söz söyleme imkanına en çok sahip olanlardan biri sayılabilirim) böyle bir şey mümkün değil. Ömrüm oldukça bunu hep içtenlikle ifade edeceğim, hem İbrahim Hakkı Konyalı, hem de Mehmet Nermi Haskan Üsküdar için yapılması gerekeni en güzel şekilde yaparak, çok büyük bir boşluğu doldurarak aramızdan ayrılmışlar. Kendilerinden sonra Üsküdar ile ilgili çalışanların, çalışacak olanların yapmaları gereken en doğru şey, onların eserlerinden hakkıyla istifade etmek olacaktır. Sanırım Altın Şehirkitabını değerli kılan şeylerin başında bu geliyor. Ben, onların rehberliğinde çıktım yola, yolculuğu da onların rehberliğinde tamamladım. Onların çok değerli kitapları henüz yokken yayınlanmış olan Üsküdar kitaplarına bakın, ne söylemek istediğimi daha iyi anlarsınız. Asla küçümsemiyor ve hepsini değerli buluyorum, Üsküdar için atılmış her iyi niyetli adımı çok kıymetli görüyorum, ancak bunlar hep hatalar ve pek çok eksiklerle dolu kitaplardır. Çünkü o kitapların yazarları İbrahim Hakkı Konyalı ve Mehmet Nermi Haskan’ın rehberliğinden mahrumdular. Benim şansım bu rehberlere sahip oluşumdur.Her ikisi de son uykusuna Karacaahmet’te çekilmişler, nur olsun kabirleri…Ben İstanbul’daki ilk yıllarımda Anadolu yakasında yaşadım. Sonra uzun süre karşıda ikamet edip 2010 yılında Üsküdar’a taşındım. Geri döndüğüm anda hissettiğim şey hep bu beldeye karşı bir borcumun olduğuydu. Bu kitap, bir borcu ödeyişin öyküsüdür, diyebilirim.

1108 sayfada okuyucunun önüne bir Üsküdar haritası seriyorsunuz. Üsküdar’a nasıl bakmalıyız?

“Onda bütün bir tarihimiz birikti, edebiyatımız, sanatımız, musikimiz.” demiştik kitabımızda. Öyleyse Üsküdar’a bir emanet nazarıyla bakmalıyız. Mimar Sinan’dan, Kayserili Mehmed Ağa’dan, Ahmed Yüksel Özemre’den, yakın zaman önce kaybettiğimiz Memduh Cumhur üstadımızdan ve daha nice güzel insandan devraldığımız bir emanet gibi. Ama belki de daha mühimi, çocuklarımıza, henüz gözlerini bu dünyaya açmamış olan evlatlarımıza bulduğumuz gibi bırakmamız gereken bir emanet. Bu bir şuur meselesidir. Dünün Üsküdar’ı ile bugünün Üsküdar’ı arasındaki korkunç farklar, bu şuurun ne kadar uzağında olduğumuzu bizlere gösteriyor. Maalesef böyle. Maalesef… Ben bu şehre 1993 yılında geldim ve o günlerin Üsküdar’ını ne çok özlediğimi anlatamam. Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi.

Huzur romanına selam durarak; “Nuran ile Mümtaz Üsküdar’ın ta kendisidir.” diyorsunuz. Bu ruhî kıyafetin kendi köşesinde sessizce durduğu yer Salacak olsa gerek. Şehrin ‘en güzel penceresi’nden İstanbul’a bakmak nasıl bir ayrıcalık?

Minik bir itirazımı kabul edin lütfen. Bahsettiğiniz köşe en çok Yeni Valide Camii’nin avlusudur kanımca, özellikle de avlu içinde, Gülnûş Emetullah Sultan’ın türbesinin tam önüdür. Orada hiç yalnız olduğumu hissetmem ben. Mümtaz ve Nuran da hep benimle gibidir. Ben sessizce dualar ederken, onlar sanki aralarında sohbete devam etmektedir. Böyle hissederim hep. Salacak, malumunuz, çok değişti. Hüseyin Cahit Derman’ın, Nazlı Ecevit’in, Hikmet Onat’ın, Hasan Vecih Bereketoğlu’nun, Cevat Erkul’un tablolarında karşımıza çıkan ve bizleri sarsın, sarmalasın isteyeceğimiz Salacak ile günümüzdeki Salacak arasında inanılmaz farklar var. Sâmiha Ayverdi’nin Salacak’ın sabah saatleri ile ilgili söylediklerini hatırlıyorum, meçhul âlemlerden inen şeffaf bir örtüden bahseder, sanırım böyle sabahları olan o Salacak da çok uzağımızda kaldı. Sonra, Refik Halid’in ‘İki Semte Uzaktan Bakış’ yazısını hatırlıyorum. Cihangir ile Salacak’ı karşılaştırır, Salacak’ın İstanbul ve Marmara dekoruna daha çok yaraştığını gerekçeleriyle beraber ifade eder. O gerekçelere bakın, bugün artık yok o gerekçeler. O yüzden olsa gerek Salacak için ‘En Güzel Pencere’ başlığını tercih ettim kitapta. Kendisini değil manzarasını öne çıkarmak istedim. Elbette manzara da o eski manzara değil. Ama her şeye rağmen hâlâ çok güzel, hâlâ ihtişamlı. Biliyorum, hissi bir mülahaza ama, manzaradaki sıkıntılar Üsküdar’dan bağımsız sıkıntılar en azından. 

