Samet Altıntaş

1986’da Almanya’da doğdu. İlkokulu Yalova, ortaokul ve liseyi Bursa’da okudu. Marmara Üniversitesi Tarih bölümü mezunu. Editörlük ve metin yazarlığı yapıyor. 2004’ten beri Üsküdar’ı yaşıyor.

Karaca Ahmed: Yedi Türbe, Üç Makam, Bir Sultan!

Üsküdar’ın geçmişini içine alan bir roman yazılsa giriş cümlesi şöyle olabilirdi: “1347’de kayınpederi Bizans İmparatoru Kantakuzenos’u ziyaret amacıyla Üsküdar’a gelen Orhan Bey, Kızkulesi’ne hâkim bir noktada otağını kurdu. 1352’de Venedikliler’e yenilen Ceneviz donanmasına yardım amacıyla Kadıköy ve Üsküdar’a atlı birlikler gönderdi. Bu yıllarda muhtemelen Büyük Çamlıca, Küçük Çamlıca ile Doğancılar’a kadar Üsküdar ve Kadıköy’ün stratejik yerlerini tamamen ele geçirdi. Bölgedeki Osmanlı kontrolü 1402 Ankara bozgununa kadar devam etti.” Devam edelim: “Yıldırım Bayezid döneminde İstanbul’da oturan Müslümanların davalarına bakmak üzere Üsküdar’da bir kadı görevlendirilmesi bu hususu teyit eder. 1420’de Çelebi Sultan Mehmed zamanında İstanbul’un Anadolu yakası tekrar alındı ve 1424’te Bizans’la yapılan anlaşma gereği Karadeniz sahilindeki bütün yerler Üsküdar ve çevresi dahil Osmanlılar’a bırakıldı. Üsküdar ve çevresindeki Türk yerleşmeleri bu dönemden itibaren daha da arttı.”

29 Mayıs 1453 tarihinden evvel, Üsküdar’ın ‘Osmanlı’ olması tarihin sekanslarında farklı bir yere tesadüf ediyor şüphesiz. Hâl böyle olunca, bu beldeye gelip yerleşmiş gönül erleri tarihin gördüğü ilk Üsküdarlılar olarak karşımıza çıkıyor. İşte, onlardan biri de Karacaahmet Sultan’dır. Bugün adıyla anılan Cem Evi’nin haziresine sırlanmış olan bu kişi kim peki?

“Anadolu Erenlerinin Gözcüsü ve Sivrihisarlı Şeyh Nureddin’in Müridi”

Sorunun cevabını tarihî kayıtlar el verdiği ölçüde verelim: İmparatorluğun ikinci padişahı Orhan Gazi zamanında yaşayan Karaca Ahmet, Hacı Bektaş Vilâyetnâmesi’ne göre Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivrihisarlı Şeyh Nureddin’in müridi. Yine Vilâyetnâme’nin dediğini baz alırsak, Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’ya geldiğinde Karaca Ahmed, Anadolu’da bulunuyordur. Ve Fatma Bacı’nın uyarısıyla Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te olduğunu yanındakilere bildirmiştir. Haşim Şahin tam burada şöyle konuşuyor: “Bazı kerametlerini gördükten sonra yanına giderek kendisine intisap eden Karaca Ahmed’in Hacı Bektaş ile karşılaşması sırasındaki olaylar, Orta Asya şaman geleneğinde yer alan olağan üstü güçlere sahip olma ve vahşi hayvanları itaat altına alma gibi motifleri yansıtması bakımından önemlidir.”

Ancak bu anlatıların efsane ile gerçeğin iç içe geçtiği demlerde ‘var’ olduğunu hatırdan çıkarmayın. Çünkü ihtimal 1371’de hayatta olduğu kaydedilen Karaca Ahmed’in, 13. yüzyılda yaşamış Hünkâr ile görüşmesi pek mümkün görünmüyor. Şahin’in de dikkat çektiği üzere, Hacı Bektaş’ın 1240’ta Babaîler isyanı sırasında kardeşi Menteş ile birlikte Anadolu’ya geldiği düşünülürse Karaca Ahmed’in ondan önce Anadolu’ya gelip Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişini haber verdiğine dair rivayetlere şüpheyle bakmak gerek.

Üsküdar’daki Tekkesi Buffer Zone!

Karaca Ahmed, Orhan Gazi döneminde Bizans’la yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelir. Bugün kendi adıyla tesmiye olunan araziye yerleşir ve buraya tekke kondurur. Onun münevver dergâhı, Osmanlı-Bizans sınırında bir buffer zone’dur, hatırlatalım. Dönemin önemli şahsiyetlerinden birinin gözlerini tedavi ettiği ve karşılığında birçok arazinin mülk olarak kendisine vakfedildiği söylenir. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi eder hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslamlaşmasına katkı sunar. Osmanlı coğrafyasında oldukça popüler hâle gelen Karaca Ahmed, Rum abdallarının “kutb-ı nâmdâr”ı olur. Onun şifacı tavrı ve halk tarafından benimsenmesi Balkanlar’da çok defa Aziz George kültü ile özdeşleşmesine sebebiyet vermiştir. Netice olarak, Hıristiyan halk onu ve dolayısıyla İslâmiyet’i kolayca benimser.

Karaca Ahmed, Osmanlı topraklarından geniş bir mürit kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşir. Bu etkileşime, Göynük’te türbesi bulunan Yargeldi Sultan ve Hasan Basri gibi arkadaşları refakat eder. Bu bölgede beylerden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırır ve burada kendisine geniş araziler vakfedilir Hazret, bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa havalisini yurt edinir. Karaca Ahmed, Manisa’ya geldiğinde Saruhan Bey’in Manisa ve Akhisar’ın fethiyle uğraştığı, Karaca Ahmed’in elli yedi bin müridiyle birlikte bu fethe katıldığı rivayet edilir ama bu bilgiyi ‘şeyh uçmaz, mürit uçurur’ efekti olarak bilin.

“Karaca Ahmed Ulu Veli / Uslu Olur Gelen Deli…”

Karaca Ahmed’in Bektaşîliğe intisabı ve daha sonra bu tarikatın en önemli şahsiyetlerinden biri haline gelmesi Hacı Bektaş’tan ziyade Abdal Mûsâ ile ilişkisinden mütevellittir. Onun Osmanlı topraklarında bulunduğu sırada bölgede yoğun bir şekilde Bektaşîlik propagandası yapan Abdal Mûsâ kendisiyle Hacı Bektaş ocağının postnişini olması sıfatıyla görüşür. Ahmed’in; İstanbul, Afyon, Manisa, Aydın, Sivrihisar, Göynük, Makedonya’da yedi türbesi; Akhisar Karaköy, Eşme-Karaca Ahmed ve Manisa Horoz köylerinde üç makamı var. Üsküdar’daki türbenin yanında Karaca Ahmed’in Horasan’da binerek Anadolu’ya geldiğine inanılan atının bulunduğu bir mezar daha vardır. Yine sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en büyük kabristanlarından addedilen Karacaahmet Mezarlığı da onun adıyla anılıyor.

Bugün Zeynep Kâmil mahallesinin Gündoğumu caddesindeki Cem Evi’ne, Karaca Ahmed’in sessiz ev’ine yolunuzu düşürün. Çünkü “Karaca Ahmed ulu veli / Uslu olur gelen deli…”

Emin Ongan’ın Ses Bayrağını Göndere Çeken Cemiyet!

Emin Ongan Üsküdar Mûsiki Cemiyeti, yüzyılı aşan geçmişi, bugünü ve geleceği mayalayan tarzıyla Türk müziğinin en güzide evlerinden.

Üsküdar Musiki Cemiyeti adını duyan hemen herkes, muhtevası hakkında çok bilgi sahibi olmasa da söz konusu oluşumun kültür tarihimiz için pek mühim olduğunu bilir. Halk Caddesi’ne çıkarken; büyük müzisyen Emin Ongan’ın adıyla anılan sokakta yer alan derneğin hikâyesini hatırlatmak isteriz size.

Şehrin mahallelerinde notalı evler

1914-1918 arası vuku bulmuş, I. Dünya Savaşı adı verilen ve onu gören herkesin artık ihtiyar olduğunda müttefik kalınan bir harp geçmiştir cihandan. Birinci Ordu başmüfettişi Miralay Hacı Reşid Bey’in oğlu telgrafçı Kanunî Atâ Bey (Öztan) ve arkadaşı Şevket Bey savaşın bitmesinin ardından müzikle şifa bulacaklarını düşünürler belki ve Üsküdar’a sığınırlar. Cemiyet, ilk başlarda Anadolu Musiki Cemiyeti adıyla Üsküdar Horhor mahallesinde bir konakta çalışmalarına başlar. 1919’daysa Dârülfeyz-i Mûsikî Cemiyeti adını alır ve sonra Paşakapısı’nda ahşap bir evin tek odasında çalışmalarını sürdürür. 17 Haziran 1919 tarihi önemlidir: Çünkü saz heyeti ilk konserini İhsaniye Sineması’nda verir. Bu arada teknik kadroyu analım: Cemiyetin ilk hocası Kadıköylü Udî Sâmi Bey’in şefliği sonrası başta Kanunî Atâ Bey olmak üzere Mabeyinci Hâfız Mehmed Bey, Türkmenzâde Osman Bey, Sakallı Nuri Bey, Avukat Besim Şerif Bey, Şair Üsküdarlı Talat Bey ve Selahattin Pınar’ın yönetiminde çalışmalarını sürdürür.

