Melissa Feza Katlar

Melissa Feza Katlar

1999, İstanbul doğumlu. Çocukluk hayali olan gazetecilik mesleğini Gazete Üsküdar, Journo, Dokuz Eylül Gazetesi gibi birçok kuruluş için freelance olarak; araştırma, söyleşi gibi içerikler üreterek sürdürüyor. Aynı zamanda sosyal medya yöneticiliği ve eğitmenliği yapıyor.

Tam kapanmada Üsküdar manzaraları

Tam kapanma sonrası Üsküdar halkı evlerine çekildi, sokaklar sessizleşti. Bir yanda sokaklarda elinde ekmekle gezenleri diğer yanda hastaneden randevu alıp gezenleri görüyoruz. Ben de sizler için Üsküdar’da devrialem yapıp durumu gözlemledim.

Gezimin rotası Üsküdar-Kuzguncuk-Beylerbeyi-Çengelköy şeklinde. İlk olarak Rasathane’de bulunan evimden durağa doğru yola çıkıyorum. Yollarda çevik kuvvet ve polisler var, yanıma gelip belge soracak diye basın kartını hazırlıyorum ama yüzüme bile bakmadan yanımdan geçiyorlar. O anda 15R numaralı Üsküdar-Rasathane hattında görev yapan otobüs geliyor. “Otobüsün şoförüne belge sormuyor musunuz?” diye sormamla “O bizim işimiz değil,” cevabını alıyorum ve Üsküdar’a doğru kısa bir yolculuk yapıyorum. Normalde 45 dakikada gittiğim yolu 20 dakikada tamamlamanın mutluluğu ile Üsküdar’da iniyorum.

Fotoğraflar: Melek Bölükbaşı

Üsküdar’da otobüs duraklarının olduğu bölge normale göre çok sessiz.

Çarşıya doğru biraz ilerleyince bir marketin köşesinde soluklanan kargo çalışanlarını görüyorum. Yanlarına doğru yürüyüp kargo görevlisi Orhan Bey’e Üsküdar’la ilgili gözlemlerini soruyorum.

Orhan Bey “Ben hatırı sayılır bir değişiklik göremiyorum. Normal trafik devam ediyor. Şu anda insanlar evlerinde gibi gözüküyorlar ama kimse evinde falan değil. Marketlerde, ara sokaklarda hareketlilik var; parklar ise çocuklarla dolu. Genel olarak Üsküdar’ın merkez bölgesi diğer bölgelere nazaran çok daha yoğun. Polisler sanki göstermelik olarak 5-10 kişiye ceza kesip onun dışında esnek davranıyorlar gibi geliyor,” diyor.

Çarşıya doğru hareketlenme başlıyor.

Halk ekmek büfelerinin kaldırıldığı ve yakıldığı bugünlerde Üsküdar’da İstanbul Halk Ekmek sırası oluşmuş durumda. Vatandaşlar uygun fiyata sıcak pide almak için İstanbul Halk Ekmek büfelerini tercih ediyor. Konuştuğum kişilerden biri “Fırınlarda pide ateş pahası, biz altı kişilik bir aileyiz. En az üç ekmek lazım, bu da fırından alsak günde 18 lira eder. Burada pide 1.5 lira yani 4.5 liraya karnımız doyuyor. Geriye kalan 13.5 lira ise günlük aş paramız oluyor,” diyor.

Bankalarda ise sosyal mesafe önlemlerinin zaman zaman yok sayıldığı kuyruklar oluşmuş. Kimi bankalar tam kapanma sırasında yoğunluk olmayacağını düşünüp çalışan personel sayısını azaltmış. Vatandaşlar uzun bekleme sürelerinden şikayetçi.

Üsküdar Balıkçılar Çarşısı, Osmanlı’dan günümüze süregelen tarihiyle Üsküdar’da en çok ziyaretçisi bulunan çarşıların başında geliyor. Çarşı her zaman olduğu gibi bu süreçte de Üsküdar halkının uğrak mekanlarından. İnsanlar çarşıya ya alışveriş yapmak için geliyorlar ya da gidecekleri yere en kestirme yol olduğu için burayı tercih ediyorlar.

Eskiden daha fazla balıkçı bulunan çarşıda önceden balıkçı olarak faaliyet gösteren iş yerleri şimdilerde şarküteri, manav, tavukçu, kebapçı, tatlıcı gibi kollarda hizmet veriyor. Tam kapanma döneminde bu dükkanlarda, özellikle de balıkçı ve kasaplarda hareketlilik var. Genel olarak esnafın dikkatli olduğunu söyleyebilirim. Lakin gittiğim saatte çoğu balıkçının maskesi ya takılı değildi ya da burunları kapalı değildi.

Çarşı çıkışından genel olarak turşucu, kuruyemişçi ve fırınların olduğu sokağa doğru ilerliyorum. Bayram hazırlıkları için herkesi bir alışveriş telaşı sarmış durumda. Dükkan sahiplerinin yüzü gülüyor.

Sokakta ilerlemeye çalışırken trafiğe takılıyorum. Bu sokağın gerçekten de kalabalık konusunda Eminönü’nden aşağı kalır yanı yok. Özellikle de sokağın ortasında durup el arabalarından alışveriş yapan kişiler yolu tıkayarak sosyal mesafenin korunmasını engelliyor.

Bizi gören bir vatandaş maskesini takıyor. Fotoğraflardan da fark edeceğiniz üzere yaş ortalaması hayli yüksek. Evde oturmak istemeyen 65 yaş üstü vatandaşlar alışveriş yaparken bir yandan da hava alıyor gibi görünüyorlar.

İşyerlerinin ara tatile girmesiyle birlikte çarşıda kalabalık artıyor.

Sahile doğru indikçe burnuma mis gibi deniz kokusu gelmeye başlıyor.

Üsküdar halkının soluklanma molası verdiği, İstanbul’un eşsiz deniz manzarasının izlendiği Üsküdar Sahili ise görmeye alışık olmadığımız bir şekilde boştu. Bu durumda polislerin de etkisi büyük. Polisler bu alanda devamlı arama yapıyor ve alanı motosikletleriyle gezip halkı uyarıyor.

Üsküdar’dan minibüse binip beş dakikalık bir yolculuğun ardından Kuzguncuk’a gidiyorum. Minibüsteki tek yolcu benim. Kuzguncuk’ta ilk ziyaret edilen yer genelde sahildir. Kuzguncuk sahiline geldiğinizde kıyıdaki evlerin arasından bir minik meydan çıkar karşınıza, denizle sarmaş dolaş ve yemyeşil ağaçlarla çevrili Çınaraltı…  Kuzguncuk’a gelenlerin fotoğraf çektirmeden gitmediği, çay ve deniz keyfi yapmak için onlarca dakika bank sırası bekledikleri bu keyifli meydan her zamankinden daha boş. Yine de güzel havanın tadını çıkarmak isteyen yerel halkı görebiliyoruz.

Kuzguncuk’un bir başka güzelliği de minik, rengarenk vitrinli esnaf dükkanları, kafeleri, bakkal ve manavları. Bu dükkanların çoğu açılmak için 17 Mayıs’ı bekliyor.

Üçüncü durağımız Beylerbeyi. Kronikleşen Beylerbeyi, daha doğrusu köprü trafiği her Üsküdarlının korkulu rüyasıdır. Bu manzara ile normalde imkansız olarak nitelendirebileceğim bir ‘an’ ı ölümsüzleştirdiğimi düşünüyorum.

Amatör balıkçıların uğrak noktası olan, çimlere serilen piknik örtüleri ile keyifli pikniklere ev sahipliği yapan, özellikle gündüzleri oyun alanında oynayan çocukların seslerinin eksik olmadığı Beylerbeyi Parkı’nın tek ziyaretçisiyim. Beylerbeyi halkı tam kapanmaya uyum sağlamış gibi görünüyor.

Öyle bir yer düşün ki, tarih koksun, yanında deniz olsun, boğaz manzarası gözünü doyursun küçük bir sahili olsun esnafı, balıkçıları, kafeleri ile herkese hitap etsin dediğiniz bir yer Beylerbeyi… Beylerbeyi’ndeki durum Kuzguncuk’tan farksız. Hem sahildeki hem de caddedeki kafeler, restoranlar ve meyhanelerin kilitli kapılarıyla Beylerbeyi oldukça ıssız.

Beylerbeyi Sahili’nde de banklarda oturan 65 yaş üstü vatandaşları görüyoruz. Emekli olduğunu söyleyen bir vatandaş “Camiden çıktım, eve gitmeden biraz deniz havası alayım istedim. Birazdan da markete uğrayacağım,” diyor.

Beylerbeyi’nden otobüse binip bir durak sonra Çengelköy’de iniyorum. Normalde onlarca yolcunun otobüs beklediği bu durakta bekleyen sadece bir kişi var. Genel olarak da otobüslerde yolcu sayısı az. İnsanlar HES kodu sorulmadığı için genellikle minibüslere biniyor.

Boğaz’ın en güzel manzaralarından birini barındıran, irili ufaklı balıkçı teknelerine ev sahipliği yapan bu koy genelde gençlerin ve turistlerin favori selfie mekanlarından. Şu anda ise sadece tekne sahipleri burada.

Çengelköy’e gelen kişilerin genellikle yakındaki mekanlardan waffle, midye ve kokoreç gibi yiyecekleri alıp oturduğu Çengelköy Sahili’nde de az sayıda insan var. Sahilin girişinde bulunan ve Çengelköy’ün en çok tercih edilen mekanlarından biri olan Midyeci Ahmet’in çalışanları satışlarda azalma olduğunu ama bu durumdan çok etkilenmediklerini ifade ediyor.