‘Üsküdar’ deyince sizin pencerenizde çiçek açan yerleri sayar mısınız?

Cevaplamakta en çok zorlandığım soru hep bu. Muhakkak bir yerler unutulacak ve zannederim ki unuttuklarım bana gönül koyacak. Atik Valide, Yeni Valide, Şemsi Paşa, Ayazma, Rum Mehmed Paşa benim için çok özel. Ahmediye, Beylerbeyi, Selimiye, Çinili, Üryânizâde’de Boğaz’ın mavisiyle olan komşuluk, Vaniköy’ün sessizliği, Altûnizâde’nin Mevlevi dervişlerini hatırlatan minaresi ve daha neler neler. Doğancılar Caddesi üzerinde İmrahor’a, ya da Gündoğumu Caddesinden Karacaahmet’e doğru yürümek, Kandilli’nin rıhtımından Edib Efendi Yalısı’nı seyretmek, Küplüce’de Asaf Halet Çelebi ile, Haldun Taner ile, Cahit Zarifoğlu ile, Rikkat Hanım ile merhabalaşıp Beylerbeyi’ne inmek, geceleri Çamlıca’dan şehrin ışıklarına dalıp gitmek ve kesinlikle ama kesinlikle bu beldenin büyükleri ve güzellerine her zaman yakın olmaya gayret etmek. Bu liste böylece uzar gider işte… 

Bilgilerinden, sevgilerinden hep istifade ettiğimiz insanların pek çoğu Şemsi Paşa’nın başına gelenlerle ilgili tek bir cümle kurmadılar.”

Boğaziçi bu şehri dünyanın incisi yapan su yoludur. Buradan tek karışlık yerin bile doldurulmasını aklım almıyor gerçekten.

Bugün sahili doldurulan, ruhuna çentikler atılan bir Üsküdar var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu konuda söylenecek çok şey var. Maalesef söylenecek çok acı şey var. Yer yer değinmiş gibi oldum galiba önceki sorularınızda. Bazı şeyleri gönül rahatlığı ile ifade de edemiyorsunuz ne yazık ki! Sahili doldurulan dediniz işte. Sahili, yani neresi? Boğaziçi. Boğaziçi nedir? Boğaziçi bu şehri dünyanın incisi yapan su yoludur. Buradan tek karışlık yerin bile doldurulmasını aklım almıyor gerçekten. Şemsi Paşa’ya yaşatılanlar ortada işte. Hemen yanına çakılan ve yapıya zarar veren o kazıkları izah etmek mümkün mü? Hep söylüyorum, böyle bir şeyin, değil yapılmasının, akıldan bir anlık geçmesinin bile izahı yoktu. Ama beni bu konuda üzen, hem de çok üzen bir başka husus daha var. Şemsi Paşa dedik, oradan devam edelim. Bu caminin (külliyenin de diyebiliriz, ki Mimar Sinan’ın inşa ettiği en küçük külliye olma özelliğini taşır) 1930’lu yıllardaki içler acısı hâlini hep anlatan, anlatıp, “bir Mimar Sinan eserinin bunları yaşamasını anlamak mümkün değil” diyen ve kendilerinden, bilgilerinden, sevgilerinden hep istifade ettiğimiz insanların pek çoğu bu süreçte Şemsi Paşa’nın başına gelenlerle ilgili tek bir cümle kurmadılar. Çok yerlerde konuştular ama Şemsi Paşa’dan bahis açmadılar. Dost meclislerinde konuştuklarını mikrofonun arkasına geçtiklerinde söylemediler. Onları dinleyen nice insan, belki kendilerinden bir itiraz sesi yükselmediği için bütün bu olan biteni olağan karşıladılar, bir yanlışlık yok demek ki diye düşündüler. Bu konuda çok inkisarlar yaşadık maalesef. 

İşte bugün Çavuşdere’de olan bitenler ortadadır. Orası Atik Valide’nin gölgesidir en çok. Tarifi mümkün olmayan acılar duyuyorum oradan her geçişte. Başka bir şey yok mu peki? Daha neler neler var. Arada notlar alıyorum. Belki bir gün bu notlar da kitaplaşır…

“Bir elmanın bir yarısı Üsküdar’sa diğer yarısı kesinlikle Bursa’dır”

Üsküdar’a en yakın şehir olarak nereyi görürsünüz, neden?

