Başak (@carnafauna)

Başak (@carnafauna)

Üsküdar’ı sevmek için harika bir neden: İhsaniye

İhsaniye’nin muhteşem manzaralarla süslü, sükunet dolu sokaklarında hayran hayran dolaşırken döndüğünüz her köşe başında karşınıza çıkan tarihi yapılar dağarcığınıza kent tarihine dair yeni öyküler kazandırır. Hele sokaklarından biri vardır ki Harem Korusu sırtlarından, asırlık ağaçların arasından görünen şahane Sarayburnu manzarasıyla yamaçlarından bakan gözlere yüzyıllar öncesinin İstanbul’unu gösterir. Buradan kente bakarken ne kenti saran betonu ne siluete giren kuleleri görürsünüz.

Üsküdar’ı çok seviyorum. Üsküdar’a dair yazdıkça, güzelliğine methiyeler düzdükçe maalesef sıklıkla olumsuz ve benzer cümleler ile ifade edilen tepkiler alıyorum: Nesini seviyorsun Üsküdar’ın? İnsanların sızlandıkları şeyler ortak, betonla kaplı Üsküdar Meydanı’ndan bir yerden bir yere gitmek için geçenler kalabalık ve keşmekeşten haliyle şikayet ediyorlar. Deniz ulaşımı, metro, otobüs, dolmuş ve elbette Marmaray için adeta bir terminale dönüşen, her gün milyonlarca insanın telaşla içinden geçtiği Üsküdar’ın kötü tasarlanmış bir meydandan ibaret görülmesi üzücü ama haksız değil. Üsküdar deyince insanların akıllarında artık tek ve gri bir resim var. 

Üsküdar’da büyük bir değişim yaşandığını ve bu değişimin en çok merkezde hissedildiğini yadsımak mümkün değil. Geniş insan grupları için Üsküdar bir geçiş noktası olmaktan ibaret. Üsküdar, fiziksel, sosyo-ekonomik ve kültürel olarak değişti. Çarşısı, pasajları, yeme içme ve alışveriş mekanları ve kültürü dönüşüme uğradı. Rant temelli kentsel dönüşümden payına düşeni bolca aldı, almaya da devam ediyor. Üsküdar’ın güzelliğinden bahsederken Üsküdar’a karşı işlenen tüm bu suçların elbette farkındayım. İflah olmaz bir romantik değilim, hatta epey gerçekçi olduğumu söyleyebilirim. Ama işte Üsküdar uzun geçmişiyle tüm bunlara rağmen hâlâ güzel, görülmeye, keşfedilmeye değer bir yer. En çok da kaybedilenlere yas tutmak yerine var olanı, hâlâ ayakta kalanları ve sürdürülebilecekleri farketmek ve layığınca koruyabilmek için. 

Üsküdar’da yürümek ve düşünmek

Üsküdar’da uzun yıllardır yürüyorum. Üsküdar’da yürüdükçe her biri kendine özgü karaktere haiz semtlerini dolandıkça, mekânı tanıdıkça neyin korunması gerektiğini farklı açılardan düşünmeye başladım. Yürümek, kentin geçmişi, değişimi ve dönüşümü ile olan ilişkiyi ve bugünü etraflıca düşünme fırsatı veriyor. Sokakları keşfettikçe kendi şehrimizle kurduğumuz ilişkiyi değiştirebileceğimize, geleceğe daha doğru bir bakış yakalayabileceğimize, şehirliliğimizi dönüştürebileceğimize ve üretilen politikalara yön verebileceğimize inanıyorum. İşte bugün sizlere tam da bu nedenle güzelliğiyle sokaklarından geçenlere çeşit çeşit ihsanda bulunan bir Üsküdar semti İhsaniye’den söz etmek istiyorum. İhsaniye, Üsküdar’ın nice tarihi semtlerinden sadece bir tanesi. Üsküdar’ın nesini seviyorsun sorusuna verebileceğim cevapların da en güzellerinden biri. 