Ara sokaklarında ilerliyorum. Çengelköy’de sokak aralarındaki mekanların çoğu kapalı. Açık bir börekçide oturan tatlı bir teyzeyle karşılaşıyorum. Kendisi börekçinin sahibiymiş. Ulviye teyzeye tam kapanmanın getirdiği ekonomik sıkıntıları ve Çengelköy’deki etkilerini şöyle anlatıyor:

“Çengelköy’de akşam üzeri beşten sonra sokaklar ıssızlaşıyor, burada genel bir sakinlik var. Lakin Üsküdar çok kalabalık. Madem ki yasak Üsküdar’da da var, o zaman oradakiler niye geziyor? Burada biri yanarken diğeri de kanıyor. 13 Nisan’da kapattığımız dükkanımızı 5 Mayıs’ta açtık. Evlere servisi olan işletmeler tam kapanmaya uyum sağladı. Bizim böyle bir hizmetimiz yok, bu nedenle tek yapabileceğimiz dükkanımızı açıp müşteri gelmesini beklemek. Belki biri yolunu şaşırır, gelir bir şey alır da ekmek parası çıkar. Hazırdan yiyoruz, borçlandık da. Eskiden bayramlarda işlerimiz çok olurdu, kilolarca dolma sarardık, tatlı yapardık. Bu sefer bayram normal bir gün gibi geçecek.”

Şu ana kadar bindiğim hiçbir otobüste herhangi bir izin belgesi sorulmadı ve polis tarafından durdurulmadım.

Üsküdar’ın temizlik işçileri: “Bizi insan yerine koymuyorlar”

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde Üsküdar’ın temizlik işçileri ile sorunlarını ve beklentilerini konuştuk. Bir temizlik işçisi “Artık bizi insan yerine koymuyorlar. Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizlik” diyerek sitem ediyor.

Türkiye’de 11 Mart 2020 tarihinden itibaren yasaklarla birlikte ilan edilen karantina günlerinde herkes evlerine kapandı. Sağlık çalışanları, kuryeler, temizlik işçileri gibi çalışmak zorunda olanlar ise sahadalardı…

Çevre temizliği toplum sağlığının demirbaşlarındandır. Biz evlerimizde salgınla mücadele ederken dışarıda bizim refahımız ve sağlığımız için haftanın altı günü ter döken temizlik işçileri ise risk alarak çalışmalarına devam ediyorlar.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nde çalışan temizlik işçileri ile konuştuk, onların dertlerini dinledik.

Temizlik işçilerinin en büyük problemleri hak ettikleri değeri görmemeleri ve yeterli ücreti alamamaları, üst ve amirleri tarafından insan yerine konmamaları, sözleşmelerinde bulunmayan ağır işlerde çalışmak zorunda kalmaları ve koronavirüs döneminde gördükleri duyarsızlık.

“Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizlik.”

Sorunlarını dinlediğim bir temizlik işçisi “Artık bizi insan yerine koymuyorlar. Üsküdar Belediyesi’nin gözünde değerimiz yok ama Üsküdar’ı Üsküdar yapan şey temizliktir. Bütün işler bizim tarafımızdan yapıldığı zaman kamu statüsünde oluyoruz ancak bize yararlı bir şey yapılacağı zaman kamudan muaf oluyoruz. Yani ezilen yine biz oluyoruz. Belediyede hiçbir birim bizim kadar çalışmıyor, bizim kadar ezilmiyor. Hakkımız verilmiyor. Örneğin diğer birimler 1500 lira ikramiye alırken biz 500 lira alıyoruz. Üsküdar Belediyesinin dışında diğer belediyelerle çalışan temizlik işçileriyle aramızda yüzlerce lira fark var. Taşerondan çıkınca herkes bize hayırlı olsun, yarı kadrolu oldunuz dedi. Biz de umutla sevindik. Taşeronda da hakkımız yeniliyordu. Mesai yapıyorduk, doğru düzgün mesai haklarımız verilmiyordu. Belediye devlet kapısıdır, tüm haklarımız verilir diye düşündük ama geçtiğimize pişman olduk. Asgari ücretle bizim aramızda 1500 lira fark vardı. Şu anda asgari ücretle neredeyse aynıyız. Belediyeye geçtikten sonra herkes bizi geçti, biz hâlâ yerimizde sayıyoruz. Keşke taşeronda kalsaydım, en azından her şey dahil 6000 lira maaş alırdım. Eskiden bir pazara çıkardık sepetimiz dolardı, cebimizde para kalırdı. Şimdi pazara çıkıyoruz sepetimiz dolmuyor, cebimizde para kalmıyor. Maaş bitince kredi kartından harcamak durumunda kalıyoruz. Bir tane borcu olmayan temizlik işçisi görmedim, hepsinin kredi kartları patlamış. İşverenler ‘Arkadaşlar biz sizin hakkınızı ödeyemeyiz, inşallah sizin hakkınızı Cenâb-ı Hak öte dünyada ödeyecek’ diyorlar. Bu nasıl bir mantıktır? Benim hakkımı ödeyemeyeceğini düşünüyorsa şartlarda iyileştirme yapmayı neden düşünmüyor? Niye parmağını kıpırdatmıyor? Kaç tane arkadaşımız iş kazasında öldü. Üst mercilerden bir tanesi gelip de cenazeye katılmadı.” diyerek sitemini dile getirdi.

Ayrıca elinde tuttuğu kurabiye kutusunu göstererek sözlerine şöyle devam etti: “Bugün bize kurabiye dağıttılar. Onun kutusuna yapılan masrafa yazık. Onu vermekle bizim gönlümüzü alamazlar. Onlar benim hakkımı vermedikten sonra getirip kurabiye verseler ne olacak.”

Temizlik işçilerinin bir diğer sorunu da sözleşmede yazmayan ağır işleri yapmak zorunda kalmaları. Bir başka temizlik işçisi bu durumu şu sözlerle özetliyor:

“Normalde benim elime süpürge alıp sadece sokakları süpürmem lazım. Benim işe alınma görevim bu. Ama duvar boyama, ev taşıma, duvar boyama, konteyner boyama, halkın özel bahçesini boyama ve ot kesme gibi görevler de bizde. Her işe koşturuyoruz. Haftanın altı günü sekiz saat çalışıyoruz.

Bütün ağır işleri bize yaptırıyorlar. Kirazlıtepe’deki kentsel dönüşümde evleri yıkılan kişilerin eşyalarını biz taşıdık. Önce depolara götürdük, oradan da yeni evlerine götürdük. Bir meslektaşım pimapen taşıyamam, belim ağrıyor dediği halde bizi ilgilendirmez dediler. Adam bel fıtığı oldu, kırk gün evde yattı. Üstüne de adamı on gün ücretsiz izine çıkardılar. Zaten işimiz ağır ve tehlikeli. Karşı çıkınca hemen kapıyı gösteriyorlar. Anlayış göstermiyorlar. Karşı çıkan olunca hemen kapıyı gösterip on bin kişi bu işe girmek için hazır diyorlar. Gerçekten de aramızda üniversite mezunu arkadaşlar da var.

Bu hastalık çıkmadan önce sabah 6.30’dan 7.30’a kadar çöp poşetlerini yırtıp geri dönüşüme gidecek eşyaları ayıklıyorduk. Aramızda enfeksiyon kapanlar oluyordu.

Yakın zamanda ise halka patates ve soğan dağıttılar. Çuvalları tırlardan boşaltma görevi de bizdeydi. Beş tır ben boşalttım. Görev bitiminde ise çürük patates çuvallarını hediye olarak vermeye çalıştılar. Kabul etmeyince yarım çuval sağlam soğan aldım.”

Yaptıkları bu işlerin birçoğunun görüntüleri ise Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün sosyal medya hesaplarında yer almıyor.

“Haftada 3 adet maske, bir ayda 2 adet eldiven veriyorlar.”

Pandemi döneminde temizlik işçileri risk altında. Belediye size koronavirüs önlemi olarak maske ve eldiven dağıtıyor mu? Halk bu konuda duyarlı davranıyor mu?

Bu soruların cevabını bir temizlik işçisinden dinleyelim:

“Belediyenin bir gün size test yapalım dediğini görmedik. Devamlı dışarıdayız, insanlarla iç içeyiz. Her türlü şeyle karşılaşıyoruz. Haftada 3 adet maske, bir ayda 2 adet eldiven veriyorlar. Bunlarla gel de kendini muhafaza et. Maskeyi ve eldiveni yetmediği zamanlarda kendi cebimizden alıyoruz.

İnsanlar ağızlarından çıkardığı maskeyi sokağın ortasına atıyor. Bazen öyle yerlere takılıyor ki süpürgeyle çekemiyoruz. O zaman kendi elimizle almak durumunda kalıyoruz. Elimizde eldiven oluyor ama neticede maskeyi elimizle tutuyoruz. Kimde virüs var, kimde yok bilemiyoruz ki. Maskenin de kime ait olduğunu bilmiyoruz.

Akşama kadar çöpün içinde çalışıyoruz. Adam virüslü, evde karantina altında. Her şeyini çöpe atıyor ve o çöplerle biz temas ediyoruz. Bizi de aşı için öncelikli gruba alabilirlerdi. Tek yaptıkları kronik hasta olanları ücretsiz izne göndermek oldu.

Ben kronik hastayım ama ücretsiz izine çıkartacaklar diye korkumdan gidip de rapor almadım. Nasıl alayım? Hemen ücretsiz izne çıkartırlar. 1700 lira kira ödüyorum, nasıl yetsin?”