Benim için kesinlikle Bursa. Bunu çok söyledim, bir kez de burada ifade edeyim. Bir elmanın bir yarısı Üsküdar’sa diğer yarısı kesinlikle Bursa’dır. Böyle söylememin pek çok nedeni var. Ama en başta Üsküdar’ın ruhudiyebileceğimiz Celvetîlik. Üsküdar en başta Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri demektir ve O, Bursa’dan Üsküdar’a ulaşmış selamların en güzelidir. Üftâde Hazretleri’nden gelmiştir bu selam. Sonra nicesiyle Bursa’ya geri dönmüştür, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri başta olmak üzere. Bursa ile Üsküdar arasında yapılan her yolculuk, benim için, bu selamı getirip götürmektir her şeyden önce… Hadi bu fasılda İşkodra’yı da analım. Arnavutluk’taki bu şehri hiç görmedim. Ama Üsküdar ile aynı kökten geliyor ismi. Her ikisi de bir zamanlar Skutaridiye anılmaktaydı.

1877’de Payitaht’a gelen İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in bir vapur yolculuğu sırasında arkadaşına sorduğu şu sorusunu biz de size yöneltelim: “İstanbul mu daha güzel, Üsküdar mı?”

Bir zor soru da bu. İçinde Süleymaniye, Kadırga, Aksaray, Balat, Kocamustafapaşa, Zeyrek, Samatya gibi semtleri olan bir Fatih, sonra Eyüp, hayatımın bir döneminin geçtiği Beyoğlu ve Beşiktaş. Elbette daha nicesi ile İstanbul, kabul etmek gerekir ki şehirlerin padişahıdır. Ama benim için Üsküdar’ın yeri her zaman başka olacaktır. İçinde bulunduğum tekne, Üsküdar’a Mihrimah Sultan’ın gölgesine doğru yaklaşırken hep aynı hissi yaşarım ben. “Eve Dönen Adam” olduğumu. Şimdi Üsküdar’da ikamet ediyorum ama karşı yakada otururken de yaşadığım his hep buydu. Bilirsiniz, Edmondo de Amicis, arkadaşına bu soruyu sorarken kendi cevabı İstanbul’dur, arkadaşı ise Üsküdar demektedir. Fakat Edmondo de Amicis de vapur yolculuğunun sonlarına doğru arkadaşı Yunk gibi düşünmeye başladığını hissettirecek, bizlere harika bir Üsküdar tasviri hediye edecektir. 

Üsküdar’ın kilise haritası

Üsküdar’daki Bizans sonrası Osmanlı kiliseleri Kuzguncuk, Selamsız-Bağlarbaşı, Çengelköy ve Kandilli semtlerinde yoğunlaşır. Bu semtler aynı zamanda Üsküdar’ın Hıristiyan ahalisinin de ikamet ettiği semtlerdir. Kiliselerin en yoğun olduğu semt Kuzguncuk’tur.

İstanbul, üç semavî dinin ibadetlerini özgürce yaptığı şehir olarak tarihe geçer. Reel politik sonucu başlıca kiliseler camiye çevirilir; ancak 18. yüzyıldan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslim cemaate yeni kilise yapımına izin verilmiştir. Örneğin; 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Rusya’ya Beyoğlu’nda bir kilise yapma ruhsatı çıkar. 1856 Islahat Fermanı’nda kiliselerin tamirine engel olunmayacağı, ancak yeni kilise inşası için Bâbıâli’den izin istenmesi gerektiği belirtilir. 1885’te İstanbul’da yüzü aşkın kilisenin varlığı bu hususta bir engel çıkarılmadığını ortaya koyar. Özellikle Tanzimat’tan sonra yayımlanan Rum, Ermeni patrikliği ve Protestan cemaati nizamnâmeleriyle kilisenin hukukî statüsü etraflıca tespit edilir ki söz konusu uygulamalar ‘eşit yurttaşlık’ın ilk adımlarıdır. Belki teknik olacak; ama yine kiliselerin tezyini ve ayinlerin icrası için gereken eşyaya gümrük muafiyeti tanınır. Osmanlı modernleşmesinin anayurdu Rumeli’nde, 1912 tarihinde ilk defa devlet; kilise yapacak kurumlara para yardımında bulunmayı taahhüt eder.

Üsküdara gelecek olursak Marmaray kazılarından ortaya çıkan bulgular doğrultusunda Üsküdar’daki kilise tarihinin MS. 5. yüzyıla kadar gittiği ortaya çıkıyor. IV. Haçlı Seferi’nde gemilerin Üsküdar limanına demirlemiş olmaları ve bu alanda da bir kilisenin olması birkaç detay sadece. Üsküdar, Osmanoğulları’nın eline geçtiğindeki haritaya baktığımızda Osmanlı kiliseleri Kuzguncuk, Bağlarbaşı, Çengelköy ve Kandilli hattında yoğunluk arz ediyor. Listenin başında pek tabi Kuzguncuk yer alıyor ki burası Üsküdar’ın özgün sesi, İstanbul’un minyatürüdür. Semtin ilk kalabalık gayrimüslim cemaati olan Musevileri de anmadan geçmeyelim.