Cumhuriyet’in ilânı ile birlikte, yani 1923’te Üsküdar Mûsiki Cemiyeti adını alan kurum, Ahmediye’de Dişçi Hamdi Bey’in konağındaki faaliyetlerini 1934’te feshedilinceye kadar devam ettirir. Bu dönemde neyzen Yûsuf Paşazâde Muzıkalı Celal Bey (İyison), Selimiyeli Bestenigâr Hoca Ziyâ Bey, Tambûrî Fuat Bey (Sorguç), Ûdî Sâmi Bey, Ali Rifat Bey (Çağatay), Arap Cemal Bey (Calân) gibi mûsikişinaslar cemiyetin eğitim öğretim ve icra kadrosunda yer alır. Dernek, beş sene sonra, yani 1939’da Ahmediye’deki binasında Yeni Üsküdar Musiki Cemiyeti ismiyle çalışmalarına tekrar başlar ve 1944’e kadar faaliyetlerini sürdürür. 1946’da Toptaşı’na taşındıklarında Üsküdar Halk Musikisi Derneği adıyla karşımızdadırlar. 4 Ekim 1953 tarihinde yeniden Üsküdar Musiki Cemiyeti adını alır. 20 Mayıs 1976 tarihi mühimdir; çünkü Süleyman Demirel’in Başbakanlığındaki Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan bir dernek olarak kabul edilir. Ve nihayet 19 Ekim 1987’de adı Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyeti olarak değişen dernek, günümüzde aynı isimle hayatını devam ettiriyor.  

Türk müziğini besleyen ırmak
Cemiyetin 1940’lı yıllardan itibaren İstanbul Radyosu’nda süreli (sürekli?) konserleri yayımlanır, sonraki yıllarda radyo, televizyon ve konserlerde sesini duyurur. 1976’da İstanbul Devlet Türk Musikisi Konservatuarı’nın kuruluşu süreci vardır ki bu girişim, Türk müziğinin devlet eliyle yeniden vitrine çıkarıldığı, yasakların kalktığı demlerdir. Konservatuvar başkanı Ercüment Berker çalışmalarda Üsküdar Musiki Cemiyeti’nin örnek alındığını kaydederek zaten her daim var olan sergeni işaret etmiş olur. Bu arada aynı yıl içerisinde yapılan bir araştırmaya göre Türkiye radyolarındaki ses ve saz sanatçılarının, öğretim görevlilerinin İstanbul’da yüzde yetmiş beşi, Ankara’da yüzde ellisi, İzmir’de yüzde otuz beşi Üsküdar Musiki Cemiyeti kökenlidir. Bu isimlerden bazılarını hatırlatalım? Arif Sami Toker, Avni Anıl, Aka Gündüz Kutbay, Alâattin Pakyüz, Ahmet Özhan, Ahmet Cennetoğlu, Âmir Ateş, Cahit Peksayar, Cüneyt Kosal, Cüneyt Orhon, Cinuçen Tanrıkorur, Fikret Kutluğ, Halil Can, Hurşit Ungay, Hüsnü Anıl, İnci Çayırlı, Müzeyyen Senar, Niyazi Sayın, Necati Tokyay, Recep Birgit, Sadi Hoşses, Sadun Aksüt, Selahattin Pınar, Şükrü Tunar, Şekip Ayhan Özışık, Vahit Anadolu, Varujan Zilciyan, Vecdi Seyhun, Yavuz Özüstün, Yıldırım Bekçi, Yusuf Ömürlü, Zeki Arif Ataergin.

40 binden fazla beste, şarkı, türkü…

Emin Ongan, 1952’de kendisiyle yapılan bir röportajda cemiyete girmek isteyen bir kimsenin önce yedek üye olarak alındığını, bir aylık eğitimden sonra kulak terbiyesi ve kelime telaffuzu bakımından değerlendirilip imtihana tâbi tutulduğunu, başarılı olanların asil üye olarak çalışmalara katılmaya hak kazandığını söyler. Yine aynı mülakatta cemiyetin çarşamba, cuma akşamları ve pazar günleri nota, usul ve meşk eğitimi verdiğini kaydeder. Bugün de aynı usul varlığını sürdürüyor. Bu arada köklü cemiyetin hâliyle zengin bir arşivi var. Hüseyin Özdemir’in verdiği bilgiye göre, bilgisayar ortamına aktarılan bu arşivde ilahi, saz eseri, şarkı, beste ve türkü formunda 40 binden fazla eser yer alıyor. Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyeti bünyesindeki korolarla meşhur bir yer. 1994-1995 öğretim yılından itibaren cemiyetin bünyesinde altı-on beş yaşına hitap eden çocuk korosu, 2007’den itibaren cemiyette yaş sınırlamasından dolayı eğitim alamamış ve herhangi bir sınava tâbi tutulmadan eğitim almak isteyen herkesin katılabileceği meşk korosu, 2014-2015 öğretim yılında başlayan bir uygulamayla da dernekte üç yıllık öğrenimini tamamlamış, fakat İcra Heyeti’ne girememiş üyelerden oluşan mezunlar korosu var.

Bitirirken; Doğu ile Batı arasında köprü olan Üsküdar’ın en güzel hatıralarından Üsküdar Musiki Cemiyeti’ni ve 1985’te aramızdan ayrılan Hocaların Hocası Emin Ongan’ı saygıyla anıyoruz.

Sedat Anar: “Üsküdar, Her Zaman Nihavent Makamındadır!”

Sedat Anar her ne kadar santurla anılsa da hemen her enstrümanı çalıyor, besteler yapıyor. Kendisiyle ‘yeni memleket’i Üsküdar’ı konuştuk: “Benim sığınağım Doğancılar Parkı karşısındaki Üsküdarlı Muhammed Nasuhi Efendi Cami arkasında yer alan saklı bahçedir. Her gittiğimde çok güzel bir sessizlik ile huzur buluyorum.”

Birçok enstrüman çalıyorsunuz ama santur sizinle özdeşleşmiş gibi… Üsküdar’ın hangi köşesinde santur duyuyorsunuz?

Türkiye’de icracısı çok az olduğu için ve ilk solo santur albümlerini yaptığım için santur benimle özdeşleşti. Google’a bile santur yazınca benim görselim ya da videom çıkıyor. Santurun unutulmaya yüz tutmuş yanıyla mücadele ettim. Albümler yaptım ve santur hakkında Türkiye’de tek kitap olan Santurnâme’yi yazdım. Bütün bunlar beni mutlu eden şeyler. Üsküdar’da daha doğrusu Üsküdarlılara santur sesini duyurmak beni çok mutlu etti. 2015 yılından beri -kafelerde ve kültür merkezi salonlarında- Üsküdar’da toplam 30 konser yapmışım. Bu konserlerin güzel tarafı her zaman tıklım tıklım dinleyiciler olmasıydı. Üsküdar’ın her tarafında santur duyulsun istiyorum ama konser için yeterli imkanlar sağlanmıyor. Bir sponsor bulsam kendim küçük ses sistemi ile birkaç eşlikçi müzisyen dostumu da yanıma alarak Üsküdar’ın tüm sokaklarında santur çalarım. 

Üsküdar, tarih boyunca sanatçılarıyla da meşhur olmuş bir şehir. Siz de Selimiye’de yaşıyorsunuz. Şehrin melodik duygularını tarif eder misiniz?

Ben 2016 yılının mart ayından itibaren İstanbul’da yani Üsküdar’da yaşıyorum. Bu altı yılın ilk üç yılını Çamlıca’da yaşadım. Üç yıldır da Selimiye’de yaşıyorum. Kendim Ankara’da sekiz yıl boyunca sokak müzisyenliği yaptığım için doğal olarak İstanbul denince aklıma ilk sokakları geliyor. Bir sokağa girince ilk düşündüğüm şey “santur sesi bu sokağın neresinde daha güzel tınlar” oluyor. Gürültü ve uğultular içinde güzel bir melodi bırakmak bir başarı işidir. Santurun kendiliğinden akustik olarak yüksek volümlü bir enstrüman olmasından ötürü bu başarı iyi bir icrayla başarılı bir şekilde sağlanıyor. Yani bir süre sonra kalabalık insan sesleri ve gürültüler bu şehrin yani İstanbul’un melodik duyguları olarak geliyor. 

Üsküdar’ın en özel köşesi neresi size göre, nerelerde vakit geçirmekten hoşlanıyorsunuz?

Benim sığınağım Doğancılar Parkı karşısındaki Üsküdarlı Muhammed Nasuhi Efendi Cami arkasında yer alan saklı bahçe. Her gittiğimde çok güzel bir sessizlik ile huzur buluyorum. Orada hissettiğim manevi duygulardan ötürü Nasuhi Efendi’nin şiirlerine beste yaptım. Bunu yaparken de inanılmaz keyif aldım. Tabii bir de Selimiye’yi yani mahallemi çok seviyorum. Zamanımın çoğu evde olduğu kadar Selimiye Camii avlusunda da geçiyor. Tıpkı saklı bahçe kafesinde hissettiğim duyguları Selimiye camii avlusunda da hissediyorum 

Üsküdar bir makam olsaydı, ne derdiniz?