Sendika işçinin hakkını aramıyor

Temizlik işçileri bağlı bulundukları sendikanın onların haklarını aramadığını düşünüyor. Anlattıklarına göre zaten isteyerek de seçilmiş bir sendika değil. Belediye amirlerin önlerine sendika formunu koymuş ve imzalamak zorunda kalmışlar. Bir işçi “Normalde her birimde herkes kendi sendikasını seçmekte özgürdür. Bizi zorla üye ettiler. Önümüze formu koyup ne olduğunu anlamadan aceleyle imzalattırdılar.” diyor.

Giyinme ve mola verme şartları iyi değil

Temizlik işçilerinin mola verecek ve üstlerini değiştirecek alanları kısıtlı. Bazıları ise hijyenik olmayan koşullarda. Bir işçi mevcut durumu: “Eskiden konteynerın içinde soyunup giyiniyorduk. Yağmur yağınca kıyafetlerimiz su içinde kalıyordu. Halen de suyun içinde üstünü değiştiren, cami altında tuvaletin yanındaki küçücük odada üstünü değiştiren arkadaşlarımız var. Şimdi Güzeltepe’de Tedaş’ın eski binasına bir yer yapıldı da arkadaşlar rahat ettiler biraz.” ifadeleriyle dile getiriyor.

Haklarını dile getirmeye korkuyorlar

Röportaja başlamadan önce işçiler benden özellikle isimlerini ve fotoğraflarını yayımlamamamı rica etti. Çünkü daha önce başka arkadaşlarının benzer durumlardan ağızları yanmış. Bir işçiye neden korkuyorsunuz diye soruyorum. “Eskiden Bağlarbaşı Kültür Merkezinde toplantılar düzenlenirdi. Orada bir keresinde bir derdiniz var mı diye sordular. Diğer meslektaşlarım da dertlerini, tasalarını rahatça söyledi. Sonra bir baktık seksen kişi birden işten çıkarılmış. O günden beri de kimse şikayetini dile getiremez oldu. Şu anda herkes korktuğundan susuyor.” cevabını veriyor. Aldığım cevap karşısında şaşırdığımı itiraf edebilirim.

Haberi temizlik işçileri ve tüm işçilerin, emekçilerin bayramını kutlayarak bitirmek istiyorum. Umarım en yakın zamanda haklarına kavuşurlar.

Not: Haberde kullanılan görseller Üsküdar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün Twitter hesabından alınmıştır.

Üsküdarlı spotçu Aziz Duman: Her gün umutla geldiğim iş yerimden evime siftahsız dönüyorum

Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkisi altına alırken alınan tedbir ve uygulamalar nedeniyle esnaflar da süreçten olumsuz etkilendi. Üniversite öğrencilerinin uzaktan eğitim görmeleri sebebiyle ikinci el eşya satan dükkanlarda işler durma noktasına geldi. Üsküdar’da spotçuluk yapan Aziz Duman, “Bir haftadır işe her gün umutla geliyorum, siftahsız dönüyorum. Öğrencilerin gelmesini dört gözle bekliyoruz,” diyor.

Koronavirüs tedbirleri kapsamında üniversitelerde yüz yüze eğitime ara verilmesiyle ikinci el eşya satışı bir anda durdu. Geçiminin büyük bir kısmını öğrencilerden sağlayan spotçular sancılı bir döneme girdi. 1984 yılından beri Üsküdar’da spotçuluk yapan Aziz Duman eskiden ufak tefek de olsa işlerin olduğunu ama şu anda tam olarak durma noktasına geldiğini söylüyor. Üsküdar’da başka bir ikinci el alım-satım dükkanının sahibi olan Mehmet Özdemir ise devletin desteğinin yeterli olmadığını ifade ediyor.

Aziz Duman yaşanan bu durgunluğun nedenlerini şöyle değerlendiriyor:

“Okul olmayınca bizde iş yok, %90 öğrenciye bağlıyız. Eskiden yazlıkçılar vardı şimdi onlar da ikinci el almıyor. Herkes sıfır alıyor. Ürünün nakliyesiyle uğraşmıyor. Sıfır makineye göre %70 indirim yapıyorum. Sıfırı 3000 lira olan makineyi ben 700 liraya satıyorum. Buna rağmen alım yok, bazen zararına bile satıyorum. Eskiden yukarı mahallede çevik kuvvet vardı. Onlardan da müşterimiz vardı ama şimdi onlar da gelmiyor. Bir de öğrenci öğrenciye devrediyor. Cumartesi günü yukarı mahalleden bir makine aldım. 13 senedir aynı evde 5 öğrenci aynı makineyi birbirine devretmiş. En son devir alan hukuk öğrencisi mezun olunca bana sattı. İnternet üzerinden satışlar da bizi olumsuz yönde çok etkiledi.”

Her gün umutla geliyoruz, siftahsız dönüyoruz

Duman, bu durgunluğun maddi ve psikolojik etkilerini ise “Depom şu anda hemen hemen dolu. Burası kira, hep cepten harcıyoruz. Kapatıp gitsen ne yapacaksın. Boş duramazsın. Sabahları dükkanı açasım gelmiyor. Her gün şahsi masrafım ne kadar sıkarsam sıkayım en az 50 lira. Dün cebimde 500 lira vardı. O parayı dün akşam kredi kartı borcuma yatırdım. Cebimde şu anda 5 lira var. Kredi kartlarından geçiniyoruz. Her gün umutla geliyoruz, siftahsız dönüyoruz. Yine de dükkanımı kapatmayı düşünmüyorum. Bağlasalar evde durmam. Bu sene ekime kadar işler bizim için durgun seyredecek gibi görünüyor. Öğrencilerin gelmesini dört gözle bekliyorum,” diyerek ifade ediyor.

Veresiye defterim kabardı, kimseden paramı alamıyorum

Üsküdar’da başka bir ikinci el alım-satım dükkanının sahibi olan Mehmet Özdemir pandemiden önce işlerinde bir sıkıntının olmadığını, pandemiden sonra ise satışların yok denecek kadar azaldığını söylüyor. Normalde nakit olarak çalıştığını fakat salgın sürecinde tanıdıklarının vasıtasıyla gelen kişilere veresiye mal sattığını, 40 bin liranın üzerinde alacağı olduğunu ama bu meblağı kimseden alamadığını dile getiriyor. Özdemir, “Malı veresiye verdiğim kişiler bana, evimin faturasını ödeyemedim, elektriğim kesildi gibi nedenlerle alacağımı vermiyorlar. Eskiden bir kişiden ödeme almadığın zaman önceki yaptığın işler onu amorti ederdi. Artık ödeme alamadığın zaman onu amorti de edemiyorsun. Direkt maddi olarak içeri giriyorsun.” diyor.

İnternetten satışlar esnafı olumsuz etkiledi, esnaf internetteki tehlikeye dikkat çekiyor

Özdemir, Aziz Duman’ın da belirttiği gibi internet üzerinden satışların işlerini olumsuz etkilediğini söylüyor. “Bu satış platformlarının vatandaşa faydası yok. 500 liraya bir makine için anlaşmış diyelim. Nakliyesiyle bu miktar 700 lirayı bulacak. Ben zaten 500 liraya 1 yıl garantili mal veriyorum. O platformlardan aldığına da güvenemiyorsun. Çok fazla sahte ve bozuk mallar satılıyor. Bir makinenin hasarlı olup olmadığını vatandaş anlayamaz ama ben gidince anlarım,” diyerek internetteki tehlikeye dikkat çekiyor ve vatandaşın esnaftan alışveriş yapmasını istiyor.

Devletten bir yardım göremedim, görecek gibi de değilim

Özdemir, süreç içerisinde devletten yeterli kadar destek alamadığından dertli. Şikayetlerini ve beklentilerini şu sözlerle ifade ediyor:

“Devletten kredi aldım. Bugün öteleyeyim desem her aya 500 lira faiz koyuyor. Bu faiz oranları da alınan miktara göre değişiyor. Bunu yapan da bir devlet bankası. Ben bu dükkana 3250 lira kira veriyorum. Bağkur, vergiler, eleman, faturalar derken aylık giderim 8000 lirayı buluyor. Giderim çok, gelirim az. Devlet bana hafta sonu dükkanını kapat dediğinde kapatıyorsam devletin dükkanımı bir şekilde döndürmesi gerekiyor. Sosyal devlet olmak bunu gerektirir. Devlet yardım etmek istiyorsa yapılandırmaları ertelesin. Yapılandırmayı alıyorlar fakat eğer ödemezsem bozacaklar. Burada yardım nerede? Devletten bir yardım göremedim, görecek gibi de değilim.”

Ömür Uzunali: Sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir

Üsküdar Belediyesi Veteriner İşleri Müdürü Ömür Uzunali ile Minik Dostlar Kliniği’ni, Hekimbaşı’ndaki hayvan barınağını ve Üsküdarlı hayvanseverlerin merak ettiği konuları konuştuk.

Minik Dostlar Kliniği Üsküdar’da yaşayan çoğu hayvanseverin en az bir kez sokaktaki minik dostunu götürdüğü bir klinik. Üsküdar’da yaşayan sahipsiz sokak hayvanlarının daha iyi şartlarda tedavi olmalarını sağlamak amacıyla kurulan Minik Dostlar Kliniği 5 yıldır hizmet veriyor. Aylık ortalama 3500 minik dostumuza bakılan ve 350 cerrahi operasyon yapılan klinik haftaiçi ‪08:30 – 23:00‬ saatleri arasında, Cumartesileri 10:00 – 22:00‬ saatleri arasında açık. Pazar günü ise kapalı.