Kuzguncuk Hagios Panteleimon Rum Ortodoks Kilisesi 

Kuzguncuk’ta İcadiye Caddesi üzerinde bulunan Ayios Panteleimon Rum Ortodoks Kilisesi’ne gidelim ilkin. 30. Osmanlı padişahı II. Mahmud devrinde, 1831 yılında ibadete açılır. Kilise, Sulan Aziz devrine tarihlenen 1872’de yangın geçirir. Mimar Nikola Ziko’nun tasarımıyla 1890’da yılında inşasına başlanır iki yıl sonra da tekrar ibadete açılır. Sanat tarihinde bir Bizans mimarî düzeni olarak geçen ‘kapalı Yunan Haçı planı’ndaki kilisenin orta mekanını örten kubbe, dört sütuna dayanır. Mermerden avlu giriş kapısı üzerinde 1911 yılında Sultan Reşad devrinde yaşamış Kuzguncuklu Andon Hüdaverdioğlu tarafından yaptırılan çan kulesi vardır. Kilisenin yanında hemen yol üzerinde kare planlı, Rumların kutsal suyu addedilen küçük bir ayazması mevcuttur.

Kuzguncuk Hagios Georgios Rum Ortodoks Kilisesi 

Bir başka Rum Ortodoks kilisesi, yine Kuzguncuk sınırlarında yer alıyor. Yunanca yazıtın bize söylediği mabedin 1821’de baştan ayağa yenilendiği. Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Yeniköy, Bakırköy, Ortaköy, Yeldeğirmeni Edirnekapı, Samatya ve Büyükdere’de Hagios Georgios adına ithaf edilmiş on üç kilise bulunuyor. Peki kim bu Rum evliyası? Hıristiyanlara karşı yapılan son büyük kitlesel zulümde 51. Roma İmparatoru Diocletianus’un ismi vardır. İşte, Roma ordusunda rütbeli bir asker olan Georgios, imparatorun emirlerine karşı çıkan adamdır. Hıristiyanları koruduğu için çeşitli işkenceler sonunda ‘şehit’ edilir. Bu ölüm sonrası, efsanesi halk arasında dilden dile yayılmaya başlar. Öyle ki Hıristiyanlık muhayyilesinde tarihsel hakikatin dışına çıkarak; bir süper kahramana bürünür. Orta çağ Avrupası’nda elinde mızrakla ejderhayı öldürmesi (Abdal Murad?) epey resmedilen bir tasvir ve inanç olur. 

Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi

İlk ahşap kilisenin üzerine Mimar Boğos Ağa Şalcıyan tarafından, Sultan Abdülaziz devrinde, 1861’de yeniden inşa edilir. Kuzguncuk İskelesi’nin karşısında bulunan yapı, Beşiktaş’taki Surp Asdvadzadzin kilisesi ile benzer kubbe sahip. Mihrabın arka tarafında çift katlı ve kubbeli bir çan kulesi vardır. Mihrabın ön kısmında yer alan ceviz ağacından yapılma tırabzanların üstünde bulunan çiçek ve yaprak bezemeleri göz çarpar. Bunlar Dolmabahçe Sarayı’nın kereste tedarikçisi Kalust Ağa Kemhacyan elinden çıkmadır. Avlusunda 1910 tarihli bir çeşmesi olan kilisenin iç kısmına 1967’de bezemeler ilave edilir. Mabet, 2005’teki restorenin ardından Patrik II. Mesrob eliyle kutsanarak yeniden ibadete açılır. 

Bağlarbaşı Surp Karabet Ermeni Kilisesi

Kilise, Bağlarbaşı’ndaki Allâme Caddesi yakınında, Vasiyet Sokağı’yla Muradiye Mektebi Sokağı üzerinde yer alıyor. Mabet, ilk defa ahşap olarak, IV. Murad devrinde 1626’da İstanbul patriği olan Vanlı Vardapet Zakarya tarafından, 1617 tarihinde yaptırılır. Yanlış okumadınız Vanlı… Üsküdar’a Ermeniler, Kanunî devrinde, Mihrimah Sultan Camii inşaatında çalışmak üzere gelirler ve buraya ilk yerleşmeler başlar. Aileleriyle birlikte Van’dan ve Muş’tan gelen bu Ermeniler, bugünkü Yenimahalle’ye yerleştirilir. Zaten bir müddet sonra gelenlerle beraber yeni bir mahalle oluşturulur. Bu inşaata ait gümüş bir haçın üzerinde aynı tarihli bir kitabe hak edilmiş bulunmaktadır Zakeos dahi denilen Zakarya, 1640 senesinde yüksek bir yerden düşerek vefat etmiştir. Kabri, Bağlarbaşı Ermeni Mezarlığı’ndadır. Kendisi, 1626-1629 ve 1636-1639 senelerinde olmak üzere iki defa patrik olmuştur, not düşelim. Şimdiki kilise, Apik ve Matus kardeşler tarafından, ailelerinden Garabet ve Takhi’nin ruhları için, Sultan II. Abdülhamid’den alınan izinle yaptırılır ve 12 Haziran 1888 tarihinde ibadete açılır. Cümle kapısının üstünde, Hz. İsa’nın hayatını sembolleştiren taşa oyulmuş bir arma mevcut ki kilisenin en özel yerlerinden biri olabilir. Bu mabet, özellikle 18. yüzyılda önemli bir Ermeni kültür merkezi hâline gelir.  Mesela Patrik Golod Hovannes zamanında, 1720’de İstanbul’daki ilk Ermeni mektebi bu kilisenin yanında açılır.