Kesinlikle Nihavent derdim. Çünkü nihavent makamı her yanında neşve dolu bir lezzet bırakıyor kulağa

Son olarak bestelerinize yön veren Üsküdarlılar kimlerdir?

İlk başta dediğim Üsküdarlı Muhammed Nasuhi Efendi. Sonra divanını her okuduğumda bana farklı bir bakış açısı sunan Aziz Mahmud Hüdayi. Sonra bir milyon tıklanan bestemin müellifi olan Yaman Dede. Mezarı evime 700 metre uzaklıkta. Her gün gidip Fatiha okuyorum başında. Sonra da kimselerin bilmediği Seyyid Haşim Baba.

Lale Devri’ni Üsküdar’a Taşıyan Cami!

Üsküdar iskelesinin yerini iki cami belli eder: 16. asır yapısı Mihrimah Sultan Cami ile 18. yüzyıl eseri Yeni Valide Cami. Klasik Osmanlı mimarisinin sonu yeni sanatsal anlayışın başlangıcı olarak kabul olarak kabul edilen Valide-i Cedid Külliyesi’ni adımlayalım mı?

Bazı şehirleri yahut sessiz köşelerini anarken; Ahmet Hamdi’yi anımsamadan, ona selam vermeden kapıdan içeri girilmez. Marmaray çıkışının Hakimiyet-i Milliye Caddesi’ne denk düşen Yeni Valide Külliyesi’yle göz göze gelirsiniz. Beş Şehir yazarının şu cümlesi caminin, türbenin duvarlarına bakarken bir anda sizi bulur ve konuşmaya başlar: “III. Ahmed’in annesi Hatice Gülnûş Emetullah Sultan için yaptırdığı Üsküdar’da çarşı içindeki cami deniz tarafından gelirken görülen kısmı bir tarafa bırakılırsa bulunduğu yerden şehre bir şey ilâve etmez, onu sevmek için yakından, olduğu yerde, yapıldığı sarsıntılı devrin hususî güzelliği ile, dalında bir gül gibi parıldar görmek lâzımdır. III. Ahmed devrinin en güzel eseri odur. Ne Sultanahmet çeşmesi ne Lale Devri’ni, devamı olan I. Mahmud zamanına bağlayan Tophane ve Azapkapı çeşmeleri hattâ o kadar zarif olan, o kadar bizim İstanbul’umuzu veren İbrahim Paşa imaretleri onunla yanşamazlar.”

Klasik Osmanlı mimarîsinin sonu

Üsküdar İskele Meydanı’nın solunda yer alan Yeni Valide Külliyesi, Klasik Osmanlı mimarisinin son ve Lâle Devri’nin en önemli örneği olarak kabul ediliyor. Külliye, III. Ahmed’in annesi Gülnûş Emetullah Sultan tarafından yaptırılır. Peki, niye yeni adıyla tesmiye olunmuş? Çünkü Mimar Sinan’ın son eseri olarak bilinen ve yine Üsküdar hudutlarında yer alan Atik, yani Eski Valide Cami ile ayırt edilmesi için böyle bir terkip düşünülmüş. Külliyenin inşasına 7 Kasım 1708 tarihinde başlanır, 5 Mart 1711’de ise kapılarını ibadete açar. Klasik şemayı hatırlatalım: Kompleks; cami, sıbyan mektebi, imaret, türbe, hazîre, sebil, çeşmeler, abdest muslukları, hela, su haznesi, gusülhane, meşruta, dükkânlar ve hünkâr kasrından müteşekkil. Yapılarda kullanılan mermerler Marmara adasından gelmedir, belirtelim. Mimarın kimliği biraz flu; ama ittifak edilen isim Sinan’ın hemşerisi Kayserili Mehmed Ağa. Biraz sanat tarihi damarından devam edelim: Külliyede klasik normların etkisi güçlü olmakla birlikte başta süsleme olmak üzere ayrıntılarda bazı yenilikler göze çarpıyor. Yapılar merkezdeki caminin ve bunu kuşatan dış avlunun etrafına yerleştirilmiş. Sadece imaret bu gruptan ayrılarak deniz kıyısında inşa edilmiş. O da bugün yeniden gün yüzüne çımayı bekliyor, hatırlatalım. İsmet Paşa devrinde, yani 1940’ta kapsamlı bir onarım gören külliye en son 2014’te restoreye tabi tutulmuştu.

Sanatsal bir buluş!

Külliyenin en önemli unsuru olan cami merkezî kubbeli harim ve revaklı (üstü örtülü) avlu. Yapıya yelpaze gibi açılan taş merdivenlerle ulaşılıyor, merkezî kubbeli bölüm ve iki yanındaki avlularla Tahtakale’deki Rüstem Paşa Camii’nin bir tekrarı gibi. Minber ve mihrap klasik üslûpta yani hemen her camide karşınıza çıkacak bir form. Çinileri görünce aklınıza İznik gelmesin; çünkü bunlar Kütahya üretimi. Kubbe eteğinde dolanan mukarnaslı frize de bakın. Yeri gelmişken; mukarnas terimini sıklıkla duyarsınız. Petekler dizisi ya da hücreler halinde istiflenmiş görüntü veren mukarnas, bulunduğu yerde hem taşıyıcı hem süsleyici işlev görür. Aynı zamanda geometrik bir tasarımın üçüncü boyuta aktarılmış bir uygulaması olduğu için ışık-gölge oyunlarıyla soyut anlamlara açılabilen bir penceredir. Sanat tarihçisi Selçuk Mülayim’e göre bu sebeple de görünüş olarak Müslüman sanatçının tasvirden uzak duran anlayışına cevap veren bir buluştur.

Kuşevleri caminin minyatürü olarak inşa edilmiş

Nedendir bilinmez camiler, kendisini Müslüman olarak tanımlayan bazı kişilerin hırsızlık alanlarıdır. Tanrı’nın huzurunda ayakkabısının çalınıp çalınmayacağını düşünen Müminin hâli trajik olsa gerek. Bunu şunun için hatırlatıyorum: Mihrabın solunda duvarda asılı Kâbe örtüsü çalınmış. Son cemaat yerindeki en gösterişli eleman; taş konsollar üzerine oturtulmuş mükebbireler olsa gerek. Hemen onun da ne işe yaradığını söyleyelim: Büyük camilerde müezzinlerin, son cemaat yerlerinde namaz kılan halka, imamın tekbirlerini tekrar etmek üzere bulundukları çıkıntılı balkonlara verilen addır. Camiyi saran duvarların üst taraflarında Allah evinin minyatürü de olan kuş evlerini lütfen fotoğraflayın. Osmanlı tarihinin bir savaş ve antlaşmalar tarihi olmadığını gösteren gündelik ve sosyal hayatın bir parçası çünkü detaylar. Cami kitabelerini yazan Osmanzâde Ahmed Tâib Efendi ile Bursalı Hezarfen Mehmed Efendi anmış olalım.

Çeşmede Lale Devri’ni görmek!

Hani bazı optik resimler vardır, dikkatli bakınca geometrik gelgitler olur. İşte caminin çeşmelerine uzun uzun bakınca da Lale Devri’ne ışınlanıyorsunuz sanki. Taş süslemeler, ince bir işçilikle kaydedilmiş. Özellikle kâse içine yerleştirilmiş meyve kompozisyonları, III. Ahmed’in Topkapı Sarayı’ndaki hususi odasında karşımıza çıkan harikulade ayrıntılar. Resim-heykel kültürüyle yetişmiş Batılı turistlere bu çeşmelerin önünde her daim tesadüf etmeniz tesadüf değildir. Son söz girişte de olduğu gibi Tanpınar’ın: “Bu camiin yanında, çarşı içindeki Hatice Emetullah Sultanın türbesinde insan devir denen şeyi çok iyi anlıyor. Ne 15. ne de 16. asırlarda böyle bir türbe yapılamazdı. Bu hissîlik, ölüme sindirilen bu kadınlık ancak geleneklerin çözülmeye başladığı bir zamanda olabilirdi. Uzaktan büyük bir kuş kafesini andıran şekli de ancak 17. asır sonunda yavaş yavaş başlayan ve İbrahim Paşa zamanında tam kıvamını bulan o çocukça natüralizmden doğabilirdi.”

Nail Kitabevi: Güzel kahve eşliğinde, güzel semtte, güzel edebiyat

Nail Kitabevi, Kuzguncuk’un müstesna bir köşesi. Semtin ruhuyla uyumlu bir çatı altında kitap ve kahve kokusu el ele. Nail’in sahibi Erhan Nailoğlu, kitabeviyle ilgili “Önündeki çınar ağacı eskiden insanların buluşma noktasıymış.” diyor.

Kuzguncuk’a göre yeni ama Kuzguncuk denince akla gelen ilk yerlerdensiniz. Bize biraz Nail’in tarihini anlatır mısınız?