İhsaniye’nin muhteşem manzaralarla süslü, sükunet dolu sokaklarında hayran hayran dolaşırken döndüğünüz her köşe başında karşınıza çıkan tarihi yapılar dağarcığınıza kent tarihine dair yeni öyküler kazandırır. Hele sokaklarından biri vardır ki Harem Korusu sırtlarından, asırlık ağaçların arasından görünen şahane Sarayburnu manzarasıyla yamaçlarından bakan gözlere yüzyıllar öncesinin İstanbul’unu gösterir. Buradan kente bakarken ne kenti saran betonu ne siluete giren kuleleri görürsünüz. Size yaşadığınız zamanı unutturan bu sokağın adı İhsaniye İskele Sokağı’dır ve bir zamanlar burada evler değil Sultan Süleyman’ın inşa ettirdiği Üsküdar Sarayı’nın yapıları, bahçeleri yükseliyordu. İnşa edildiği 16. yüzyıldan, III.Osman’ın tahta geçtiği 1754 yılına dek harap olan Üsküdar Sarayı, yeni sultanın iradesiyle yıktırıldı ve açılan alan ile saray bahçeleri halka “ihsan” edildi. İşte semtin adı da bu “ihsan”dan geldi, oldu “İhsaniye”. 

III.Osman, üç yıllık kısacık saltanatında bu muhiti halka ihsan etmekle kalmamış, İhsaniye’ye iki de cami yaptırmış. Fakat semtin etraflıca imarına ömrü vefa etmemiş ve bu iş halefi III. Mustafa’ya kalmış. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren burada kurulan mahalle, günümüzde varlığını kısmen sürdürmekte ve dahası İstanbul’un ruhunu kaybetmemiş özel muhitlerinden biri olarak yaşıyor. Gelin İhsaniye semtinin sokaklarına uzanalım, belli başlı anıtlarına, korularında, bahçelerinde İstanbul’daki biyoçeşitliliği hâlâ yaşatan güzeller güzeli doğasına yakından bakalım. 

İhsaniye Camii

Sultan III.Osman’ın yaptırdığı İhsaniye Camii, küçük, ölçülü, sevimli bir mahalle camii. Yapının üzerinde gördüğümüz tamir kitabesi bize caminin bir zamanlar ahşap olarak inşa edildiğini, sonra yanıp harap olduğunu, Sultan Abdülaziz devrinde kâgir olarak ihya edildiğini anlatıyor. Mermer bir mihrabı, ahşap bir minberi var, öyle iddialı, gösterişli bir yapı değil ama büyük ağaçların gölgelediği huzurlu avlusundan geçmek, içindeki tarihi eserlere göz atmak insana daima iyi geliyor.   

Küçük İhsaniye Camii

 Küçük İhsaniye Camii ya da İhsaniye Mescidi olarak bilinen bu küçük ibadethane III.Osman’ın İhsaniye semtinde inşa ettirdiği camilerin ikincisi. Günümüze ulaşamayan yapı, en son yakın sayılabilecek bir zamanda ihya edilip, ibadete açılmış, tarihi niteliğini maalesef yitirmiş. 