Bağlarbaşı Prophetes Elias Rum Ortodos Kilisesi

Bağlarbaşı’nda durmaya devam edelim. Murat Reis Mahallesi, Hacı Murat Sokak’taki bu yapının tarihi epey bir eski, 10. yüzyılın ortalarında kurulduğu tahmin ediliyor. Bahçesinin genişliğiyle şehirdeki en büyük Rum kiliselerinden biri aynı zamanda. Mabedin hacimli onarımı II. Mahmud’un izni doğrultusunda gerçekleşir, belirtelim. Meryem, İsa, Çocuk İsa’ya ait ikonaların yanı sıra İlyas Peygamber’le karışılacaksınız ki ismi buradan mütevellit. İstanbul’da İlyas Peygamber’e ithaf edilen üç kilise daha mevcut: Büyükada, Heybeliada, Arnavutköy. 

Surp Haç Ermeni Kilisesi 

Selamsız Mahallesi’nde bulunan kilise, 1727’de I. Abdülhamid zamanında Patrik Hovhannes IX. Golod’un emriyle inşa edilir. Daha sonra 1779, 1781, 1782, 1785, 1790, 1808 yıllarında bina değişik onarımlar geçirir. Kilisenin girişinde sizi yüksek bir bir çan kulesi inşa edilir. Yapının en ilginç yerlerinden biri de 1831’de avlusuna inşa edilen sarnıçlar ki yeraltı İstanbul’una göz kırpan yerler buralar. Kilisenin toplantı odası, salonu ve bitişik binaları 1950’lerde Kalust Gülbengyan tarafından yeniden inşa edilir. Son onarım ise 1998 yılında gerçekleştirilir.

Not: Yapının kuzey tarafındaki bahçede Ermeni cemaatince kutsal kabul edilen kilisenin ilk kurucusu Peder Apraham’ın kabri bulunuyor.

Çengelköy Hagias Georgios (Aya Yorgi) Rum Ortodoks Kilisesi

Çengelköy iskelesinin 100 m kadar kuzeydoğusunda yer alıyor, meşhur çınar ağaçların arkasında. Yapının Bizans dönemine kadar gittiği ileri sürülüyor. II. Mahmud devrinde yenilenen mabedi diğer Üsküdar kiliselerinden ayıran özelliği ise yarım kemerli pencerelere sahip olması. Dinî eseri süsleyen Meryem, Çocuk İsa, Hagios Georgios ve Prophetes Elias gibi ikonaları fotoğraflayabilirsiniz. Popüler bir literatüre sahip olan Evanjelik ayrıntısıyla faslı nihayete erdirelim. Evanjelizm kabaca Hıristiyanların kutsal anlatısı Kitab-ı Mukaddes’e dönmek demek. Amerika’daki dinî inanışı inşa eden ve muhafazakarlıklarıyla tanınan Protestanların devamıdırlar. Kiliselerde koronun yan tarafında, İncil’in okunduğu ve vaazların verildiği yüksekçe yere ‘ambon’ denir. İşte, buranın orta nefe (koridora) bakan kısmında Evanjelistlerin tasvirleriyle göz göze geleceksiniz, sakın şaşırmayın. 

Surp Yergodasan Arakelots Ermeni Kilisesi

Türklerin Boğaziçi’ne yerleşimleri 17. yüzyıla, Ermenilerin 18. asra tesadüf eder. Bir Boğaziçi köyü Kandilli’yi mesken tutan Ermeni cemaati, önceleri kalıcı bir bina olmadığından çadır altında ibadet ederler. Yaygın bilgi yahut kanaat cemaatin II. Mahmud zamanında, yani 1841’de ibadethaneye sahip oldukları yönünde. Bugünkü kilise Boğos Amira Aşnanyan tarafından 1846’da inşa edilir, Patrik Madteos II. Çuhacıyan zamanında ibadete açılır. Vaftizhane duvarları renkli porselenlerle bezeli kilisenin nevi şahsına münhasır ahşap çan kulesi kadrajlanmalı. Belli aralıklarla onarımdan geçen mabedin son restoresi 2012’de gerçekleştirilir. Patrik Genel Vekili Başpiskopos Aram Ateşyan tarafından kutsanarak bir kez daha ibadete açılmış olur.