Kliniğin kuruluş öyküsünü biraz da Ömür Bey’den dinleyelim:

6 yıl öncesinde Selimiye’de bu odanın yarısı kadar bir yerimiz vardı. Hayvanseverlerle, gönüllülerle konuşarak oranın yetmeyeceğinin ve imkanların arttırılması gerektiğinin farkına vardık. Durumu belediye başkanımız Hilmi Türkmen’e ilettik. 2016 yılının Kasım ayında Minik Dostlar Kliniği’ni kurduk.

Eskiden kliniğimiz geceleri açık değildi. Şu anda 09.00-23.00 saatleri arasında çalışıyoruz. Anadolu Yakası’nda 23.00’a kadar açık tek yer biziz. Bu süreyi 24 saate çıkarmak için planlamalar yapıyoruz.

Minik Dostlar Kliniği’ni geceleri açmamızın en büyük sebebi şu: Hayvanı acil durumda alıyorsunuz (yaralı, kazalı) ama onu barınağa götürüyorsunuz. Akşam gelirse sabaha kadar hayvanın dayanması zor. İlk müdahalesini, iç kanamada iğnesini yapamazsanız hayvan yaşamaz. Bu sebeple gece aciller için kliniğimiz açık.

İlk zamanlarda burada 2 klinik, 1 ameliyathane vardı. Klinik çok ilgi gördü ve gelen gidenin arkası kesilmedi. Yoğunluk arttı ve burası yetmemeye başladı. Selimiye’deki yere günde yirmi hasta geliyorsa buraya seksen hasta geliyordu. Şu anda günde 150-200 hasta geliyor.

2019’da Minik Dostlar Cerrahi Merkezimizi açtık. Ayda 350 cerrahi operasyon yapıyoruz. İki tam donanımlı ameliyathanemiz, yoğun bakım ünitelerimiz var. Diş çekimi, idrar ve kan tahlili, röntgen tetkikleri de yapıyoruz.”

“Sadece kedi ve köpek değil tüm yabani hayvanlara bakıyoruz.”

Belediye olarak sadece kedi ve köpeklere bakmadıklarını ve klinikte her canlıya yer olduğunu söyleyen Ömür Uzunali “Orman Bakanlığı aracılığıyla tüm yabani hayvanlar kliniğe gelir. Şimdiye kadar martı, ebabil kuşu, şahin, doğan, leylek, su kuşları, sülün, iguana, at, kurbağa gibi yabani hayvanların tedavisini yaptık. Örneğin mayıs ayında bir kurbağanın dilini ameliyatla tedavi ettik. Temmuz ayında Altunizade Mahallesi’nde bahçe içinden bir eve girme teşebbüsünde bulunan bir iguananın sağlık kontrollerini yaparak kliniğimizde misafir ettik. Eylül’de ise yaralanmış bir tayın tedavisini yaptık.” diyor.

Sahipli hayvan bakılmıyor, tarım kanununa göre sahipli hayvan bakmak yasak.

İnternette ve sosyal medyada gördüğümüz yorumlar arasında dikkatimizi çeken bir durum sahipli hayvanların tedavilerinin yapılmamasıydı. Bu şikayeti sorduğumuzda 2012 yılında hazırlanan Tarım Kanunu’na göre sahipli hayvan bakmanın yasak olduğunu ve belediyeye valilikten bu konuda 3 kere sahipli hayvan bakılmaması konulu yazı geldiğini öğreniyoruz.

Tedaviler ücretsiz yapılıyor.

”Yaralı, hasta ve bakıma muhtaç sokak hayvanlarına yardımcı olan klinikte tüm tedaviler ücretsiz yapılıyor. Üsküdar halkı, kliniğe https://minikdostlar.uskudar.bel.tr/ adresinden başvuru yaparak veya 444 0 875 numaralı telefonu arayarak randevu alabilir.”

Ekipler sahada iş başında.

”Üsküdar Belediyesinin veterinerlik hizmetleri sadece klinik ve barınakla sınırlı değil. Saha ekipleri minik canların yerinde tedavilerini yapıp sağlıklarına kavuşmaları için çalışıyorlar. Vatandaşlar sahada yaralı bir hayvanımız var diye Üsküdar Belediyesini aradıkları zaman ekipler konuma gidiyor. Araçların içerisinde veterinerler var. Hastanın durumuna göre ya alıyorlar ya da yerinde tedaviyi yapıyorlar. Eğer hastalığı ağırsa barınağa getirip devamlı tedavilerini yapıyorlar. İyileştikten sonra ise alındığı yere bırakıyorlar. Günde ortalama seksene yakın talep bu şekilde geliyor.”

Üsküdar Belediyesinin Hekimbaşı’nda bir barınağı var. Bu barınak zaman zaman kötü söylemlerle anılıyor. Bu konuda neler söylersiniz?

Minik Dostlar Kliniği için ayaktan tedavi merkezi diyebiliriz. Hekimbaşı yatan hasta bölümümüz. İlçe sınırları içerisinde rehabilite edilmesi gereken, aşısız, hasta, tedavi edilmesi gereken tüm başıboş hayvanlar saha ekiplerimiz tarafından alınıp, Hekimbaşı Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’mizde gerekli tedavileri ve bakımları yapıldıktan sonra 5199 sayılı kanun gereği alındıkları yerlere bırakılıyor. Barınağımızda tıpkı kliniğimizde olduğu gibi ördek, tavşan, kirpi, sincap, gelincik gibi hayvanlar da var. Hayvanları barınakta hapsetmek gibi bir durumumuz yok. Sadece hastaları, yaşlıları ve dışarıda yaşamayacak olanları barınakta tutuyoruz. Pandemi koşullarında barınağımızda 1 veteriner hekim, 2 veteriner teknikeri ve 4 hizmet işçisi ile sokak hayvanlarına tedavi ve bakım hizmetleri sokağa çıkma yasağı süresince devam ediyor.”

Barınakla ilgili söylenen köpeklere kötü davranıyorlar, barınma koşulları iyi değil iddilarını Ömür Uzunali kesin ve karşı bir dille savunarak hayvanların tüm ihtiyaçlarının yerine getirildiğini belirtiyor. Konuya belediyecilik mantığıyla bakmadıklarını, canlıya hizmet manasında baktıklarını ifade ediyor. Ara ara diğer barınakları ziyaret ettiklerini ve sıkıntılı şartlarda olan barınakları gördüğünü aktarıyor. Özellikle Anadolu’nun bu açıdan çok zayıf olduğunu, bu sorunların ise imkansızlıklardan ortaya çıkan bir durum olduğunu belirtiyor.

“Barınakları seçimlerden önce yenileyeceğiz.”

Ömür Bey barınaklarla ilgili: “Başkanımız bunun arkasında durmasa bunlar olmaz. Başkanımızın hayali var. Hastane açalım diyoruz, hallederiz diyor. Barınakları yenileyeceğiz diyoruz, tamam diyor. Barınakları seçimlerden önce yenileyeceğiz.” diyor.

“Şu anlık Üsküdar’a hitap ediyoruz ama ileride tüm Anadolu Yakasının bakımlarını üstlenebiliriz.”

“Şu an için sadece Üsküdar’a hitap edebiliyoruz. Sancaktepe’den Beykoz’a, Kadıköy’den Çekmeköy’e birçok vatandaşımızın talebi var. Fakat çoğunu alamıyoruz. Sadece acil durumda olanlara müdahale ediyoruz. Çünkü yetişmiyor. Bunlar Üsküdar Belediyesinin kendi öz imkanları ile olan işler. Büyükşehir değiliz sonuçta. İlerleyen dönemde tüm Anadolu yakasının tedavi ve bakımlarını üstlenebiliriz diye düşünüyoruz. Bunun için bir çalışma yapıyoruz.”

“Hedefimiz Üsküdar’da iki klinik daha açmak.”

Bir önceki konuya değinip peki Üsküdar için burası yeterli mi diye soruyoruz. “Burası yeterli mi? Değil. Koskoca Üsküdar’a bir klinik yeterli değil. Bunu insan bazında değerlendirirsek Üsküdar’da onlarca hastane var, her mahallede birer ikişer sağlık ocağı var. Her bir mahallede bir hayvan kliniği olabilir. Hedefimiz Üsküdar’da iki klinik daha açmak.”

“Rehabilite amaçlı ve saldırı durumunda köpek alıyoruz.”

5199 sayılı kanuna uygun olarak rehabilite amaçlı ve saldırı (ısırma) durumunda köpek alıyoruz. Sadece tedavi ve bakım amaçlı sokak hayvanı alınmaktadır.”

“Hayat varlığı gösteren her bir canlıya insana verilen önem verilirse tüm sorunlar düzelir.”

Son zamanlarda hayvanlara şiddet sık sık duyduğumuz bir konu haline geldi. Peki Üsküdar Belediyesine ihbarlar geliyor mu?

Geliyor fakat bizim bölgemizde tacizsel suçlar görülmüyor. Daha basit şiddet suçları işleniyor. Üsküdar bölgesinde yaşanan en büyük sıkıntılardan bir tanesi hayvansever gönüllü insanlarla hayvanlara bakışı negatif insanların arasındaki mücadelelerdir. Sokaklarda, sitelerde bu tür mücadeleler yaşanır. Özellikle hayvan besleme konusunda sıkıntılar yaşanıyor. Bunlara hem emniyetteki arkadaşlarımızla hem bizim belediyemizin veteriner işleri ekibiyle müdahale ediyoruz. Uzlaşmacı bir taraf olmaya çalışıyoruz çünkü çatışmanın bir faydası yok. Biz gittikten sonra kişiler kimse görmeden, kamera olmadan o canlıya zarar verebilirler. Bu yaşanılan bir durum. Bunun olmaması için arayı buluşturmak suretiyle çareler üretmeye çalışıyoruz. Ama zorda kalırsak, ki bir keresinde Küçükçamlıca’da öyle yaptık, canlıların yaşama beslenme hakkını engellemek nedeniyle 1914 lira kesip yolumuza devam ediyoruz. Devamı halinde hukuki süreç başlıyor. Ama hayvanlarla ilgili tam kapsamlı bir ceza var mı, bu şiddetin karşılığı var mı? Yok!

“Sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir.”

Besleme temiz, tertipli, sağlıklı olması önemli. Makarna atmak, sokağa bolca mama dökmek besleme yapmak değildir. Beslemenin bir sistemi var. Koyacağınız mamanın bir miktarı var. Mamayı koyacağınız yerler var. Çöp atmıyoruz biz. Evimizdeki bulguru götürüp oraya atmıyoruz. Kemikleri topladık buraya attık diye bir kavram yok. Bu pisliktir. Buna ceza keseriz. Beslemenin de usülleri var. Bu usüllere uygun olduğu sürece sorun yok. Bunun için gönüllü ağımız var. Şu anda onlarca mama kabını parklara vs koyduk. Park görevlileri bunları temizleyecek ama mesela Üsküdar Meydanı’na bakın. Tembihliyorsun mama koyuyorsun, getiriyorlar atıyorlar makarnayı, ekmeği. Bir diğer sıkıntı da çekçekçiler. Çalıyorlar. Hem temizlik, hem çalıntı sıkıntısı yaşıyoruz. Bunu çözecek olan gönüllüler. Her bölgenin bir gönüllüsü var. Temizliği, beslemeyi yapıyorlar. Profesyonel gönüllü olmak önemli. Temizlik zor bir süreç. Elimizden geleni yapıyoruz. Bize ihbarlar geldikçe Temizlik İşleri Müdürlüğü ile beraber hareket ederek tazyikli su ile temizliyoruz.”

Tüm belediyeler kısırlaştırma konusunda seferberlik vermeli.

Küpesiz köpekleri yönetmeliğe uyarak kısırlaştırıyoruz. Kedilerle ilgili vatandaşlar randevu alıyor. Günde yaklaşık 15 burada ve 5 barınakta kısırlaştırma yapıyoruz. Ama kısırlaştırma sorunu büyük. Özellikle de köpekler için. Tüm belediyeler bu konuda seferberlik ilan etmeli. Hep öteleniyor bu sorun. 1 yıl ağırlık verilse sorun kalmaz, 5 yıl içinde biter. “

İçinde bulunduğumuz pandemi süreci küresel olarak birçok faaliyeti engelledi. Pandemi sürecinde ne gibi önlemler aldınız?

Yirmişer kişilik gruplara ilk yardım, müdahaleyle ilgili gönüllülerle eğitim verecektik. Pandemi birçok sosyal etkinliği yavaşlattı. Bir klinik daha açacaktık. Ya Bahçelievler’de ya da Cumhuriyet’te. Hepsi kaldı. Bütün yoğunluğumuzu buraya verdik.

Pandemi maddi, manevi zorluyor. Büyük ihtimalle süreç içerisinde 3 tane yer açacağız. 2 klinik, 1 hastane. İnşa etmeyi hedeflediğimiz bu yerler açıldıktan sonra hizmetlerimiz daha fazla vatandaşımıza ulaşacak.”

Üsküdarlı hayvanseverler ne düşünüyor?

Serap Girgin Baykal:

Serap hanım Üsküdarlı Patiler Platformu Üsküdarlı canlar için faaliyet gösteriyor. Platformun kurucularından olan Baykal emekli ekonomi gazetecisi ve öğretim görevlisi. Serap Hanım çocukluğundan beri hayvanları çok sevdiğini ve onlar için emek harcadığını söylüyor. Kendisi aynı zamanda Bizim Pisigiller, Üsküdar Minik Dostları Koruma ve ÇAPİP’in (Çandarlılı Patiler Platformu) kurucusu.

“Üsküdar Minik Dostlar Kliniği ile yıllardır dayanışma içindeyiz. Üsküdar Veteriner İşleri Müdürü Ömür Uzunali’nin desteği ve her aradığımızda ulaşılabilir olmasından çok memnunuz. Tüm kısırlaştırmaları da orada yapıyoruz. Bu konuda bence Üsküdar Belediyesi tüm Türkiye için bir model. 2019 yılında yine Üsküdar Belediyesi tarafından bu kez sadece Üsküdar için gönüllüler eğitimi yapıldı. Üsküdar Belediyesinden tam yetkili koruma gönüllüleri kimliği aldık. Bu seminerdeki gönüllülerle Üsküdar Minik Dostları Koruma Grubu’nu kurduk. Bu grubumuz da bugün faaliyet gösteriyor. Pisilerin sahiplendirilmesi için büyük uğraş içerisindeyiz. Onlar için ömürlük sıcak yuva arıyoruz. Evlerinde sessiz canlara yer vermek isteyenler benimle irtibata geçebilirler. 24 saat iletişimdeyim.”

Şiddete dur demek gerekiyor.

Hayvanlara şiddet uygulanması Serap Hanım’ın en hassas olduğu konu. “Sokak hayvanlarına gittikçe artan şiddet var. Bu konuda yasalar yeniden gözden geçirilmeli ve çok ağır cezalar verilmeli. Bu konuda anaokullarından başlayarak eğitim verilmeli. Sadece çocuklar, gençler değil onların anne ve babaları da bu konuda eğitilmeli.” diyerek bu konudaki taleplerini dile getiriyor.

Avukat Deniz Altuğ:

“Burası özel klinik gibi aklınıza gelebilecek her şey var. Tedaviler on numara. Tedavi için sırayla alıyorlar. Bugüne kadar burada 150 kısırlaştırma yaptırdım. Kırık, göz, fıtık ameliyatları yaptırdım. Hiçbir sorun olmadı. Hepsi son derece sağlıklılar. Ömür Bey çok ilgili biri, sorunları hemen çözüyor. Telefon numarası da var bizde, arayın ben yardımcı olayım diyor.”

Deniz Hanım’ın belediyeden bazı talepleri de var: “Kısırlaştırmada daha aktif olunabilir. Mesela kısırlaştırma için kliniğe biz götürüyoruz. Belediye sokak hayvanlarını toplayıp kısırlaştıracak bir ekip kurarsa sokaktaki kedi sayısı azalabilir. “diyor.

Deniz Hanım Üsküdar’da oturuyor. Hayvanları çok seviyor, sokaktaki canları düzenli olarak besliyor. Oturduğu sokakta belirli yerlere mama ve su kapları koymuş. Bu kaplara bazı vatandaşların tekme attığını söylüyor. Bir anısını anlatarak, fikirlerini şöyle dile getiriyor:

“Mama ve su kaplarına tekmeler atılıyor. Belli ki hayvanlar bir kesim halk tarafından sevilmiyor. Burada yemek koymazsam o zaman nerde yiyecek bu hayvanlar? Bir gün kalktım, kapıma toprağıyla beraber kedi dışkısı koymuşlar. Sanki ben diyorum oraya yap diye. Sokak kedisi bu.”

Hayvanlar can değil mal olarak görülüyor.

“Bir avukat olarak şunları diyebilirim ki hayvanlar hisleri olan canlılar statüsünde değil, eşya statüsünde görülüyor. Hayvanlar hisleri olan canlılar olarak tanımlandığı zaman nasıl insan öldürmenin daha farklı yaptırımları oluyorsa hayvanlar için de böyle olacaktır. Mesela hayvanlara araba çarptığında çöpe atılıyor. İnsanı çarptığında polis geliyor, kim öldürdü bakıyor araştırıyor. Tabi ki aynı ihtimamı gösteremezler anlıyorum ama hayvanı taciz eden, tecavüz eden, öldüren, eziyet eden kişilere hem hapis cezası hem de para cezası verilmesi lazım. Bazıları hapis yatarım çıkarım diyor. Bu nedenle hapisten ziyade yüklü para cezaları caydırıcı olabilir. Şu anda gündemde olan hayvan hakları yasasının hayata geçirilmesini istiyorum.”

Pandemi Döneminde Sağlık Çalışanları ve Çocukları

Sağlık çalışanları koronavirüs döneminden en çok etkilenen meslek gruplarının başında geliyor. Koronavirüs salgını nedeniyle yoğun mesai harcayan, risk grubunda olan ve rutinleri değişen sağlık emekçilerinin çocuklarının bu süreçte nasıl etkilendiğini Üsküdar Bahçelievler Aile Sağlık Merkezi’nde çalışan Atike Hınçlıer, Yasemin Medeni ve onların çocuklarıyla konuştuk. Bu dönemde çocukların yaşayabilecekleri psikolojik sorunları ve bu sorunların en aza indirilmesi için yapılması gerekenleri de Klinik Psikolog Bahar Erdoğan ile ele aldık.

Atike Hınçlıer: Hemşire

Atike Hınçlıer 19 yıldır hemşire olarak görev yapıyor. 10 yıldır Çengelköy’de bulunan Bahçelievler Aile Sağlık Merkezi’nde çalışıyor. Atike hemşirenin Öykü ve Rana adında iki kızı var. Öykü 11 yaşında ve 4.sınıf öğrencisi, Rana ise 7 yaşında ve 1.sınıf öğrencisi.