İhsaniye İskele Sokağı

İhsaniye İskele Sokağı, İstanbul’un en güzel sokaklarından biridir dersem mübalağa etmiş olmam. Buradan göreceğiniz manzara dünyanın sayılı manzaralarından bir tanesi. İskele Sokağı’na geldiğinizde, İstanbul şehrinin en güzel siluetlerinden birini karşınızda buluyorsunuz. Sokağı baştan başa yürürken küçücük bir kulübe göreceksiniz. Kaynaklarda bu küçük yapının bir zamanlar aşağıda yer alan İhsaniye İskele’sine inen yolcuların biletlerinin kontrol edildiği kulübe olduğu geçiyor, doğru ise sokağın geçmişteki konumunu ve adının nereden geldiğini hatırlatan yegane bina gibi görünüyor. Burada dikkat çeken bir diğer yapı ise III. Mehmed dönemi Darüssaade Ağaları’ndan Gazanfer Ağa’nın ruhu için yine bir Darüssaade Ağası Hafız İsa Ağa’nın yaptırdığı güzeller güzeli çeşme. Gazanfer Ağa, Saraçhane’deki meşhur Gazanfer Ağa Medresesi’nin bânisi ve  Ayasofya’nın kuzeyindeki Soğukkuyu Sokağı ile Alemdar Caddesi arasındaki dik yamaç üzerinde Mimar Sinan’a kendi adını taşıyan medreseyi yaptıran Cafer Ağa’nın kardeşi. Hatta bu sokaktaki çeşmeye adını veren Gazanfer Ağa, Cafer Ağa’nın 1557’deki ölümünün ardından medresenin inşaatını takip eden ve tamamlayan kişidir. Sokaktan Ayasofya’nın harika görünümlerinden birini izlerken hemen yanıbaşındaki Sinan yapısı medrese ile böyle bir bağını keşfetmek ne hoş değil mi? İstanbul’da en çok bu türden parçaları birleştirmeyi ve keyfini sürmeyi seviyorum. İhsaniye İskele Sokağı’ndan ağır adımlarla geçerken gözünüz sadece manzarada da olmasın, yılların yorduğu ama zerafetleriyle hâlâ göz dolduran eski ahşap konutları gözden kaçırmayın. Ahşap malzemesi Boğaziçi’nin nice kışının rüzgârlarından yorgun, İstanbul yazının güneşinde solmuş bu geleneksel evlerin görünümü insana arka planda yer alan, betondan inşa edilmiş yeni mahalleleri bir süreliğine unutturuyor. İstanbul’un yerel mimarisini, evlerini başka bir gözle görmek, düşünmek, gelenekleri güncelleştirmek üzerine kafa yormak ve dönemin zevksizliğine bir kez daha öfkelenmek için ideal bir yer burası.     

Harem Korusu

 İhsaniye İskele Sokağı’nı deniz tarafından sınırlayan ve Selimiye semtine doğru uzayan Harem Korusu, sarp ve eğimli bir arazi üzerinde yer alan nice asırlık ağaçlardan oluşuyor. Yaklaşık 38 bin metrakarelik bir alana yayılan koruda anıt niteliğinde, koruma altına alınmış çeşitli türlerde çok sayıda ağaç bulunuyor. Hele içlerinde yaklaşık 350 yaşında anıt bir sakız ağacı (pistacia atlantica) var ki, o İstanbul’un en güzel ağaçlarından bir tanesi. Yolunuz İhsaniye’ye düşerse sakın ama sakın görmeden geçmeyin. Evvela tarihi ağaçlarıyla dikkatinizi çekecek olan bu mekân, İstanbul ekolojisinin nadir ve zengin biyoçeşitliliğini yansıtıyor. Gerçekten çok etkileyici ve maalesef sahipsiz. Bu muhteşem doğa parçası, insanı şehirde tabiatın korunmasının önemini düşünmeye sevk ediyor. Bir de diyeceğim var, koru civarında vakit geçirenler giderken çöplerini yanlarına alsa, ağaçların etrafına atmasa ve korunun bitimine yerleşmiş kafeler kaldırılsa çok iyi olacak. Alanın kentlinin yararına düzenlenmesi sahiden şahane olur. 