Kandilli Khristos Metamorphosis Rum Ortodoks 

Şehr-i Üsküdar hudutları içindeki son Hıristiyan mabedindeyiz. Bahçe Sokağı’ndaki kilise, 1810’da geçirdiği yangından dolayı yeniden inşa edilir. İsmindeki metamorfoz pek tabi İsa’nın Dönüşümü mütevellit. Kemerler üzerinde İsa Peygamber’in ilk yodaşları da sayılan Havarilerin tasvirleri bulunuyor. Resimlerin merkezinde İsa yer alıyor; fakat başka ikonalar da söz konusu. Apsisin (camilerdeki mihrap bölümünü düşünün) yarım kubbesindeki yıldız motiflerini gördüğünüzde aklınıza Kant düşebilir. Ve sizde insanlardaki iyiliği ve b gökyüzü fenerlerine şaşırabilirsiniz.

Meraklısına not: Hıristiyanlık Katolik, Ortodoks ve Protestanlık olmak üzere üç ana mezhebe ayrılır, hâliyle bu tefrik, kiliselere de yansır. Baba-Oğul-Kutsal Ruh’un çatısı altında, her birinde kendi mezheplerini kutsayan detaylar mevcut. Hikâyenin kökenini öğrenmek isteyenler İznik’te toplanan konsil bildirilerini göz atabilir. 2006’da Dan Brown’ın aynı adlı kitabından uyarlanarak; gösterime giren Da Vinci Şifresi’nde bir masanın etrafında tartışılan İznik Amentü’sü de spoiler verebilir.  

Bu kütüphanelerde hep çocuklar var!

Kütüphaneler, insanı zamandan âzâde kılan, dünyanın gailesinden soyutlayan en güzel ve güzide mekânlardır. Sadece kitap okumak, ders çalışmak, araştırma yapmak için gidilmez, insan kendine bir kütüphanede randevu verebilir, kitapların arasında öylece oturup uzun uzun hayal kurabilir. Peki en çok kimler hayal kurar? Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiriyle cevap verelim: “Çocuk ve Allah.” 

Üsküdar; Mihrimah Sultan, Çinili ve Selimiye kütüphaneleri ile İstanbul’da en çok çocuk kütüphanesine sahip ilçe. Bu kütüphanelere ev sahipliği yapan binaların ortak paydası ise hepsinin zamanında, birer külliye dahilinde sıbyan mektebi olarak inşa edilmeleri. İçlerinden yüzyıllardır çocuk sesi eksik olmayan bu yapıların bugün çocuk kütüphanesi olarak asli işlevlerinden uzağa düşmeyecek bir biçimde kullanılıyor olmaları heyecan verici. Kubbelerindeki çocuk sadâları kuruldukları günden bugüne söylenen neşeli bir şarkı gibi.

Üsküdar’ın bu güzide mekânlarını tek tek tanıtmadan evvel Türkiye’de çocuk kütüphaneciliğin geçmişine bakmakta fayda görüyorum. Ülkemizde çocuk kütüphanesi kurulması fikri erken Cumhuriyet devrinde doğar. İlk çocuk kütüphanesi 1925’te Türk Ocakları tarafından Akhisar’da kurulur. Yıllar içinde artan çocuk kütüphanesi sayısı 1990’lı yılların sonlarına gelindiğinde düşmeye başlar. 2000 yılından itibaren çocuk kütüphaneleri teknik olarak halk kütüphaneleri bünyesinde hizmet vermeye başlar.

Mihrimah Sultan Çocuk Kütüphanesi

Sultan Süleyman, Osmanlı İmparatorluğu’nun altın çağında tahtta oturan “muhteşem” hükümdardır. Mihrimah Sultan, Avrupalıların Grand Turc yani Büyük Türk olarak andığı onuncu Osmanlı sultanı I. Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olma kızıdır. Üsküdar’a denizden gelenleri Mihrimah Sultan’ın kendi adına yaptırdığı gösterişli bir sahil külliyesi karşılar. Mimar Sinan’ın eseri olan külliyenin ana yapısı camidir. Caminin şadırvanlı avlusunu geçip, arka kapısından çıkınca karşınıza külliyenin sıbyan mektebi çıkar. Eğimli arazideki sıradışı mimarisiyle sıbyan mektebinin hâlâ ayakta olması, yapıyı süsleyen kuş evlerinin hâlâ işlevsel olması heyecan verici. Külliyede çocuk ve kuş cıvıltıları yüzyıllardır kesintisiz birbirine karışıyor. 1548’de tamamlanan yapılar topluluğunun büyük kısmı şükür ki günümüze ulaşmış durumda. Bir zamanların Üsküdar’ında öğrencilerin ders gördüğü sıbyan mektebi ya da yeni adıyla Mihrimah Sultan Çocuk Kütüphanesi, 1968’den beri geçmişle bugünü benzer bir işlevle birbirine bağlıyor. Sıbyan mektebi kubbeli bir açık eyvan ve kubbeli bir dershaneden oluşuyor. 2014 verilerine göre kütüphanede 8555 kitap bulunuyor, aradan geçen zamanda bu sayının 10 bine yaklaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. 0-14 yaş arası çocuklara hitap eden eser çeşitliliğinin yanı sıra kütüphanede süreli yayınlara yer verilmesi bir diğer güzellik. Kütüphanenin kapıları her gün 09.00-18.00 arası açık. 