19. yüzyıl sonlarında inşa edilen Çırağan Sarayı’nın yapımıyla aynı dönemle denk gelen binamızın Balyan ailesinin baş ustalarından biri tarafından yapıldığı düşünülüyor. Binamızın şu an kitabevi/kafe olarak işletilen zemin katı uzun süre Kuzguncuk’un meşhur sakinlerinden Berber Muzaffer’in dükkânı olarak hizmet vermiş. Muzaffer’in çayı içilmeden güne başlanmaz, akşam selamını almadan da eve gidilmezmiş. Yani Facebook’tan yıllar evvel bu sevimli dükkân sayesinde insanlar birbirlerine bağlanır, sohbet eder, güzel zaman geçirirlermiş. İşte biz de bu güzel geleneği keyifle sürdürmeyi amaçlıyoruz.

Kitap-Kahve konseptini başarılı bir şekilde uyguluyorsunuz. Bu fikir nereden çıktı?

Nail Kitabevi bir ticari proje ya da rant yatırımı değil. Tamamıyla sosyal sorumluluk tarafı baskın, kültürel bir proje. Yayınladığımız kitapların içerikleri, düzenlediğimiz etkinliklerin çerçevesi bu düşünceyle doğru orantılı. İçeride kaliteli kahve satan bir kafenin bulunması çağımızın beğenilerine ve eğilimlerine hitap edebilmek için kurgulandı. Sürükleyici bir romanın sayfalarını, keyifli bir cumbada çevirirken yanında içimizi ısıtacak sıcacık bir içecek iyi gider diye düşündük. Hatta bizim çok sevdiğimiz sloganımız zannedersem bu bakış açımızı dile getiriyor: “Güzel semtte, güzel edebiyat, güzel kahve eşliğinde!”

Böylesi tarihî bir binaya kitap-kahve açma süreci nasıl gelişti?

Kitabevi ve yayınevi projesi benim için aslında bir çocukluk hayaliydi. İstanbul’da çocuk ve gençken sık sık uğradığım Kuzguncuk’taki tarihi doku beni çok etkilerdi. Gelip gittiğim zamanlarda kimi binalardan esinlenir ve onların hikayelerini düşünürdüm. İleride bir kitapçı/kitabevi kurabilmek en büyük isteklerimden biriydi. İşte yine böyle bir Kuzguncuk gününde şu anki Nail Kitabevi’ni kurduğumuz binayı gördüm. Metruk hâldeydi. Başlamış ama yarım kalmış bir restorasyon projesiydi. Sonradan Berber Muzaffer’in dükkânı olarak anıldığını öğrendiğim bu güzel yapı, her yönüyle çok farklı ve ilgi çekiciydi. Mimari tasarımını ve zemine oturuşunu, ana caddeyle ve çevresiyle kurduğu mekân ilişkisini çok sevdim. Ardından da bir kitap ve sanatsever olarak hayallerini kurduğum mekânı bulduğumu hissettim.

“Kitabevinin önündeki çınar ağacı eskiden insanların buluşma noktasıymış”

Önündeki çınar ağacı size ne söylüyor peki?

Mahalle kültürünün devam ettiği, kozmopolit, kilise, cami ve sinagogun iç içe olduğu bir semt olan Kuzguncuk’ta Nail Kitabevi’nin önündeki çınar ağacı eskiden insanların buluşma noktasıymış.Çınar ağacı sağlamlığı, yıllar geçtikçe daha da büyümeyi ve güçlenmeyi simgeler bir yönüyle de. Biz de kitabevimize gelirken çınar ağacımızın yanından her geçişimizde kitabevimiz ve yayınevimizin çınar gibi uzun ömürlü olmasını ve yaş aldıkça büyüyüp güzelleşmesini diliyoruz.

Yazar etkinlikleriniz de kahveniz kadar meşhur. Bugüne kadar hangi yazarları ağırladınız, unutamadığınız bir anınız var mı? Bir de kahvenizin hikâyesini dinlemek isteriz?

Canan Karatay, Refika Birgül, Mario Levi, Mutlu Tönbekici, Tülin Kılıç, İsmail Aksoy, Selçuk Aydemir, Perihan Mağden, Noa Shabtai, Pierre Mejlak ve daha ismini hatırlayamadığım birçok yazar misafirimiz oldu. Gerek söyleşi- imza günü etkinlikleri gerek fotoğraf/resim sergilerimiz keyifli geçmekte, ziyaretçilerimiz de beğenilerini dile getirmektedirler. Etkinlikler arasında ilk aklımıza gelen Canan Karatay’ın imza günü etkinliğinde kendisiyle yüz yüze tanışmayıp kitapları sayesinde zayıflayan okurlarının deneyimlerini anlatmalarından bahsedebiliriz. Kahvelerimize gelince, İtalya’dan getirilen özel kahve makinesiyle yapılıyor. Çekirdekler ise son dönemde epey moda olan Avusturya’nın ünlü markası Julius Meinl. Latte’den Americano’ya, Espresso’dan Mocha’ya, Cortado’dan Flat White’a kadar farklı çeşitleri tadabilirsiniz.

Kuzguncuk’u üç kelimeyle anlatır mısınız?

Çok kültürlülük, mahalle, komşuluk.

Bu Boğaziçi köyünün hangi köşesi sizin için özel?

Tarihî dokusuyla birçok kişinin ortak buluşma noktası olan kitabevimizin bulunduğu binamız.

Erhan Nailoğlu bize biraz kendinden bahsedebilir mi?

Ben uzun yıllar tekstil sektöründe hem üretim hem de yurtiçi ve yurtdışı ticaret alanlarında çalışmış ve hâlâ da bu işi sürdüren biriyim. Nail Kitabevi&Yayınevi&Kafe ise benim hayallerimin gerçekleştiği nokta.

Cengiz Özdemir: Üsküdar insanların zihninde artık bir Instagram cornerdır

Cengiz Özdemir, sosyal medyadaki ismiyle söylersek; Kültürİstanbul, bilhassa İstanbul’un kültürel ve mimarî geçmişi ile ilgili yaptığı paylaşımlar, kaleme aldığı yazılarla tanınıyor. Kendisiyle yaşadığı şehir Üsküdar’ı konuştuk, diyor ki: “Üsküdar, İstanbul’un herhangi bir yerine denk düşmez, biz onu muhayyilemizde bir yere denk düşürmeye çalışırız.”

Şair Ömer Erdem, “Üsküdar Asya’dır Çin’e kadar” diyerek şehrin imgesini imler bir bakıma. Üsküdar, İstanbul’un neresine denk düşer size göre?

Geçmiş için Ömer Erdem’in söylemi bir gerçeği yansıtıyor olabilir. Günümüz küresel şehirlerinin “kendilerine ait” bir kimliklerinin kaldığına inanmıyorum. Bu kimlikler daha çok kendi ideolojik muhayyilemizde kaldı. Üsküdar’a hususiyet kazandıran her şey küresel kentin ezici hegemonyası altında yok olup gidiyor. Bu açıdan Üsküdar’ın Beyoğlu’ndan, Beyoğlu’nun Sancaktepe’den, Sancektepe’nin Kadıköy’den çok bir farkı kalmamaya başladı. Bu kimlikler ayrıca çok tartışmalıdır. Peyami Safa, Fatih-Harbiye’yi yazarken bu ezberler üzerinden bir karşıtlık kurmuştu; ama biz biliyoruz ki İstanbul’un en yoksul kesimleri yakın zamana kadar Beyoğlu’nun arka sokaklarında yaşadılar yahut Harbiye’nin aşağısındaki Dolapdere’de. Aynı kaderdaşlık içinde Fatih’in en yoksulları da Sulukule’de ya da Zeytinburnu’nda ikamet ederdi. Sonra küresel kent kanunları işledi ve herkes yerinden yurdundan edildi. Ne Fatih ne Harbiye ne Üsküdar artık kendine ait bir kimliğin taşıyıcısı değildir. Dolayısıyla Üsküdar İstanbul’un herhangi bir yerine denk düşmez, biz onu muhayyilemizde bir yere denk düşürmeye çalışırız sadece. 

Son senelerde şantiye alanına dönüşen bir Üsküdar var. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

İlk paragrafta bahsettim tekrara düşmeyi göze alarak söyleyeyim. Küresel kent mekaniği 150 senedir bu şehirde sistematik olarak yerel ve otantik olan ne varsa süpürüyor. Geriye nostalji corner köşeleri kalıyor. Günümüzde bunlar Instagram corner oldu. Hayran olduğumuz şey aslında o köşelerin bize sunduğu sadece güzel bir backround imkânı. Önüne geçip fotoğrafı çekip unutuyoruz. Üsküdar da bu süreçten nasibini aldı. Üsküdar’ın şantiye olması muhafazakâr görünümlü modern ya da modern görünümlü belediyecilik anlayışı için zaten olması gereken bir şey. Bundan elbette rahatsızlık duyalım ama öncelikle kendimize karşı dürüst olalım. Kapitalizme bu kadar entegre olup asrı saadet hülyaları kurmak düpedüz iki yüzlülüktür. 

Fuat Sevimay; Orhan Pamuk’u ‘karşı’nın, Tanpınar’ı ise Üsküdar’ın yazarı olarak anar. Sizce Üsküdar’ı anlatan en iyi şair-romancı kimdir?