İhsaniye Çeşmesi İhsaniye’nin sokaklarında gezmeye gelenlere ihsan ettiği güzelliklerden bir diğeri çeşmeler. İhsaniye sokaklarında dolanırken irili ufaklı çok sayıda çeşme ile karşılaşacaksınız. Bunların içinde biri var ki muhitin adını taşıyor: İhsaniye Çeşmesi. İstanbul’un özel su yapılarından biriyle karşı karşıya olduğunuzu bir bakışta anlayacaksınız. Kitabesinin hattından mimarisine, kalem işi süslemelerinden yerleşimine, sıra dışı bir çeşme. Çeşme hakkında 1824 yılında yapıldığını bilmek dışında bir malumata sahip değiliz. Aynı sokakta ilerlemeye devam ettiğinizde karşınıza bir çeşme daha çıkacak, Ahmet Şakir Efendi  Çeşmesi. Zaten, 1907 tarihli bu çeşmeyi geçerken farketmemeniz imkânsız. Su değilse de çeşmeden hayata akan güzelliği hemen göreceksiniz. Dilerim, İhsaniye sokaklarında dolaşmak zihninizdeki Üsküdar imajını biraz olsun değiştirir. Üsküdar’ı yakından tanımak için yürümeniz, sokaklarla, insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle, mahalleleri, semtleri oluşturan çevreyle ilişki kurmanız ve biraz yorulmanız gerekiyor. Ama emin olun buna değecek. Şehri tanımak vakit alan, ayrı ayrı parçalarında yoğun zaman geçirilmesini talep eden bir süreç ve ancak böylelikle şehri daha derinden ve çok seviyorsunuz. “Oranın nesini seviyorsun?” sorusuna verecek bol bol cevabınız da oluyor.  

Şemsi Paşa Külliyesi’ni neden uzay boşluğuna göndermek istiyorlar?

şemsi paşa camii

Üsküdar, artık hatırlayamadığım kadar uzun bir süredir dev bir şantiye görüntüsünde. Farklı köşelerinde inşaatlar, meydan düzenlemeleri, kazılar ve restorasyonlar devam ediyor, daha doğru bir ifadeyle hiç bitmiyor. Sokaklar kazılıyor, kaldırımlar döşeniyor, kaldırımlar sökülüyor, eskisine ne olduğunu anlamadan yenileri döşeniyor, mitingler için bir gecede asfalt dökülüyor, caddeler açılıyor, caddeler kapanıyor. Tüm bunlar olurken sahil dolgusu Boğaz’a doğru ilerliyor. Biz Üsküdarlılar bütün bu faaliyetin içinde, günlük hayatımızı sabırla sürdürmeye çalışırken yaşadığımız yerin kimliğini gün gün yitirişine de şahitlik ediyoruz. Üsküdar’ı artık tanıyamıyoruz. Üsküdar artık bildiğimiz Üsküdar değil. 

O zaman bu çılgın (!) fikre tüm gücümüzle karşı çıktık

Şemsi Paşa Külliyesi’nin başına gelen üzücü olaylar silsilesi üç yıl önce başladı. 2017 yılında Şemsi Paşa Külliyesi’nin, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin sahil düzenleme projesi kapsamında denize çakılan kazıklar üzerine yerleştirilecek platformla çevrelenmesi ve önünden bir yürüyüş yolu geçirilmesi planlanmıştı. O zaman bu çılgın (!) fikre tüm gücümüzle karşı çıktık. Mimar Sinan’ın, boğazla özel bir ilişki kurarak konumlandırdığı bu nadide sahil külliyesinin önünün doldurulması ve denizle bağlarının koparılmasına yönelik plan, biz Üsküdarlıları ve şehrinin kıymetini bilen İstanbulluları isyan ettirdi. Belediye, yükselen tepkiler üzerine geri adım attı. Hadisenin üzerinden geçen üç yılda kazıklar kısmen kesildi, söküldü, kısmen sökülürmüş gibi yapıldı ve dolgunun bir ucu kaş ile göz arası Şemsi Paşa’nın derya kıyısındaki türbesine uzandı.