Çinili Çocuk Kütüphanesi

Üsküdar’a değen bir başka kadın eli de Sultan I. Ahmed’in eşi Kösem Sultan’ındır. IV. Murad ve Sultan İbrahim’in anneleri olan Kösem Sultan, 17. yüzyılda Üsküdar’ın Murat Reis semtinde öyle güzel bir külliye yaptırır ki yapının çinileri dillere destan olur ve sultanın adını geride bırakır, Valide Sultan’ın külliyesi Çinili Külliye diye adlanır. Kaynaklarda ‘valide-i muazzama’ diye anılan Kösem Sultan, imparatorluğu zor zamanlarında ayakta tutmuş bir iron lady, kadınlar saltanatının en yaman sultanlarından biridir. Külliyenin yakın zamanda restorasyonu tamamlanan camisi, bilhassa yabancı turistlerin ilgisine mazhar oluyor. 1640’ta tamamlanan külliyenin bir okul işlevi taşıyan bölümü 1966’dan bugüne çocuk kütüphanesi olarak hizmet veriyor. 2016 verilerine göre kütüphanede 11 bin çocuk kitabının yanısıra 16 adet süreli yayın bulunuyor. Çocuk sesleriyle dolu kubbesi ve iki katıyla farklı bir ambiyansı var. Üst kat, okuma ve araştırma salonu, alt katsa bilgisayar erişim merkezi olarak kullanılıyor. Kütüphane, cumartesi ve pazar günleri hariç, her gün 08.30-17.00 arası hizmet veriyor.

Selimiye Çocuk Kütüphanesi 

Selimiye, imparatorluğun modern yüzü ki bu hâl bugün de kısmen devam ediyor. 26. Osmanlı sultanı III. Selim için inşa edilen ve onun adıyla anılan külliyede iki kütüphane var: İbrahim Hakkı Konyalı Kütüphanesi ve Selimiye Çocuk Kütüphanesi. 1805’te sıbyan mektebi olarak tasarlanan yapı, 1969 yılında Vakıflar İdaresi’nce çocuk kütüphanesi olarak düzenlenmiş. 2012 yılı bu kütüphane için önemli bir tarih olur çünkü “Çocuk Kütüphanelerini İyileştirme Projesi” kapsamına alınır. Buna uygun olarak; iki kattan müteşekkil binanın giriş katı okul öncesi yaş grubu için düzenlenir, üst kat ise çocuk ve genç bölümleri yapılır. 13 bin kitap ve 12 adet süreli yayına sahiptir. Çeşitli çocuk etkinliklerinin yapıldığı kütüphane, resmî tatil günleri hariç her gün 09.00-19.30 arası sizleri bekliyor. Teşekkür: Kütüphanenin girişindeki gövdesi de dalları gibi kuru, ufacık tefecik bir garip ağaççığı kuşlar konsun diye süsleyen sevgili Buse ve annesi Özlem Hanım’a şükranlarımızı sunuyoruz.  

İmparatorluğun ilk modern mahallesi: Selimiye

‘Selimiye’ denince akla Koca Sinan’ın Edirne’ye kondurduğu ustalık eseri gelse de Üsküdar’ın da bir Selimiye’si var. Muhit, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilikçi yüzü olarak anılıyor. Çünkü burası aynı zamanda İstanbul’un modern manada düzenlenmiş ilk mahallesine ev sahipliği yapıyor. Dilerseniz ‘eski dar’ın yeni mahallesinin geçmişine doğru yol alalım ve şehri içerden tanıyalım.

Üsküdar, daha henüz İstanbul alınmazdan evvel 1352’de ikinci padişah Orhan Gazi tarafından zapt edilir. Hâliyle, 101 sene önceden Osmanlı ülkesi hudutlarında yer alan Üsküdar, devlet için her zaman özel bir belde olarak geçer kayıtlara. Dolayısıyla onun bu özerk tavrı, 1926’ya kadar devam edecek, ancak bu tarihten sonra İstanbul’a bağlanacaktır. Böylesi hukukî ve lirik statüyeSait Faik, bir hikâyesinde şöyle vurgu yapar: “Üsküdar, İstanbul’a Diyarbakır kadar uzaktır.” 