Bizler yazarları, şairleri, edebiyatçıları, hep bir mahalleye ve coğrafyaya, muhite havale etmeyi seviyoruz. ‘Karşı kim?’, ‘Biz neyiz?’ sorusuna cevap veremediğimiz sürece de bu 300 yıllık itiş kakış sürer gider. Orhan Pamuk bence Türk edebiyatında Tanpınar’ı en iyi anlamış ve ondan epeyce beslenmiş bir yazar. Tanpınar da yaşasaydı Pamuk’u okumaktan ve onunla sohbet etmekten büyük keyif alırdı. Tanpınar’ın muhiti de yıllarca tartışıldı. Tanpınar sağcı mı solcu mu, muhafazakâr mı modern mi? Bu tartışma meleklerin cinsiyeti tartışmasına benzer. Tanpınar da Pamuk da iyi romancıdırlar ve kendi muhitlerinden, o muhitlerin güdük zihniyetinden bağımsız olarak, o muhitlere rağmen iyi romancıdırlar. Bu nedenle onları ait oldukları muhitin bir marifeti olarak iyi romancı görmek gösterdikleri olağanüstü çabaya saygısızlıktır. “Üsküdar’ı en iyi anlatan şair-romancı kimdir?” bilmem ama “bir ex-ressam olarak Üsküdar’ı en iyi çizen ressam Hoca Ali Rızadır.” derim. 

“En güzel gün batımı Salacak’tadır”

Üsküdar’ın en sevdiğiniz muhiti neresi size göre?

Çiçekçi ve Salacak taraflarını severim. Yıllarca oralarda oturdum, lebiderya bir evim oldu. En güzel gün batımı buradadır. Ayrıca çiçekçi İhsaniye taraflarında kendimi hep çok rahat hissettim. İhsaniye’nin ara sokaklarından Çürüksulu yalısının yanından aşağıya inen yokuş ve merdivenler, o sokaklar şahanedir. 

Beylerbeyi’nde yaşıyorsunuz. Buranın özel köşeleri nereleri?

Beylerbeyi’nde yeniyim. İskele ve önündeki çınarı çok severim. Yukarıya doğru Bedevî tekkesinin bulunduğu sokaklar, Küplüce mezarlığına çıkan ölümcül yokuşlarda manzara çok güzeldir. Sahili dardır, ama Hamid-i Evvel Camii, iskele önü meyhaneleri, Mehmet Akif Köşkü, Beylerbeyi Sarayı’nın yanındaki park görülmeye değer köşelerdir. 

“Kız Kulesi sadece kendisiyle meşgul olduğundan bencil gelmiştir bana”

Üsküdar bir kadın olsaydı ona ne söylerdiniz?

“Makyajını sil öyle gel.” derdim. 

Kız Kulesi mi, Çamlıca mı?

Kız Kulesi çok bencil gelir bana, sadece kendisiyle meşguldür, kendisini gösterir ve bir anlamda dominanttır da. Çamlıca ise size her yeri ve gerçeği gösterir, hükmetmez. Kendisini değil olanı gösterir. Bu yüzden ‘Çamlıca’ derim. 

Fuat Sevimay ile Üsküdar’ı konuştuk

Fuat Sevimay, sadece kaleme aldığı Kapalıçarşı, AnarŞık, Aynalı, Ara Nağme, Haydarpaşa’nın Evi gibi romanların yazarı değil, aynı zamanda usta bir çevirmen. ‘Benden/İz’ diye takdim ettiği James Joyce’la muhabbeti İrlandalı yazarı Üsküdar sokaklarında dolaştıracak kadar derin ve uzun. Biz de kendisiyle Üsküdar üzerine bir sohbet gerçekleştirdik: “Üsküdar’ın sınırı, Beşiktaş’tan bakıp Mihrimah’ı gördüğüm yerde başlar benim için.” diyor.  

Sait Faik, “Üsküdar, İstanbul’a Diyarbakır kadar uzaktır.” der. Size göre neresidir Üsküdar’ın hudutları?

Üsküdar, İstanbul’un ilçeleri içinde bir Anadolu kentinin çeşitliliğine ve sakinliğine en çok yaklaşan yerlerden birisidir. Sait Faik’in kastettiği belki de buydu. Beyoğlu’nun Fatih’in keşmekeşinden sonra bambaşka bir yer hissi. Bugün hâlen böyle mi? Sanmıyorum. Artık keşmekeş de sükunet de çok daha fazlasıyla iç içe. O nedenle Üsküdar’ın sınırı, Beşiktaş’tan bakıp Mihrimah’ı gördüğüm yerde başlar benim için.  

“Erenköy’de yaşarken Kadıköylüymüşüm. Üsküdar’da yaşamaya başladığımdan beri kendimi İstanbullu hissediyorum.”

Ne zamandan beri Üsküdar’ı yaşıyorsunuz?

Kastettiğimiz ikamet ise, beş yıldır Üsküdar’da oturuyorum. Ama daha önce de Erenköy’de yaşadığım için yolum hep Üsküdar’a düşerdi. Bu arada dostlar arasında çokça dile getirdiğim bir şeyi burada da tekrarlamak isterim. Erenköy’de yaşarken Kadıköylüymüşüm. Her nereye gidersem gideyim. Üsküdar’da yaşamaya başladığımdan beri ise kendimi daha çok İstanbullu hissediyorum. 

Bu şehirde, kendinizi en mutlu hissettiğiniz beş yer sayar mısınız?

İlk sıraya kesinlikle Kuzguncuk’u koymam gerekir. Sahilde küçücük bir park vardır. İsmet Baba’nın önündeki değil, köprüye doğru biraz daha ilerlediğimizde el kadar bir park var. Orada oturup Boğazın sularına dalarak düşünmek en sevdiğim şeylerden birisidir. Bu arada, bahsettiğim parkta kırık dökük üç beş bank vardı. Onları kaldırdılar. Her kim kaldırdıysa esefle kınıyorum. Sonra Valide Camii’nin arka sokaklarını, Uncular’ı çok severim. Fethi Paşa’da yürüyüş yapmaya bayılırım. Musahipzâde’de oyun seyretmek harikadır benim için. Ve son olarak Validebağ korusunu çok seviyorum. Kentin göbeğinde kentten bu kadar uzak hissedebilmek büyük keyif bence. 

Huzur’un Nuran’ı Üsküdar’ın vücut bulmuş halidir.”

Malum İstanbul değişiyor büyük bir hızla Üsküdar da soluyor bu keşmekeşte. İçinizi acıtan yer neresidir, hayallerinize veda ettiğiniz?

Çocukluğumda sık sık Çamlıca’ya pikniğe gelirdik. Hatta yaz mevsimine denk gelen Ramazanlarda babam, bizi iftar için yine Çamlıca’ya getirirdi ki biraz soluk alalım. Çamlıca halkın soluk aldığı yerdi, halkındı. Bugün Çamlıca insanlardan koparılmış gibi. Bu beni çok üzüyor. Bir de Selimiye’den bakınca, Sultanahmet ve Ayasofya siluetinin ardında, Zeytinburnu’ndaki çirkin mi çirkin gökdelenleri görmek beni kahrediyor. Bize göre karşı yakadan bakınca da Emaar, Akasya vesair kuleler görülüyordur herhalde. Daha ne kadar yukarı gideceğiz? Babil gibi tepemize bir şeylerin yıkılmasını mı bekliyoruz nedir? Bu daha yüksek, daha çok, daha fazla hırsını bir yana bıraksak da hepimiz soluk alsak biraz. 

Yaşadığınız şehri en güzel tasvir eden şair ve yazar/lar kimlerdir?

Şiir deyince Ahmet Haşim’in aşılamadığını düşünürüm. İstanbul’u Orhan Pamuk’un çok iyi ele aldığı aşikardır. Ama o biraz, bize göre karşının yazarı gibidir. Üsküdar söz konusu olduğunda Ahmet Hamdi’ye, Huzur’a bakmak gerek. Nuran, Üsküdar’ın vücut bulmuş halidir. Bir de Kemal Tahir’in Esir Şehir’deki Bağlarbaşı’sını çok severim. Gerçekten bağlarla çevrili olduğu zamanlar canlanır gözümde.

Üsküdar’ı benzettiğiniz şehir var mı, neden?

Belki biraz Budapeşte’nin Buda tarafı. Peşte’ye göre daha sakin olması, nehrin diğer yakasını kaplaması gibi nedenlerle. Ama yine de Üsküdar daha güzel.

“Joyce da bizler gibi Üsküdar’ı çok seviyor”

James Joyce’a Üsküdar’da nereleri gezdirirdiniz?

Bilenler vardır, İrlandalı yazar Joyce’un mezarından kalkıp günümüz İstanbul’una geldiği bir roman yazdım. Çevirmeniyle birlikte de İstanbul’un altını üstüne getiriyorlar. Romanın birkaç bölümü de Üsküdar sokaklarında geçiyor. Önce Çinili Hamamda yıkanıp, Cumapazarı’nın arka sokaklarından Bülbülderesi mezarlığına kadar geliyorlar. Bir başka bölümde Joyce, Boğaz vapuruyla Kuzguncuk’a gelip, Nail Kitabevinden Bostan Cafe’ye, Perihan Abla Sokağından İsmet Baba’ya kadar Kuzguncuk sokaklarını arşınlıyor. Sonra Üsküdar meydanında, gideceği yolu şaşırıp, belki de bugün artık yerinde olmayan Rufai Tekkesinden gelen hayali seslere kulak vererek, kendisini Zeynep Kamil yokuşuna vuruyor ve geceyi, hastane bahçesindeki bir banka kıvrılarak, Kamil Paşa ile sohbet ederek geçiriyor. Şu kadarını söyleyebilirim; Joyce da bizler gibi Üsküdar’ı çok seviyor. 