Aradan geçen üç yılda, belediye yönetimi değişti, fakat yeni gelen yönetim de kararsız kalmış olmalı ki taşa kesen Üsküdar Meydanı’nın bu ucu bir türlü açılmadı. Düzenli olarak baktığım bu noktada, paravanlar sökülmedi, şantiye binaları kalkmadı, dolayısıyla tedirginliğimiz de sona ermedi. Korktuğumuz mu başımıza geldi, yoksa bu ülkede başımıza gelebilecekleri tahmin edebilecek kadar çok yaşadığımız için midir, Şemsi Paşa’nın önünün doldurulması hususu üç yıl sonra yeniden gündeme geldi ve aslında anladık ki birileri bu fikirden hiç vazgeçmemişti. Mimar Ömer Yılmaz’ın Twitter hesabından “Üsküdar Bld’nin eksik kalan dolgunun yapılması konusunda İBB’ye baskı yaptığını duydum. Kırmızıyla gösterilen alan doldurulmak isteniyormuş. Yanlış olur Başkanım @hilmiturkmen34” sözleriyle duyurduğu iddiaya göre sabık İstanbul Belediyesi ekibinin başladığı işi Üsküdar Belediyesi tamamlamak istiyormuş. Bu da maalesef biz Üsküdarlılar için üç yıl sonra başladığımız noktaya dönmek anlamına geliyor.Üç yıl sonra onca çaba ve itiraza rağmen geldiğimiz noktada artık Mimar Sinan’ın Üsküdar sahiline inşa ettiği bir kıyı külliyesini korumaya yönelik çaba gösteriyor oluşumuzdan ve tekrar tekrar bu yapının tarihini, hususiyetini ve ne kadar mühim olduğunu anlatmaktan utanmaya başladım. Düşünün ki halk, bir tarihi eseri, şehri ve tarihini korumakla yükümlü karar alıcılardan canhıraş korumaya çalışıyor. Yaklaşık beş asırdır Boğaziçi’nin kıyısında varlığını sorunsuz sürdüren bir yapıya bu kadar pervasızca el sürme cüretini hiç anlamıyorum. Dünyaya bizzat kazık çakamayacak olmanın metaforik öfkesiyle mi denize kazık çakıyorsunuz ey yetkili(ler), ne yapmaya çalıştığınızı arada durup düşünüyor musunuz? Eğer bugün Şemsi Paşa’nın önünün doldurulmasına engel olamazsak bizden sonraki nesiller kent tarihi ve mimari tarih kitapları okurken yapının denizle bağlarının nasıl koparıldığını, 21. yüzyılda yaşayan idarecilerin 16. yüzyıl yapısı bir külliyeyi nasıl da betondan bir meydan içinde kaybedecek kadar vizyonsuz olduklarını anlatacak.

Sözünü ettiğimiz sıradan bir camii değil

Bu arada Şemsi Paşa Camii, üç yıldır bu kadar gündemde, tartışılır ve göz önünde iken, yakın zamanda son cemaat yeri revaklarının kapatıldığını da bu yazıda es geçmeyip, haber verelim ki tarihi yapılara yönelik kural tanımazlığın ve pervasızlığın düzeyini netleştirmiş olalım. Ne yazık ki bugüne kadar olanlar yetmiyormuş gibi caminin son cemaat yeri de koyu renk camlı alüminyum doğrama ile kapatıldı. 16. yüzyılda Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş bir binaya yapılan keyfe keder bir müdahale daha.