Nizâm-ı Cedîd’i simgeleyen şehir!

İşte Selimiye, kendi göğü altında hayatını sürdüren Üsküdar’ın bir de 19. yüzyıla tarihlenen güzel ve güzide semti. 26. Osmanlı padişahı üçüncü ve hanedanın son Selim’i, Üsküdar’daki Kavak Sarayı arazisinde kendi ismiyle anılacak bir külliye yaptırır. Tamamı III. Selim’in şahsî servetiyle inşa edilen bu kompleksin içinde neler yoktur ki… Bir estetik harikası Selimiye Camii, yanında mektep, Nakşibendî zaviyesiyle içinde mescit (Bugün Çiçekçi Cami diye bilinen yer), hastane,hamam, doksan yedi dükkân, on mesken, meşruta (lojman), dört çeşme, kerestehane,mumhane, boyacılar, sandalcılar, ipekli dokuma hanı ve francala fırını. Ayrıca Harem İskelesi ticarî iskeleye dönüştürülerek kayıkçı ve hamal odaları yapılır. Bu saydıklarımızdan cami, hamam,muvakkithane,sıbyan mektebi ve bir çeşme dışında diğerleri önce insanın sonra zamanın yontmasıyla kaybolmuşlar maalesef. 

Külliye; mimarlık ve şehircilik tarihi açısından da önemli; çünkü yazının başında da dikkat çektiğimiz gibi birbirini dik kesen sokaklarıyla kentsel ölçekte tasarlanmış bir yerleşim alanıOsmanlı’da ilk kez düzenlenir. Anlaşılacağı üzere III. Selim için yeni imparatorluk Üsküdar, onun da merkezi Selimiye’dir. Burası Nizâm-ı Cedîd’i simgeleyen şehirdir aslında. Zaten padişahın Topkapı Sarayı’ndan çok Üsküdar’da vakit geçirdiği kayıtlıdır. İstanbul’u büyük dedesi gibi yeniden fethetmek istiyordur çünkü, bir nevi reconquista.

Kuşlar, askerler, hayaller…

Selimiye Cami, bugün sadece Üsküdar’ın değil, İstanbul’un da sükûnet bahçelerinden. Mabedin temeli 26 Nisan 1802 günü atılır, 5 Nisan 1805’te de ibadete açılır. Kitabesinde yer alan ‘mücessem bir nur’ tanımı, buranın tarifi ve dahi kıyafeti gibidir. Osmanlı baroğu diye adlandırılan üslup, kendisini hemen ele verir. Ana mekânı üç yandan saran kuşak yazıda Fetih suresinin olması ve bu ayetlerin her gün okunması Selim’in şuuraltını gösteren bir detay. Sanat tarihi öğrencileri için bir ayrıntı daha söyleyelim: Son cemaat yerinin köşk şeklinde bir hünkâr mahfiliyle bütünleşmesi ve yapıya dıştan birleşen bir kanat şeklini alması buraya has, görülen bir yeniliktir. Caminin mihrap cephesinde mimari detayların titizliğine dikkat çeken simetrik görünümlü iki kuşevi vardır. Hünkâr mahfilinin batı kanadı büyük Üsküdarlı İbrahim Hakkı Konyalı adına açılan kütüphane olarak hizmet veriyor. Son bilgi: İstanbul’da vefat eden kara kuvvetleri mensubu subayların askerî cenazeleri Selimiye Kışlası Muhafız Bölüğü tarafından Selimiye Camii’nden kaldırılıyor. 

Sokakları eski bir şarkı gibi…

Üçüncü Selim, ehil bir bestekâr, iyi bir santurî ve neyzen…Batı müziğine de ilgisi olan padişah-ı zamanın kız kardeşi Hatice Sultan’ın sarayında ilk defa Batı müziği dinlenir, 2 Mayıs 1797 tarihinde sultanın huzurunda bir opera sahnelenir. Onun musikiyi hayatının merkezine taşıması, sanki notalı halatları Selimiye’de birleştirmiş. Bu mahallede nereye baksanız bir sanatçının ismine tesadüf ediyorsunuz çünkü. Neyzenbaşı Halil Can, Bestekâr Avni Anıl, Selahattin Pınar… 

Kuzey-Güney’den Mucize Doktor’a

Selimiye mahallesi, geçmişten günümüze her daim sakinliği ve kendine has havasıyla biliniyor. Düzenli yapısı, hoş kafeleri ve güleryüzlü insanlarıyla tercih edilen bir muhit. Mahallenin modern yüzüyle birlikte eskiliğini muhafaza ediyor olması yapım şirketlerinin de öncelikli gündemi.İkamet edenler bu durumdan çok hazzetmese de Selimiye, doğal film platosu. Mucize Doktor,Şampiyon, Gönül Hırsızı,Dengi Dengine, Kuzey-Güney gibi birçok eski-yeni dizi onun sokaklarında hayat bulmuş.