MEHMET DİLBAZ: “Üsküdar uzun senelerdir dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda”

RÖPORTAJ: SAMET ALTINTAŞ

Mehmet Dilbaz, Kaybolan Tarihin Peşinde adını verdiği sosyal medya hesaplarıyla sadece binlerce kişiye ulaşmadı, birçoğuna da farkındalık aşıladı. Aynı isimle kitabıyla İstanbul’un günümüze ulaşmamış otuz eseri anlatıyor. Dilbaz, meydan genişletme uğruna yapılan hatalar da şöyle dikkat çekiyor: “Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafi edilmesi için Mimar Sinan’a ihtiyacımız var; ama ne yazık ki günümüzde bundan 500 sene önce yaşamış Mimar Sinan ayarında bir tane bile mimarımız yok!”

Kaybolan Tarihin Peşinde adını verdiğiniz sosyal medya hesaplarınızla geniş kitlelere ulaştınız ve kültür tarihine bir farkındalık getirdiniz. Bu, nasıl oldu?

Kaybolan Tarihin Peşinde, bundan yedi sene önce başlattığım bir hareketti. Tarihî değerlerimize sahip çıkma, yok olan eserlerin yeni nesillere tanıtılması ve harap durumda olanların onarılması konusunda bir farkındalık yaratmayı hedeflemiştim ve çok şükür ki belli bir noktaya kadar geldi. Günümüzde 100 bini aşan takipçi sayıları ve milyonları geçen sosyal medya etkileşimleriyle ‘ecdat yadigârları’nı koruma adına güçlü bir etki alanına ulaştık. Özellikler gençlerin ilgisi muazzam, Kaybolan Tarihin Peşindehareketi sayesinde İstanbul’da yaşayanlar, etraflarına daha fazla bakar oldular. Bunun anlamı şu manada çok büyük, artık etraflarında gördükleri zarar görmüş tarihî eserler daha fazla dikkat çekiyor. Herkes kendi çevresinde bulunan kültür mirasına daha fazla sahip çıkıyor. Bu anlamda mutluyum.

Sosyal medya anlatılarınızı iki kapak arasına aldınız, iyi de yaptınız. Üsküdar’la alakalı bölüm de epey dikkat çekiyor. Sahi, Üsküdar’ın tramvaylarını ne oldu?

Kaybolan Tarihin Peşinde kitabımda İstanbul’da yok olan 30 tarihî eseri ve kültürel mirası yazdım. Bunlar arasında yaşadığım Üsküdar’dan da örnekler yer aldı. Üsküdar’ın kaybolan tramvayları küçüklüğümden beri hep ilgimi çekmişti. Üsküdar-Kısıklı hattı açıldığında Fıstıkağacı, Bağlarbaşı, Altunizade ve Kısıklı güzergahında yaşayanlar için güzel bir ulaşım desteği olmasının yanında Çamlıca mesirelerine giden İstanbul halkı için de harika bir etkinlikti.

Etrafı açık yazlık vagonlarla yapılan seyahatler Üsküdarlılar ve farklı muhitlerden gelenler için güzel hatıralar biriktirilmesine neden oldu. Tramvayların benzinli araçlara kurban edilmesi kararı İstanbul kenti ulaşımına indirilen en büyük darbelerden birisi oldu ve bu “Üsküdar hoşluğu” da ne yazık ki mazinin hatıralarına gömüldü. 

Yol=Medeniyettir algısı kadim şehirlerin dokusunu ortadan kaldıran bir zorbalığa dönüştü mü?

Kesinlikle dönüştü. Bu şehrin kadim kültürünü yok eden temel sorun 1950’lerde başlayan yol=medeniyet algısı oldu. Dünyada, pek çok kadim şehir var ve bunların bazıları bu yanılgıya düşmediler, bu sayede de tarihsel dokularını korudular. Toledo ve Venedik bu konuda harika iki örnektir. İstanbul öncelikle Prost planıyla başlayan süreçte şehre büyük meydanlar ve geniş bulvarlar açılmalı şeklindeki hatalı kararlar 1940’lı yıllarda uygulanmaya başladı; ama asıl darbeyi vuran Menderes yıkımları oldu. Özellikle Vatan ve Millet Caddelerinin açılması, Barbaros Bulvarı, Kennedy Caddesi istimlakleriyle toplamda 7 bin 600 civarında tarihî yapı yok edildi ve İstanbul’un kadim kent yapısının büyük bir kısmı ortadan kaldırıldı.

Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafisi için ihtiyaç duyacağımız bir Mimar Sinan yok!

Üsküdar, son yıllarda felaketlerini yaşıyor aslında. Meydan projesini, Şemsi Paşa’ya çakılan kazıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üsküdar uzun senelerdir dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda. Özellikle Marmaray ve Çekmeköy metrosu inşaatlarının yarattığı kirlilik kadim Üsküdar’ın güzelliğine büyük zarar verdi. Marmaray istasyonu açıldı ve bize gereksiz havalandırma yapılarını armağan bıraktı! Bu yapılar, güzelim Üsküdar meydanının işlevsiz kıldı. Sahil yürüme yollarını genişletme çalışmaları için çakılan kazıklar özellikler Şemsi Paşa Cami’nin deniz altındaki kanallarına zarar verdi. Bazı hataların geri dönüşü imkânsız olması gerçeğini ne yazık ki kaçırıyoruz. Meydan genişletme uğruna yapılacak ve Şemsi Paşa Cami’ne verilen zararın telafi edilmesi için Mimar Sinan’a ihtiyacımız var ama ne yazık ki günümüzde bundan 500 sene önce yaşamış Mimar Sinan ayarında bir tane bile mimarımız yok!

Üsküdar, ilk ne zaman bozulmaya başladı?

Üsküdar’ın ilk bozulma süreci Cumhuriyet dönemine tesadüf ediyor. Yol genişletme çabalarıyla başlayan tarihî eser ve kabristan yıkımlarıyla başlayan süreç bizi günümüzde süpermarkete dönüşen Mimar Sinan hamamlarına kadar getirdi maalesef. 

Siz de Üsküdar’da yaşıyorsunuz. Şehirde sizi üzen taraf nedir?

Bir Üsküdar yaşayanı olarak beni üzen en büyük konu bu kadim kentin mazisini tarihî fotoğraflar yüzünden çok iyi biliyor olmamdır. Çünkü her geçtiğim Üsküdar köşesinin bundan 100 sene önceki hâlini biliyorum ve günümüzde Bağcılar görüntülü Üsküdar silueti beni gerçekten çok üzüyor, derinden yaralıyor.

Üsküdar’da en sevdiğiniz yer neresidir, neden?

Üsküdar olanca hırpalanmışlığına rağmen benim için hâlâ çok güzel. Mazi Üsküdar’ında en beğendiğim yer eğer yok edilmeseydi çifte kayalar olurdu. Günümüze kadar erişmiş en güzel güzel Üsküdar köşesi hangisi derseniz Atik Valide Külliyesi ile Kaptanpaşa Camii arasında kararsız kalırım. Sizce hangisi?

Doğancılar: İstanbul’un kanatlarının altındaki park!

Doğancılar Parkı: İsmiyle müsemma semtin parkı, Üsküdar’ın geçmişi kadar renkli. Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Galata’dan uçup indiği, Kutsal Topraklar’a çıkan alayın ikinci durağı, Millî Mücadele’de en az Sultanahmet mitingi kadar sesi çıkan devrimci yüzü ve her daim kuşların ve çocukların evi…

“17. yüzyılda yaşayan Ahmed Çelebi’yle ilgili bilgiler sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sine dayanmaktadır.” Sevgili okuyucu, birazdan anlatacağım hikâyeyi doğru kabul edip etmemek size kalmış. Çünkü yalnızca seyyahımızın kalemiyle açtığı pencere var önümüzde. Ben tercihimi pek tabi Evliyâ’dan yana kullanıyorum, çünkü Tanpınar’ın cümlelerine tutunuyorum: “Seyahatlerine doğruluğundan şüphe ettirecek derecede latif ve mizahî bir rüya ile başlayan Evliyâ Çelebi’nin rüyalarına ne kadar inanabiliriz? Bunu pek bilemem. Zaten ben Evliyâ Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum. Ve bu yüzden de daima kârlı çıkarım.”