Hemşire Atike Hınçlıer

Sağlık ocağında Atike hemşire ile buluşup çocuklarla konuşmak için yola koyuluyoruz. Evden içeri girdiğimizde çocuklar annelerine doğru büyük bir heyecanla koşuyor. Annelerinin hemen banyoya gittiğini gören çocukların yüzü düşüyor. Ellerinde bileklik ipleri ve boncuklar var. Aylardır evde oldukları için bir süreden sonra çok sıkılmışlar. Hobi olarak bilezik yapıp sattıklarını ve harçlıklarını çıkardıklarını öğreniyoruz. Yüzlerini asarak balkondaki oyun alanlarına geri dönüyorlar.

Karşımda keyifsiz oturan Öykü’ye neden üzgün olduğunu sorduğumda “Annemin işten gelmesini heyecanla beklediğimiz günlerin bir an önce bitmesini istiyorum. Annem eve geldiğinde ona koşup sarılma isteğimiz hiç değişmedi ama annemin bizi eliyle önce yıkanmam lazım diyerek durdurması beni en çok üzen şey oldu. Oysa ben her gün annem işten eve geldiğinde kucağına atlayıp onun boynunu koklamaya bayılıyorum. Annem banyo yaptıktan sonra bile, bizi çekinerek öpüyor. Bu durumun koronavirüsle alakalı olduğunu anlatsa bile sanki annem bizi eskisi gibi sevmiyor diye düşünüyorum.” ifadelerini kullanıyor.

Rana televizyonda sağlık çalışanlarının öldüğü haberlerini görünce annesinin de koronavirüse yakalanmasından çok endişelendiğini fakat onu üzmemek için bu endişesini belli etmemeye çalıştığını söylüyor. Vefat eden sağlık çalışanlarının çocuklarını görünce “Acaba ben de mi onlardan biri olacağım?” diye düşündüğünü belirtiyor.

Atike hemşirenin de bu durumdan negatif etkilendiğini görmek mümkün. Kendini kötü hissetiğini söylerken, hijyenine çok dikkat ettiğini ve elinden geldiğince önlem aldığını öğreniyoruz. Atike hemşire, çocuklarına onları korumak adına sarılamadığını ve dolayısıyla sevgisini gösteremediği için derinden etkilendiğini söylüyor. Ölmekten ziyade çocuklarını arkada bırakmaktan korktuğunu vurgulayarak “Çocuğa, bana bir şey olsa da babanız var desem de, bu bir teselli değil. Geçiştiriyorsun sadece. Ben sağlıkçıyım, kendime dikkat ediyorum, bana bir şey olmayacak diye onları teselli etmeye çalışıyorum.” diyor.

Gözüm yemek masasının üzerindeki yazı defterlerine ve 1.sınıf matematik kitaplarına takılıyor. Rana bunu fark edip hemen lafa atlıyor: “Bu sene tam uyum sağlayamadım da kendi kendime çalışıyorum.”
Koronavirüs yüzünden eğitimin online ortama taşınmasından Rana da oldukça kötü etkilenmiş. Anaokuldan ilkokula geçişin ilk adımı olan 1.sınıf çocuklar için eğitim hayatının temelini oluşturuyor. Bu sene 1.sınıfa başlayan Rana okulla tam olarak tanışamadan, uyum sağlayamadan bilgisayar başından eğitim almaya başlamış. Uzaktan okuma yazma öğrenmeye çalışmış ve online eğitime uyum sağlamakta zorlanmış. Rana uykusunun geldiğini söylemesiyle konuşmamıza ara veriyoruz. Oldukça uykulu görünüyor.

Öğlen vakti bu denli uykusunun gelmesine şaşırıyorum. Atike hemşire sürekli evde oldukları için çocukların günlük rutinlerinin değiştiğini açıklıyor. Uyku saatleri ve yemek saatlerindeki düzen bozulmuş. Normalde gece 21.00-22.00 gibi yatan çocuklar şimdi gece 23.00-24.00 hatta bazen 01.00’da yatağa gidiyorlarmış.

Öykü ve Rana dört ay boyunca evden dışarı çıkmamışlar, birinci derece yakınları dışında kimseyi görmemişler. Bazı arkadaşları birbiriyle buluşurken onlarla buluşmak istememişler, teklif dahi etmemişler. Annesinin risk grubunda olması yüzünden arkadaşları onları dışlamış ve bu davranışları onları incitmiş. Zaten onlar da artık parka gitmeyi, insanlarla görüşmeyi istemiyorlar. Öykü onu parka götürme teklifimi net bir biçimde reddediyor. Rana annesinin “Eğer koronavirüse yakalanırsanız hastanede tek kalmak zorundasınız, bizi bekletmezler.” uyarısını duyunca korktuklarını ve evde kalmanın daha güvenli olduğuna karar verdiklerini söylüyor.

Yasemin Medeni: Hemşire

Yasemin Medeni 20 yıldır hemşire olarak görev yapıyor. Yasemin hemşirenin Dila adında 16 yaşında bir kızı ve Deniz Ali adında 4 yaşında bir oğlu var.

Bize kapıyı Dila açıyor. Masada küçük kardeşi çizgi film izliyor. Dila bu süreçte kardeşine bakıyor. Bu nedenle okul tarafından online yapılan derslere katılmakta zorluk yaşadığını, derslerinden geri kaldığını söylerken bu durumdan şikayetçi olduğunu belirtiyor ve okulların bir an önce açılmasını istiyor.
Deniz Ali annesinin eve geldiğini görünce gözleri parlıyor. Uzaktan öpücük gönderiyor annesine. Normalleşme sürecinden önce annesinin onu koruma amaçlı uzak durmasına üzülmüş ama bir süre sonra o da öpmek istememiş. Dila’nın, annesinin çantasını ve masanın üstünde duran cep telefonunu antibakteriyel mendillerle sildiğini ve balkona çıkardığını görüyorum. Normalde de titiz olduğunu ama bu dönemde kardeşini de koruma amacıyla daha da özen gösterdiğini söylüyor.

Yasemin hemşire gün içinde birden fazla kez yıkanıyor. “Buradan mikrop götürüyor muyum? diye kaç kez endişe ettim. Kaç kez yıkansan bile emin olamıyorsun. Ellerim yıkanmaktan yara olmuş kanıyordu. Sürekli pismişsin gibi geliyor. Her an test yaptıramıyorsun ki!” diyerek endişesini dile getiriyor. Öykü ve Rana gibi, Dila ve Deniz Ali de aylardır evde. Deniz Ali tatil sürecini sabahtan akşama kadar televizyon izleyerek ve oyun oynayarak geçiriyor. Yaşı küçük olduğu için durumun pek farkında değil. Tatilin tadını çıkarıyor. Dila ise bu durumdan pek de hoşnut değil. Ona göre evde düzen kalmadı, otorite tamamen bitti. Yasemin hemşire “Sağlık çalışanları apartmanın giriş kapısını kullanmasın, arka kapısını kullansın.” diye kağıt asan apartman yöneticileri bile gördüm diye ekliyor konuşmasına. “Sağlık çalışanları ve onların çocukları dışlandılar.” diyor.

Deniz Ali yakında kreşe başlayacak. Yasemin hemşire “Mecburiyetten bakacak kimse olmadığı için göndereceğim. Bana kalsa göndermem. Çünkü orada hijyene dikkat edeceklerini düşünmüyorum” diyerek tedirginliğini dile getiriyor.

“PANDEMİ SIRASINDA RİSKLİ ALANLARDA GÖREV YAPAN SAĞLIK
ÇALIŞANLARI VE ÇOCUKLARI EN ÇOK ETKİLENEN TARAF OLDULAR

Klinik Psikolog Bahar Erdoğan

Salgın sırasında, sağlık çalışanlarının çocuklarında ne gibi bir psikolojik durum ortaya çıkarabilir?

Pandemi sırasında riskli alanlarda görev yapan sağlık çalışanları ve çocukları, en çok etkilenen taraf oldular. Bulaştırma riskine karşın ev dışında konaklamak zorunda kalan anne-babalar çocuklarına temas etmemek bir süre farklı ortamlarda barındılar.
Bu süreç, çocuklar açısından en zorlayan kısım oldu. Anne-babalarıyla temas edemeyen çocuklarda kaygı arttı. Çocukların bu süreçlerde düzenleri bozuldu ve yakın akrabalarında (amca, babaanne, teyze..) kaldılar. Bununla birlikte çocuklar dışında anne-babalar da kendi içinde psikolojik olarak oldukça yıprandılar ve çocuklarına uzaktan dahi olsa yeterli ilgiyi gösteremediler . Çocuklar ayrılık kaygısı dışında anne-babama bir şey olursa kaygısını da yoğun şekilde yaşamaya başladılar.

Bu kaygının en az seviyede yaşanması için ne yapılmalıdır?

Bu süreçte çocukların olumsuz etkilenmemesi için yapılması gereken, çocuklarda rutini bozmamak. Uyku saati, yemek saati, yattığı yatak ve evde oynadığı oyunlar gibi rutinlerine devam eden çocuklarda kaygının aza indiğini gözlemliyoruz. Bu süreçte gerek sağlık çalışanlarının çocukları gerekse tüm çocuk ve ebeyevenler için rutinler pandemi sürecinde
kaygı ve korkuları aza indirmektedir .

Çocuklar pandemi dolayısıyla aylardır evden dışarı çıkmıyor. Ebeveynler bu süreçte çocuklarını ne gibi aktivitelerle destekleyebilirler?

Bu süreçte özellikle çocukların olumsuz etkilenmemesi için yapılması gereken çocuklarda rutini bozmamak. Bu gözlemlerimizin sonucunda uyku saati, yemek saati, yattığı yatak ve evde oynadığı oyunlar gibi rutinlerine devam eden çocuklarda kaygının aza indiğini görüyoruz. Bu zaman diliminde gerek sağlık çalışanlarının çocukları gerekse tüm çocuk ve ebeveynler için periyodikliğin devamı pandemi sürecinde travma oluşturabilecek duygusal reaksiyonları önlüyor.