Bu yapı, açık bir son cemaat yeri ile tasarlanmış, öyle uygun görülüp öyle inşa edilmiş, bugün orayı kapatan karar alıcı yapının hususiyetini ne hakla bozuyor? Şemsi Ahmed Paşa’nın külliyesi Boğaz kıyısında, dikdörtgene yakın dar bir alana yerleştirilmiş. Külliye küçük bir cami, türbe ve medreseden oluşuyor. Evet yapı küçük, alan sınırlı ama binanın hususiyeti de tam olarak bu. Dönemin mimari âdâbına, bâninin statüsüne, arzusuna ve araziye uygun olarak mimarbaşı Sinan’ın tasarladığı yapıyla oynamanın mantığı nedir? Sinan, külliyenin küçük camisine açık bir son cemaat yeri tasarlamış ve yapı asırlardır böyle kullanılmış. Sözünü ettiğimiz sıradan bir camii değil, yapının orijinalliğini muhafaza etmek öncelik ve yükümlülük olmalı. Kurullar, anıtları muhafazadan sorumlu kişiler bu mevzunun neresinde duruyor içtenlikle merak ediyorum.

Şemsi Paşa Külliyesini Neden Uzay Boşluğuna Göndermek İstiyorlar? 

Ben ve benim gibi Üsküdarlılar, İstanbullular, Boğaz kıyısına kusursuzca konumlandırılmış, kent ve mimarî tarihi açısından özel yeri olan bir yapıya dokunmayı asla anlayamasak da kabul edelim ki böyle şeyler Türkiye’de artık sıradanlaştı. Üsküdar’ı, mimarî ve şehircilik açısından hiçbir karşılığı olmayan, insani ölçekten uzak bir meydan projesine kurban ettiler. Hiç değilse, bu noktadan sonra Şemsi Paşa Külliyesi’nin, deniz ile bağının kesilmesi inadından vazgeçilsin, türbenin önündeki dolgu sökülsün, külliyenin ucube meydan projesinin dekoruna dönüşmesi engellensin.  Dekor diyerek ne kastettiğimi meydandan çarşıya doğru ilerleyip yakın zamanda restore edilen Selman Ağa Camii’nin önüne gelirseniz anlayacaksınız. Meydan düzenlemesi ile Selman Ağa Camii, Üsküdar’dan, hatta üzerinde yükseldiği zeminden, temelinden koparıldı. Ona bakarken, sanki uzay boşluğunda anlamsızca süzülen bir kütleye bakıyormuş gibi hissediyorum. Çevresindeki diğer yapılarla bağı kalmadı, geçmişi ve geleceği elinden alındı, her şeyden kopuk, insansız bir vaziyette duruyor. Artık yaşamıyor dersem, fazla dramatize ettiğimi düşünmeyin çünkü Selman Ağa Camii’nin bulunduğu nokta insanlara vakit geçirebilecekleri bir mekân hissi veremeyecek hale geldi. Şemsi Paşa Külliyesi’nin sonu Selman Ağa Camii gibi olmamalı. Şemsi Paşa, denizden, dalgalardan, önünden ıslanmadan geçmeye çalışanlardan, balık tutanlardan, karşı kıyıya bakan romantiklerden, bir yaz gününde Boğaz’ın esintisiyle açık olması gereken son cemaat yerinde efil efil ibadet etmek isteyenlerden koparılmamalı. Mekânlar ölmesin, mekânlar hususiyetleriyle yaşasın ve korunsun. Tüm bu çaba, Yeni Valide Camii, Mihrümah Sultan Camii, Rum Mehmed Paşa Camii, Ayazma Camii gibi nice tarihi yapı aralarındaki ahengi ve dengeyi bugün nispeten yitirdi, hiç değilse toptan kaybetmesinler, bugün üstün hizmet kabilinden her yere gururla dökülen betonun ortasında birer dekora dönüşmesinler diye… 