‘Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz’

‘Bin fenli’ demek olan ‘hezarfen’, muhtelif fen ve sanatlardan anlayanlar için kullanılan çok şık bir sıfat ki bu gelenek İmparatorluğun son, Cumhuriyet’in ilk dönemlerini idrak etmiş aydınların hemen hepsinde vardır. İşte, Hezarfen unvanıyla anılan Ahmed Çelebi, uçmayla alakalı araştırma uygulamalarını Okmeydanı’nda deneyimler, ilkin. Rüzgârın şiddetli olduğu sıralarda ‘kartal kanatları’ olarak anılan aletle defalarca uçar ve böylece rüzgâra karşı uçuşun kaldırma kuvveti temin edeceği kanaatine varır. Daha sonra da Galata Kulesi’nden havalanarak, lodosa karşı gökyüzünde yüzer ve Üsküdar’da Doğancılar meydanına (orman değiliz artık millî parkız) iner. Bu olayı Sarayburnu’nda Sinan Paşa Köşkü’nden (III. Murad devrinde Sadrazam Sinan Paşa’nı yaptırdığı yer) seyreden padişah-ı zaman IV. Murad, Ahmed Çelebi’ye bir kese altın ihsan eder. Devletin başarıları ödüllendirdiği düşüncesine sahipseniz, lütfen bu hissinizi sessizce bir kenara koyun ve Devrim Arabaları filmindeki o repliği hatırlayalım hep beraber: “Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz.” Bu tavrın eski bir örf olduğunu bize IV. Murad, “Bu âdem pek havf (endişe) edilecek bir âdemdir, her ne murad edinse elinden gelir, böyle kimselerin bekası câiz değil.” der ve Evliyâ’nın söylediğine göre çağdaşı Ahmed’i, Cezayir’e sürgüne gönderir.

Dediğimiz üzere böylesi bir geçmiş hayali kurgu olabilir ki bugünün bilim insanları Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Galata Kulesi’nden Doğancılar’a kadar 3200 metrelik mesafeyi uçup; kol ve kas gücüyle kuşları takliden kanat çırpmasının mümkün olamayacağını serdediyorlar. Günümüz aerodinamiği şunları kaydediyor: Bu uçuş; ancak hava akımlarından faydalanarak yükselip ilerleyebilen, bugün daha ziyade tatil yörelerinde amatör bir spor olarak yapılan ve yekpare kanatlarla havada kalıp süzülme esasına dayanan bir çeşit basit planörle mümkün olabilir. Hikâyesi Evliyâ Çelebi, inanıp inanması sizden…

‘Padişahlar Üsküdar’a göçtüklerinde…’ 

Şimdi, metinde işimize gelen yeri cımbızla çıkaralım ve anlatmaya devam edelim: Hezarfen’in indiği rivayet edilen yer bugünün Doğancılar Parkı. Park dediğime bakmayın padişahlara mahsus bir sarayın çevrelediği yer aslında burası. Sefere ordunun başında çıkmayan hükümdarların, askerleri şehir dışından uğurlaması eski bir devlet uygulaması. Misal: Ordu Avrupa’ya hareket ediyorsa Davutpaşa’dan, Acem’e yürüyorsa Doğancılar’daki bu saraydan yollanırdı. Doğancılar, adını; Doğancıbaşı Hasan Paşa’dan alıyor. Çakırcıbaşı da denilen Hasan Paşa, 16. yüzyılda Mimar Sinan’a bir cami yaptırır. (Caminin kuzeyindeki park, Kadıköy dolmuşlarının kalktığı durağın arkası) Abdülmecid devrinde yenilenen ve kuş evleri konan bu cami, semte yapılan ilk eser olarak kayıtlı. Padişahların yaz aylarında Üsküdar Sarayı’na geldiklerinde Doğancılar Sarayı’nın da Paşakapısı olarak kullanıldığı sanılıyor. Bugün binalar manzarayı kesiyor; ama Doğancılar Sarayı’nda Üsküdar’ın büyük bir bölümü, Topkapı Sarayı, Galata ve Tophane sırtları rahatlıkla görülüyormuş. Yine Evliyâmıza müracaat edelim: “Padişahlar Üsküdar’a göçtüklerinde cümle Doğancılar buraya göçerler.” Göç kelimesine dikkat kesilin: Kuş familyasının sıklıkla yaptığı bu eylem, semtin tarihine ışık tutuyor. Burası doğan ve benzeri kuşları yetiştirilip, terbiye edildikleri hanlardan birine ev sahipliği yapıyor. Bu arada saray, devlet modernize oldukça işlevini yitirmiş ve yerine Abdülmecid devrinde Üsküdar Mutasarrıflığı (sancağı) binası yapılmış.

Bir park, çok geçmiş…

Meydan, park olarak düzenleninceye değin Üsküdar’ın en büyük pazar yeridir. Semtin meşhur cuma pazarının sesleri 1919 yılına kadar yükselmiş. Kutsal Topraklar’a götürülen hediyelere refakat eden topluluğa Surre Alayı deniyor. Bu güzergahın ikinci durağı yine Doğancılar Parkı’dır. Yeri gelmişken; İzmir’in işgalini telin için tertip edilen ve Halide Edip’in ateşli konuşmasıyla hafızalarda yer etmiş Sultanahmet mitingini hatırlarsınız. Bu toplantının bir benzeri de Doğancılar’da yapılmıştır, not düşelim. Sözün özü asırlık ağaçları, çocukları, oyunları, güvercinleri, kargaları, çeşmeleri, heykelleri, Zübeyde Hanım büstüyle bu Üsküdar köşeciğine yolunuzu düşürün. İhsan Oktay Anar romanına göz kırpan Hezarfen bahislerini kendinize anlatın ve İstanbul Kanatlarımın Altında filminin soundtrack’ini dinleyin… 

SİNAN YILMAZ: “Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi”

Altın Şehir/Üsküdar Kitabı’nın yazarı Sinan Yılmaz’la şehrin geçmişini, bugününü ve kendini konuştuk. Üsküdar’ın hâlâ ihtişamlı olduğunu belirten Yılmaz, “Ben bu şehre 1993 yılında geldim ve o günlerin Üsküdar’ını ne çok özlediğimi anlatamam. Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi.” diyerek sözlerine devam etti.

Altın Şehir/Üsküdar Kitabı’nız şimdiden İbrahim Hakkı Konyalı’nın Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihive Mehmet Mermi Haskan’ın Yüzyıllar Boyunca Üsküdar eserleriyle aynı hizada. Sizi böyle bir çalışma kaleme almaya sevk eden düşünce neydi?

Çok teşekkür ederim. Hakikaten çok güzel bir iltifat bu. Ancak (öyle sanıyorum ki bu hususta söz söyleme imkanına en çok sahip olanlardan biri sayılabilirim) böyle bir şey mümkün değil. Ömrüm oldukça bunu hep içtenlikle ifade edeceğim, hem İbrahim Hakkı Konyalı, hem de Mehmet Nermi Haskan Üsküdar için yapılması gerekeni en güzel şekilde yaparak, çok büyük bir boşluğu doldurarak aramızdan ayrılmışlar. Kendilerinden sonra Üsküdar ile ilgili çalışanların, çalışacak olanların yapmaları gereken en doğru şey, onların eserlerinden hakkıyla istifade etmek olacaktır. Sanırım Altın Şehirkitabını değerli kılan şeylerin başında bu geliyor. Ben, onların rehberliğinde çıktım yola, yolculuğu da onların rehberliğinde tamamladım. Onların çok değerli kitapları henüz yokken yayınlanmış olan Üsküdar kitaplarına bakın, ne söylemek istediğimi daha iyi anlarsınız. Asla küçümsemiyor ve hepsini değerli buluyorum, Üsküdar için atılmış her iyi niyetli adımı çok kıymetli görüyorum, ancak bunlar hep hatalar ve pek çok eksiklerle dolu kitaplardır. Çünkü o kitapların yazarları İbrahim Hakkı Konyalı ve Mehmet Nermi Haskan’ın rehberliğinden mahrumdular. Benim şansım bu rehberlere sahip oluşumdur.Her ikisi de son uykusuna Karacaahmet’te çekilmişler, nur olsun kabirleri…Ben İstanbul’daki ilk yıllarımda Anadolu yakasında yaşadım. Sonra uzun süre karşıda ikamet edip 2010 yılında Üsküdar’a taşındım. Geri döndüğüm anda hissettiğim şey hep bu beldeye karşı bir borcumun olduğuydu. Bu kitap, bir borcu ödeyişin öyküsüdür, diyebilirim.

1108 sayfada okuyucunun önüne bir Üsküdar haritası seriyorsunuz. Üsküdar’a nasıl bakmalıyız?

“Onda bütün bir tarihimiz birikti, edebiyatımız, sanatımız, musikimiz.” demiştik kitabımızda. Öyleyse Üsküdar’a bir emanet nazarıyla bakmalıyız. Mimar Sinan’dan, Kayserili Mehmed Ağa’dan, Ahmed Yüksel Özemre’den, yakın zaman önce kaybettiğimiz Memduh Cumhur üstadımızdan ve daha nice güzel insandan devraldığımız bir emanet gibi. Ama belki de daha mühimi, çocuklarımıza, henüz gözlerini bu dünyaya açmamış olan evlatlarımıza bulduğumuz gibi bırakmamız gereken bir emanet. Bu bir şuur meselesidir. Dünün Üsküdar’ı ile bugünün Üsküdar’ı arasındaki korkunç farklar, bu şuurun ne kadar uzağında olduğumuzu bizlere gösteriyor. Maalesef böyle. Maalesef… Ben bu şehre 1993 yılında geldim ve o günlerin Üsküdar’ını ne çok özlediğimi anlatamam. Üsküdar bu hızla ve bu şekilde değişmemeliydi.