Pandemi sürecinde özellikle okul öncesi çocuklarda (0-5 yaş) erken çocukluğun en hızlı geliştiği dönem olduğu için, evde süreç yönetme konusunda aileler zorlandılar. Durumun böyle sağlıksız bir hâl alması, ebeveynlerde ardı arkası kesilmeyen sosyal medya etkinliklerine yol açtı. Birbirleriyle yarış haline giren ebeveynler böyle yaparak başta çocuğun ilgisini çekse de, etkinliklerden sıkılan çocukların ilgisi dağılmaya başladı. Ebeveynlerin çocuklarla fiziksel, duygusal, bilişsel ve dil gelişimini destekleyen etkinlikler dışında, serbest oyunlar oynamaları ve evin içindeki yaşama, çocuğu dahil etmeleri gerekir. Yaratıcılığı, hayal gücünü ve motor gelişimini de destekleyen ev yaşamına dahil olmak, hem çocukların sıkılmalarını engellemekte hem de birlikte yapıcı kısımlarına katkıda bulunmakta. Anne yemek yaparken çocuğun da mutfakta hamur yapıp oyalanması, çamaşır asarken çocuğun da anneye renklerini söyleyerek mandal vermesi, temizlik esnasında çocuğun kendi odasının tozunu alması gibi aktivitelerle çocuğu yaşama dahil edersek, çocuklar rutinlerini bozmadan kaliteli ve yapıcı olarak pandemi sürecini sağlıklı bir şekilde atlatacaklardır.

Koronavirüs: Üsküdar esnafı kaygılı, toparlanamadık şu anda zararına çalışıyoruz

Korona virüs salgını tedbirleri kapsamında 16 Mart’ta işyerleri kapatılan sonra normalleşme adımları ile yeniden dükkanlarını açan Üsküdar esnafı, “Toparlanamadık, şu anda zararına çalışıyoruz.” diyor

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta görüldü. 16 Mart’ta kapanan kafe ve restoranlar normalleşme süreci ile 1 Haziran’da açıldı. Pandemi sürecinden en çok etkilenen sektörlerin başında yeme-içme sektörü geliyor. Vatandaşlar, kafe, restoran ve lokantaların açılmasından dolayı şüpheli ve tedirgin. Mekan sahipleriyse gerekli tedbirleri aldıklarını ve maddi olarak zorluk çektiklerini ifade ediyor. 

Peki kafe ve restoranlara salgın süresince tedirgin olmadan gidilebilir mi? Mekan sahipleri ne gibi zorluklarla karşılaştılar ve bu süreçle nasıl baş ettiler? Vatandaşlar bu mekanları güvenli buluyor mu? Psikologlar, vatandaşların yeni normale adaptasyon süreci hakkında ne düşünüyor ve ne gibi tavsiyelerde bulunuyor? Bu soruların cevaplarını uzmanlarla ve ilçe sakinlerimizle aradık. 

Ozan Çankaya – Münire: Ekonomik olarak bir hayli yorulduk

MÜNİRE, eskici, kahveci, gazozcu. Çengelköy’ün yeni ama bir o kadar da tanıdık mekanı. Bu mekanda İzmir’de harmanlanmış kahve, pikaptan çalan güzel müzikler eşliğinde kırkın üzerinde yerel gazozla buluşuyor. Münire, İstanbul karşı yakadan, şehir dışından gelen müdavimlerini anne evi sıcaklığıyla karşılıyor.

Münire’nin sahibi Ozan Çankaya üç aylık ara sürecinde çocuklarıyla daha yakından vakit geçirdiğini, evde olma halinin ona iyi geldiğini söylüyor. Fakat ekonomik olarak bir hayli yorulduğunu ve normalleşme süreciyle birlikte mekanın açılmasının kaygılarını devam ettirdiğini belirtiyor.

“Allahtan eşim evden çalışmaya başladı, onun maaşıyla evi geçindirdik. Pandemi döneminde iki bankadan kredi almaya başladık. Tüm giderlerimi aldığım kredilerle karşılıyorum ve belli bir miktar zarara girmiş durumdayım. Vergilerimi, kiramı, elektriğimi ödediğim zaman elime bir şey geçmiyor,” diyor.

Münire’nin sahibi Ozan Çankaya

“Kısa Çalışma Ödeneği yeterli olmadı”

Ozan Bey’e devletten yeterli desteği gördünüz mü, diye soruyorum. Devletin yeterli destek vermediğini söylerek durumu şöyle açıklıyor: “ Çalışan bir personelim var, onu işten çıkarmadım. Devlet, ‘Kısa Çalışma Ödeneği’ni 15 Nisan’da Resmi Gazete’de yayınladı. O yüzden devletten bir ay yarım, bir ay tam olmak üzere toplamda 1500 lira yardım aldık. Haziran ayında dükkanımızı açmamızla birlikte ödeneği almaya devam etmedik.”

Koronavirüs’ün Çengelköy’e etkisi ağır oldu

Çengelköy’ün her mevsimde çok ziyaret edilen, rağbet gören bir semt olduğunu ve kendisi dahil olmak üzere birçok esnafın olumsuz etkilendiğini söyleyen Çankaya, “Çengelköy gece-gündüz yaşayan bir semttir. Pandemi olmasaydı ben şu anda çok para kazanıyordum. Bahar aylarında bahçemi değerlendiremedim. Şu anda her gün Instagram üzerinden tanıtıma çıkıyorum. Yaklaşık üç bin takipçim var. Fakat şu anda üçte bir performansla çalışıyoruz. Şunu belirtmeliyim, üçte bir dediğiniz zaman, ki bu tarz işlerde aslında bu oran kar olarak alınır, üçte iki ise giderlere harcanır. Şu anda zarara çalışıyoruz. Ama yapacak bir şey yok. Bu bizim ekmek paramız. Her gün işyerine bu sefer çok müşteri olacak umuduyla geliyoruz. Bir ümit bekliyoruz,” diyerek durumu gözler önüne seriyor.

“Elimizden gelen önlemi aldık”

Çankaya, aldığı önlemleri şöyle sıralıyor: “Her gelen müşterinin masasına küçük bir dezenfektan bırakıyoruz. Maskesiz müşteri kesinlikle almıyoruz. Şüphelendiğimiz kişilerin ateşini ölçüyoruz. Üç günde bir cihazla dezenfektan yapıyoruz. Bu normalde ayda bir yapılması gereken bir ilaç fakat risk almak istemiyoruz. Müşterinin isteğine göre karton çatal, bıçak, bardak kullanıyoruz. Maskesiz personel çalıştırmıyoruz.”

“Gerekli tedbirleri alan vatandaşlar dışarıda yeme içmeden çekinmesinler”

Ozan Bey bir işletme sahibi olarak vatandaşlara “Gerekli tedbirleri alan herkes istediği zaman istediği yere gidebilir. Otobüse, metroya binebiliyorlarsa gelip arkadaşlarıyla burada oturabilirler. Bunun hiçbir zararı yok. Tedbirli olarak mekanlara güvensinler,” diyerek onları mesafeli yaklaşımla rahatlıkla oturabileceklerini söylüyor ve negatif düşüncelerini kırmaya çağırıyor.

Safa Morgül – Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi: Gafil avlandık

Tarih boyunca çınar ağaçlarının altları sohbet ortamlarının simgesi haline gelmiştir. Tarihi ÇINARALTI Çay Bahçesi bu geleneği sürdüren, her gün yurdumuzun farklı yerlerinden binlerce misafir ağırlayan meşhur bir çay bahçesi. Aynı zamanda bir aile işletmesi. Dededen toruna kalan bu tarihi mekan yeni neslin de uğrak noktası haline gelmiş.

Mekanın yeni nesil sahibi Safa Morgül “17 Mart’tan 1 Haziran’a kadar kapalıydık. Gafil avlandık. İşsiz kaldık. Dükkanımızın kapalı oluşunun sıkıntısını çok yaşadık. Bir anda dükkanının kapanması ölüm gibi bir şey. Dükkan kapalı, gelirin yok, ailenle görüşemiyorsun. Bu bizi psikolojik olarak da zorladı. Biz yine de bir biçimde kendi hayatımızı sürmeye devam ederiz fakat seksen kişi çalıştırıyoruz. Onlar için neler yapabiliriz diye düşündük. Kısa çalışma ödeneği bize çok yardımcı oldu. Burada zaten emekliler dışında kimseyi asgari ücret ile çalıştırmıyoruz. Emeklilere ayrı bir maaş ödüyoruz. Dolayısıyla tüm personelin maaşlarının %60’ını devlet bize ödedi,” diyerek biraz da olsa hafiflediğini anlatıyor. 

Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi’nin sahibi Safa Morgül

“İş hayatında bir dayanışma oldu”

Esnaf arasında dayanışmasının olduğunu söyleyen Morgül “Mart ayının yarısında kapandık. Esnafa, tedarikçilere olan borçlarımız kaldı. Genelde kurumsal yerlere çalışıyoruz. Büyüklüklerini gösterdiler. Kimse beş kuruş almadı. Biz de aynı şekilde kiracılarımızdan para istemedik. Bu dönem bir şekilde atlatıldı,”dedi.

“Masaların %50’si kaldırıldı!”

“Bakanlığın koyduğu kuralları işletmemize uygulayarak masalarımızın %50’sini kaldırdık. İşlerimiz de ona göre. Durmaktansa çalışıyoruz. Yüksek miktarda maddi kaybımız var. Etrafımızdan bulup personel maaşlarını ödedik. Toparlanamadık. Zaten toparlanmak da kolay değil. Belli bir seviyenin üstündeki mekanlar kendi kendine masraf üretiyor. Bununla baş etmek kolay değil.”