Camilerin adlarını anmışken Ayazma Camii’nin uzun yıllardır kapalı olduğunu, restorasyonunun bir yılan hikâyesine döndüğünü, Rum Mehmed Paşa Camii, Ahmediye Külliyesi ve Selimiye Külliyesi’nde de uzayan restorasyonlarının devam ettiğini not düşmeliyim. Üsküdar’ın belli başlı ibadethaneleri, kısmen açık olan Selimiye hariç, kapalı.  Hakimiyet-i Milliye Caddesi’nde çok uzun süredir tek şerit işliyor. Yapılar yıkıldı, Üsküdar’ın ortasında bir yeşil alanımız olur belki diye hayal kurduğumuz yerde Osmanlı Çarşısı’nın inşaatı yükselmeye devam ediyor. Mimar Sinan Çarşısı adıyla bildiğimiz Atik Valide Hamamı kamulaştırıldı. Esnaf yapıdan çıkarıldı ama hamamın gelecekte ne olacağı ile ilgili planlar hakkında hiçbir bilgimiz yok. Bu kadar merkezi bir yerdeki yapının “rantı” küçük esnaftan alınıp nereye aktarılacak? Üsküdar’da üzerine konuşmadığımız bir soylulaştırma da süre gidiyor. Üsküdar’a hiç yakışmayan belediye başkanlığı yapısının yanındaki devasa AVM’nin inşaatı da sürüyor. Küçük esnafı, butik dükkanları, eski pasajlarıyla kendine has bir alışveriş kültürü olan Üsküdar’a bir AVM’nin neler yapabileceği detaylarıyla düşünüldü mü acaba? Peki büyük bir alışveriş merkezinin Üsküdar’ın yaya ve araç trafiğine nasıl yansımaları olacağı hesaba katıldı mı? Üsküdar’da yaya olmanın zorluklarını idareciler biliyor mu? Ya o kısacık bisiklet yolunda, sahil boyunca bisiklete binmeyi hiç denediler mi? Kuzguncuk’tan Beylerbeyi’ne yürüyen bir yayanın ya da bir bisikletlinin Beylerbeyi Tüneli kapalı tutulduğu için çektiği sıkıntıyı biliyorlar mı? İnsanların, koca bir tepeyi tırmanıp aşıp, bir araç tünelinde egzoz gazları eşliğinde ilerleyip köprü bağlantı yolundan geçmek zorunda kaldıklarını takip edebildiler mi? Harem Üsküdar arasında tarihi Harem Korusu’nun altını işgal eden işletmeciler yüzünden ağaçların gölgesindeki yaya yolunun kesintiye uğradığını, sabahları spor yapmaya çıkan vatandaşların tek kaldırımda hem yürüyüp, hem koşup, hem bisiklete binmeye çalıştıklarının farkındalar mı? Gördünüz ya Üsküdar deyince soruların, sorunların sonu gelmiyor. Her biri uzun uzun yazılabilecek ve acilen çözüm aranması gereken problemlerden bahsediyorum. Üsküdar’ın yüzlerce yılda oluşmuş kimliği, çok kısa bir süre içinde büyük değişim geçirdi. Anneannemin hatta annemin gençliğinin geçtiği Üsküdar’ı bırakın benim çocukluğumun, gençliğimin Üsküdar’ı bile yok oldu … Üsküdar Meydanı, taşla, betonla kaplandı, ağaçlar artık saksılarda, yaz güneşinin altında ya da kışın sert günlerinde bir ucundan diğerine yürümek bir çileye dönüştü. Bu meydan, dinleneceğimiz, keyif alacağımız şekilde, ruhsal ve fiziksel rahatımızı sağlayacak biçimde tasarlanmadı. Hiç değilse elimizde kalanlara sahip çıkalım ve Üsküdar’ın kalan parçalarını insanların mutlu olacağı, denizle, doğayla ilişki kurabileceği, özgürce yürüyeceği, spor yapabileceği, yaşadığını hissedeceği şekilde tasarlayıp korumanın yollarını bulalım. Gölgesine sığınabileceğimiz ağaçların altında, sırtımızı Üsküdar’ın yüzlerce yıllık anıtlarına yaslayıp Boğaziçi’ni izlemek neden hayal olsun?Lütfen Şemsi Paşa’yı rahat bırakın. Şemsi Paşa’yı beton dolu uzay boşluğuna göndermeyin, bizimle Üsküdar’da kalsın.