Huzur romanına selam durarak; “Nuran ile Mümtaz Üsküdar’ın ta kendisidir.” diyorsunuz. Bu ruhî kıyafetin kendi köşesinde sessizce durduğu yer Salacak olsa gerek. Şehrin ‘en güzel penceresi’nden İstanbul’a bakmak nasıl bir ayrıcalık?

Minik bir itirazımı kabul edin lütfen. Bahsettiğiniz köşe en çok Yeni Valide Camii’nin avlusudur kanımca, özellikle de avlu içinde, Gülnûş Emetullah Sultan’ın türbesinin tam önüdür. Orada hiç yalnız olduğumu hissetmem ben. Mümtaz ve Nuran da hep benimle gibidir. Ben sessizce dualar ederken, onlar sanki aralarında sohbete devam etmektedir. Böyle hissederim hep. Salacak, malumunuz, çok değişti. Hüseyin Cahit Derman’ın, Nazlı Ecevit’in, Hikmet Onat’ın, Hasan Vecih Bereketoğlu’nun, Cevat Erkul’un tablolarında karşımıza çıkan ve bizleri sarsın, sarmalasın isteyeceğimiz Salacak ile günümüzdeki Salacak arasında inanılmaz farklar var. Sâmiha Ayverdi’nin Salacak’ın sabah saatleri ile ilgili söylediklerini hatırlıyorum, meçhul âlemlerden inen şeffaf bir örtüden bahseder, sanırım böyle sabahları olan o Salacak da çok uzağımızda kaldı. Sonra, Refik Halid’in ‘İki Semte Uzaktan Bakış’ yazısını hatırlıyorum. Cihangir ile Salacak’ı karşılaştırır, Salacak’ın İstanbul ve Marmara dekoruna daha çok yaraştığını gerekçeleriyle beraber ifade eder. O gerekçelere bakın, bugün artık yok o gerekçeler. O yüzden olsa gerek Salacak için ‘En Güzel Pencere’ başlığını tercih ettim kitapta. Kendisini değil manzarasını öne çıkarmak istedim. Elbette manzara da o eski manzara değil. Ama her şeye rağmen hâlâ çok güzel, hâlâ ihtişamlı. Biliyorum, hissi bir mülahaza ama, manzaradaki sıkıntılar Üsküdar’dan bağımsız sıkıntılar en azından. 

‘Üsküdar’ deyince sizin pencerenizde çiçek açan yerleri sayar mısınız?

Cevaplamakta en çok zorlandığım soru hep bu. Muhakkak bir yerler unutulacak ve zannederim ki unuttuklarım bana gönül koyacak. Atik Valide, Yeni Valide, Şemsi Paşa, Ayazma, Rum Mehmed Paşa benim için çok özel. Ahmediye, Beylerbeyi, Selimiye, Çinili, Üryânizâde’de Boğaz’ın mavisiyle olan komşuluk, Vaniköy’ün sessizliği, Altûnizâde’nin Mevlevi dervişlerini hatırlatan minaresi ve daha neler neler. Doğancılar Caddesi üzerinde İmrahor’a, ya da Gündoğumu Caddesinden Karacaahmet’e doğru yürümek, Kandilli’nin rıhtımından Edib Efendi Yalısı’nı seyretmek, Küplüce’de Asaf Halet Çelebi ile, Haldun Taner ile, Cahit Zarifoğlu ile, Rikkat Hanım ile merhabalaşıp Beylerbeyi’ne inmek, geceleri Çamlıca’dan şehrin ışıklarına dalıp gitmek ve kesinlikle ama kesinlikle bu beldenin büyükleri ve güzellerine her zaman yakın olmaya gayret etmek. Bu liste böylece uzar gider işte… 

Bilgilerinden, sevgilerinden hep istifade ettiğimiz insanların pek çoğu Şemsi Paşa’nın başına gelenlerle ilgili tek bir cümle kurmadılar.”

Boğaziçi bu şehri dünyanın incisi yapan su yoludur. Buradan tek karışlık yerin bile doldurulmasını aklım almıyor gerçekten.

Bugün sahili doldurulan, ruhuna çentikler atılan bir Üsküdar var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu konuda söylenecek çok şey var. Maalesef söylenecek çok acı şey var. Yer yer değinmiş gibi oldum galiba önceki sorularınızda. Bazı şeyleri gönül rahatlığı ile ifade de edemiyorsunuz ne yazık ki! Sahili doldurulan dediniz işte. Sahili, yani neresi? Boğaziçi. Boğaziçi nedir? Boğaziçi bu şehri dünyanın incisi yapan su yoludur. Buradan tek karışlık yerin bile doldurulmasını aklım almıyor gerçekten. Şemsi Paşa’ya yaşatılanlar ortada işte. Hemen yanına çakılan ve yapıya zarar veren o kazıkları izah etmek mümkün mü? Hep söylüyorum, böyle bir şeyin, değil yapılmasının, akıldan bir anlık geçmesinin bile izahı yoktu. Ama beni bu konuda üzen, hem de çok üzen bir başka husus daha var. Şemsi Paşa dedik, oradan devam edelim. Bu caminin (külliyenin de diyebiliriz, ki Mimar Sinan’ın inşa ettiği en küçük külliye olma özelliğini taşır) 1930’lu yıllardaki içler acısı hâlini hep anlatan, anlatıp, “bir Mimar Sinan eserinin bunları yaşamasını anlamak mümkün değil” diyen ve kendilerinden, bilgilerinden, sevgilerinden hep istifade ettiğimiz insanların pek çoğu bu süreçte Şemsi Paşa’nın başına gelenlerle ilgili tek bir cümle kurmadılar. Çok yerlerde konuştular ama Şemsi Paşa’dan bahis açmadılar. Dost meclislerinde konuştuklarını mikrofonun arkasına geçtiklerinde söylemediler. Onları dinleyen nice insan, belki kendilerinden bir itiraz sesi yükselmediği için bütün bu olan biteni olağan karşıladılar, bir yanlışlık yok demek ki diye düşündüler. Bu konuda çok inkisarlar yaşadık maalesef. 

İşte bugün Çavuşdere’de olan bitenler ortadadır. Orası Atik Valide’nin gölgesidir en çok. Tarifi mümkün olmayan acılar duyuyorum oradan her geçişte. Başka bir şey yok mu peki? Daha neler neler var. Arada notlar alıyorum. Belki bir gün bu notlar da kitaplaşır…

“Bir elmanın bir yarısı Üsküdar’sa diğer yarısı kesinlikle Bursa’dır”

Üsküdar’a en yakın şehir olarak nereyi görürsünüz, neden?

Benim için kesinlikle Bursa. Bunu çok söyledim, bir kez de burada ifade edeyim. Bir elmanın bir yarısı Üsküdar’sa diğer yarısı kesinlikle Bursa’dır. Böyle söylememin pek çok nedeni var. Ama en başta Üsküdar’ın ruhudiyebileceğimiz Celvetîlik. Üsküdar en başta Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri demektir ve O, Bursa’dan Üsküdar’a ulaşmış selamların en güzelidir. Üftâde Hazretleri’nden gelmiştir bu selam. Sonra nicesiyle Bursa’ya geri dönmüştür, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri başta olmak üzere. Bursa ile Üsküdar arasında yapılan her yolculuk, benim için, bu selamı getirip götürmektir her şeyden önce… Hadi bu fasılda İşkodra’yı da analım. Arnavutluk’taki bu şehri hiç görmedim. Ama Üsküdar ile aynı kökten geliyor ismi. Her ikisi de bir zamanlar Skutaridiye anılmaktaydı.

1877’de Payitaht’a gelen İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in bir vapur yolculuğu sırasında arkadaşına sorduğu şu sorusunu biz de size yöneltelim: “İstanbul mu daha güzel, Üsküdar mı?”

Bir zor soru da bu. İçinde Süleymaniye, Kadırga, Aksaray, Balat, Kocamustafapaşa, Zeyrek, Samatya gibi semtleri olan bir Fatih, sonra Eyüp, hayatımın bir döneminin geçtiği Beyoğlu ve Beşiktaş. Elbette daha nicesi ile İstanbul, kabul etmek gerekir ki şehirlerin padişahıdır. Ama benim için Üsküdar’ın yeri her zaman başka olacaktır. İçinde bulunduğum tekne, Üsküdar’a Mihrimah Sultan’ın gölgesine doğru yaklaşırken hep aynı hissi yaşarım ben. “Eve Dönen Adam” olduğumu. Şimdi Üsküdar’da ikamet ediyorum ama karşı yakada otururken de yaşadığım his hep buydu. Bilirsiniz, Edmondo de Amicis, arkadaşına bu soruyu sorarken kendi cevabı İstanbul’dur, arkadaşı ise Üsküdar demektedir. Fakat Edmondo de Amicis de vapur yolculuğunun sonlarına doğru arkadaşı Yunk gibi düşünmeye başladığını hissettirecek, bizlere harika bir Üsküdar tasviri hediye edecektir.