 “Temizlik alışkanlıkları değişti”

Eskiden temizliğe çok detaylı dikkat edemediklerini söyleyen Morgül bunu şöyle açıklıyor. “Bu dükkan eskiden 24 saat açıktı. Sürekli sirkülasyon olduğu için sadece yüzeysel temizlik yapıyorduk. Şu anda hizmet saatlerimiz daha düzenli ve kısa olduğu için detaylı temizliğe vaktimiz oluyor.”

“Her mekan bizim kadar tedbirli değil…”

“Biz gelen misafirlerimizin ateşini ölçüyoruz. Maskeniz var mı diye soruyoruz. Maskesi yoksa hemen temin ediyoruz. Şu ana kadar 38 derecenin üstünde ateşle kimse gelmedi. Gelse de içeri alınmaz zaten. Her müşteri gittikten sonra masaları Borel ile siliyoruz. Biz zaten 2000’li yıllardan beri endüstriyel bulaşık makineleri kullanıyoruz. Kaliteli deterjan kullanmaya özen gösteriyoruz. Günde maddi olarak zararımız oluyor ama yeter ki bir sorun olmasın. Bazı mekanlar sadece bardakları çalkalıyor. Bu tarz mekanları da biliyoruz ama biz öyle değiliz,” diyerek titiz ve disiplinli tutumunu ortaya koyuyor.

“Çalışanlarımızın sağlığına önem veriyoruz”

Çalışanların sağlığına önem verdiklerini ve onları sürekli teftiş ettiklerini söylüyor: “Maalesef elemanlar siperlikleri çok zor taktılar. Biz sadece müşterinin değil sizin de sağlığınız için gerekli diyerek ikna ettik. Elemanları sürekli teftiş ediyoruz. Örneğin, birinin eşinde korona şüphesi çıktı. Kendisi ise negatif ama biz yine de 14 gün gelme dedik. İşe başlarken de tekrardan test yapmasını istedik,” diyor.

Vatandaşlar yeme içme mekanlarına mesafeli

Lokanta ve kafelerin açılmasına vatandaşlar mesafeli bir tutum sergiliyor. Birçok ilçe sakinimiz durumdan tedirgin ve artık lokanta ve kafelerin güvenli olmadığını düşünüyor. İşte Üsküdar sakinlerimizin gözlemleri ve görüşleri:

Atilla Katlar: Yeme-içme mekanlarına genel olarak hiç güvenmiyorum. Günlük hayatta bu tür yerlere gitmeyi tercih eden biri değilim. Eşim ve kızımın isteği üzerine arada gidiyorum. Korona sonrası bu mekanlara karşı güvenim sıfırlandı diyebilirim. Bunun nedeni ise gittiğim mekanlarda yaptığım izlenimler. Koronavirüs döneminde gittiğim mekanlarda şu gözlemlerde bulundum:

*Lokantada kullanılan çatal, kaşık, bardak, tabakların temizliğinden emin olamıyorum. Esnafın yarısı bulaşığı elle yıkıyor. Bu mikrop elle durulanınca yok olup gidiyor mu?

*Pizza, börek, tost gibi yiyeceklerin sunumunda kullanılan tahta servis tabakları yıkanmıyor. İnsanlar ağzını silip peçetesini bunun üzerine atıyor. Bir süre sonra gelen müşteriye aynı tabaktan servis veriliyor.

*Kurumsal mekanlar dışında çoğu lokantada, kafede, restoranda ateş ölçülmüyor. Şunu da belirtmek istiyorum ki uzmanlar ateş olmayan vakalar olabilir diyor. Ağzın kapalı yemek yiyebiliyor musun? 

*Yan yana masalarda insanlar yemek yiyor. Bulaşma riski oldukça yüksek. 

*Çengelköyde bazı çay bahçelerinde verilen bardaklar elle yıkanıp servise veriliyor ve denetimi yapılmıyor.

*Masalarda servis örtüsü yok. Talep edilmediği takdirde masalar silinmiyor. Benden önceki kişi koronalı ise oraya bulaş olma ihtimalini göz ardı etmemek gerek.

*Çoğu mekanda tuvaletlerde havalandırma yok. İnsanlar aynı havayı teneffüs ediyor.

*Maske takmayan garsonlar gördüm. Sadece ağzını kapatıp burnunu kapatmayan garsonlar da var. Güven vermiyor. 

Sağlık Bakanlığı tarafından restoran sahip ve çalışanlarına yönelik test uygulanıp bir belge verilmiyor. Şu güne kadar bir yeme-içme mekanında koronalı çalışan yoktur ibaresi görmedim. Bu uygulamanın yürürlüğe girmesini istiyorum.

Zeynep Bölükbaşı: Pandemi dönemi başlangıcında dışarıda yeme içmeyi kestim. Normalleşme süresine girildiğinde bildiğim yerlere sadece çay içmek ve teftiş etmek için gittim. Masalar ilk günler uygundu ama on gün sonra eski tas eski hamam. Eğer işletme vatandaşa örnek olmazsa bu problemi nasıl aşarız? Ekonomik olarak problem yaşayan kuruluşlar maalesef kurallara uymuyor. Devlet mekan girişlerinde dezenfektan olmalı diye kural koymuş. Ne zaman gitsem yeni bitti deniyor. Yani dezenfektan yok. Bundan anladığım kadarıyla halka ve kendimize saygımız yok. Bunları gördükten sonra tekrar aynı yere gitmek yanlış olur. Ben ikaz ederim mutlaka. Yaşça olgun olduğumdan dolayı dinliyorlar ve uyguluyorlar genelde. Bir de masaları silerlerken çok rahatsız oluyorum. Yan masayı sildiği bez masa masa dolaşıyor, ben hijyenden ne anladım o zaman. Kurallar yönetmeliğinde sandalye arası 60 cm mesafe olması gerekli denilmiş, aile gelmiş masaya ölçerek mi oturacak? Kim itiraz edecek? Küçük bir kafe düşünün zaten en fazla 3-4 masası var. Mesafe kuralı ile bu sayı 1’e iniyor. Şimdi bu işletme kurala uyacak mı? Tabi ki hayır. Kısacası kendi kendinden sorumlusun. Hava almak için tedbir sende olmalı. Benim anladığım bu… Bu arada tam kurallı işletmeleri de kutlarım, şahit olduklarım var.

Dila Günhan: Açıkçası bu süreçte ortak kullanılan hiçbir yeri güvenli bulmuyorum. Her ne kadar kafe vb. yerlere girişte ateş ölçülse ve dezenfektanlar her masada bulunsa da bu önlemlerin virüsün yayılmasını engellemeyeceği aşikar. Örnek vermek gerekirse ben çalıştığım kafeye gitmek için en az üç farklı vasıtaya binmek zorundayım, trafiğin en yoğun olduğu zamanlarda toplu taşıma araçlarına binmek zorunda kalıyoruz. Haliyle o kalabalıkta hiç kimse sosyal mesafeye dikkat edemiyor maalesef. Bu şekilde kalabalık ortamlara girdikten sonra ateş ölçülmesi veya elleri dezenfekte etmenin bir anlamı kalmıyor bence. Sırf ekonomi daha kötü duruma gitmesin diye ve devletin vatandaşlarına karantinada yeterli desteği verememesi yüzünden bu kadar erken normalleşmeye gidilmesinin yanlış bir karar olduğunu düşünüyorum.

Zehra Ekinci : Zorunlu bir durum yoksa kafeye veya benzeri yerlere gitmeyi tercih etmiyorum çünkü bu gibi yerlerin mutfak çalışanları da insan ve yiyecekleri hazırlarken veya çalışırken maske ve eldiven takıp takmadıklarını göremiyoruz.

Klinik Psikolog Bahar Erdoğan

“Pandemi sonrası adaptasyon süreci kolay olmayacak”

Klinik Psikolog Bahar Erdoğan, salgın sonrasında adaptasyon sürecinin kolay olmayacağını söyledi.

Erdoğan “Küresel pandemi salgını sonrasında toplumsal davranışlar, sosyal hayat ve adaptasyon süreci elbette kolay olmayacaktır. Bu salgın, insanlığı hiç alışık olmadığı zorunlu sosyal izolasyon sürecine sokarak, hayatımızın kendi insiyatifimizin dışına çıkmasına neden oldu. Böylesi potansiyel değişimlere paralel olarak, bu sürecin ortaya çıkarmış olduğu durum yaşamın her alanında sosyal ilişkilerin yeniden düzenlenmesini gerektirdi. Bu durumda sosyal hayatımızı gerekli tedbirlilerle kontrollü bir şekilde yönetmemizi gerektiren bir sürece dönüştürdü,” ifadelerini kullandı.

Dikkat etmemiz gereken en önemli iki faktör hijyen ve izolasyon


Erdoğan, “Pandemi sürecinde dikkat etmemiz gereken en önemli faktör hijyen ve izolasyon,” diyerek tedbir almanın önemini vurguladı. “Salgın nedeniyle kapanan ve kontrollü normalleşme süreciyle tekrar aktif hale gelen restoran ve kafelere gerekmedikçe gitmemek, mesafeyi korumak ve gerekli hijyen tedbirlerini hassasiyetle alan mekanları tercih etmek daha güvenli bir sosyallik olacaktır. Sosyalleşmek için kapalı mekanlar yerine açık alanlar ve az sayıda insanların olduğu yerleri tercih ederek virüse karşı önlem almış ve psikolojik sağlamlığımızı arttırmış oluruz,” dedi.